Dünyamızda her geçen gün daha fazla hissedilen bir gerçek var: Servet uçurumu. Bir tarafta lüks içinde yaşayan küçük bir azınlık, diğer tarafta ise borçla ayakta kalmaya çalışan büyük bir çoğunluk. Aynı şehirde, aynı sokakta, hatta bazen yan yana yaşayan insanların hayatları arasında devasa farklar oluşmuş durumda. Bu durum yalnızca ekonomik bir sorun değil, aynı zamanda sosyal, ahlaki ve vicdani bir meseledir.
Bugün bazı insanlar için hayat, özel jetlerle seyahat etmek, milyonluk araçlara binmek, lüks villalarda yaşamak ve paranın sınırlarını zorlamak anlamına geliyor. Onlar için “yarın ne yiyeceğim?” sorusu hiçbir zaman bir endişe kaynağı olmamıştır. Ancak toplumun büyük çoğunluğu için gerçeklik tamamen farklıdır. Milyonlarca insan kiralarını ödemekte zorlanmakta, kredi kartı borçlarıyla yaşamını sürdürmekte ve ay sonunu getirebilmek için sürekli hesap yapmak zorunda kalmaktadır. İnsanlar artık hayal kurmayı bile lüks olarak görmeye başlamıştır.
Borç, modern çağın görünmez zincirlerinden biri haline gelmiştir. İnsanlar çalışıyor, emek veriyor, çabalıyor; ancak çoğu zaman bu emek onları özgürleştirmek yerine borç sistemine daha da bağımlı hale getiriyor. Maaşlar artan yaşam maliyetlerinin gerisinde kalırken, temel ihtiyaçlar bile birçok kişi için ulaşılması zor hale gelmiştir. Bir insanın tam zamanlı çalışmasına rağmen ekonomik olarak güvende hissedememesi, sistemin sorgulanması gerektiğinin en açık göstergesidir.
Bu noktada en önemli sorulardan biri şudur: Adalet gerçekten var mı? Kurallar herkes için eşit mi uygulanıyor? Yoksa bazı insanlar için daha esnek, bazıları için daha katı mı? Toplumda sıkça hissedilen duygulardan biri de fırsat eşitsizliğidir. Aynı yeteneğe, aynı zekaya ve aynı çalışma isteğine sahip iki insandan biri doğru çevrede doğduğu için büyük fırsatlar elde ederken, diğeri hayatı boyunca aynı noktaya ulaşmak için çok daha fazla mücadele etmek zorunda kalmaktadır. Bu durum, insanların sisteme olan güvenini zedelemektedir.
Fırsat eşitsizliği yalnızca bireysel başarıyı değil, toplumun genel gelişimini de olumsuz etkiler. Çünkü potansiyeli olan birçok insan, yalnızca imkansızlıklar nedeniyle kendini gerçekleştiremez. Oysa adil bir toplumda insanların kaderini doğduğu yer değil, gösterdiği çaba ve yetenek belirlemelidir.
Servet uçurumunun büyümesi aynı zamanda toplumsal huzuru da tehdit eder. Çünkü insanlar yalnızca yoksulluk nedeniyle değil, adaletsizlik hissi nedeniyle de mutsuz olurlar. İnsanlar çalıştıkları halde ilerleyemediklerini gördüklerinde, sisteme olan inançlarını kaybetmeye başlarlar. Bu da umutsuzluğu, güvensizliği ve sosyal gerilimleri artırır.
Burada unutulmaması gereken en önemli gerçek şudur: Ekonomi yalnızca rakamlardan ibaret değildir. Ekonomi, insanların hayatıdır. Bir çocuğun geleceğidir, bir ailenin huzurudur, bir gencin hayalleridir. Eğer bir sistem, insanların büyük çoğunluğunu sürekli borç içinde yaşamaya mahkum ediyorsa, o sistemin yeniden düşünülmesi gerekir.
Adalet, bir toplumun temel direğidir. Eğer insanlar kuralların herkese eşit uygulandığına inanırsa, umutlarını kaybetmezler. Ancak kuralların sadece bazıları için geçerli olduğu düşüncesi yayılırsa, o zaman güven duygusu yok olur. Güvenin olmadığı bir yerde ise ne huzur olur ne de gerçek bir gelişim.
Daha adil bir dünya mümkündür. Bunun ilk adımı, eşit fırsatlar sunmaktan, emeği korumaktan ve adaleti gerçekten herkes için geçerli hale getirmekten geçer. Çünkü güçlü toplumlar, sadece zengin insanların değil, umutlu insanların yaşadığı toplumlardır.
Unutulmamalıdır ki, bir toplumun gerçek zenginliği, birkaç kişinin serveti değil, halkının genel refahıdır. Eğer çoğunluk borçla, azınlık ise sınırsız lüksle yaşıyorsa, burada sorgulanması gereken ciddi bir dengesizlik vardır. Ve belki de en önemli soru şudur:
Kurallar gerçekten herkes için mi, yoksa sadece bazıları için mi?

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder