Hiçbir kuşak, geleceğe bugünkü kadar temkinli ve tedirgin bakmadı belki de. Eskiden insanlar yoksuldu ama umutluydu; bugün ise teknoloji çağında yaşıyoruz fakat yarına dair güven duygusu giderek azalıyor. “Gelecek” kelimesi bir zamanlar heyecan, hayal ve plan demekti. Şimdi ise birçok genç için belirsizlik, borç, işsizlik ve kaygı anlamına geliyor.
Bugünün gençleri eğitim alıyor, üniversite bitiriyor, yabancı dil öğreniyor, kendini geliştirmeye çalışıyor. Ancak tüm bu çabaya rağmen karşılarına çıkan tablo çoğu zaman hayal kırıklığı oluyor. Diplomalar çoğalıyor ama istihdam azalıyor. Çalışanlar var ama geçinemeyenler de var. Maaşlar enflasyon karşısında erirken, ev kiraları ve temel yaşam giderleri hızla artıyor. Bir genç, “Nasıl ev alacağım?”, “Nasıl aile kuracağım?”, “Yarın işim olacak mı?” sorularını daha yirmili yaşlarının başında düşünmek zorunda kalıyor.
Gelecek kaygısı sadece ekonomik değildir. Aynı zamanda psikolojiktir, sosyolojiktir, hatta kültüreldir. Sosyal medyada sürekli başarı hikâyeleri, lüks hayatlar ve kusursuz yaşamlar paylaşılırken, gerçek hayatta insanlar ayakta kalma mücadelesi veriyor. Bu da gençlerin kendilerini yetersiz hissetmesine neden oluyor. Başkalarının vitriniyle kendi hayatlarını kıyaslayan bir nesil, özgüven kaybı yaşıyor. Oysa kimse başkasının perde arkasını görmüyor.
Aileler de kaygılı. Çocuklarını okutmak için fedakârlık yapan anne babalar, onların mezun olduktan sonra iş bulamamasını gördükçe umutsuzluğa kapılıyor. Gençler ise hem kendi geleceklerini hem de ailelerinin beklentilerini taşımaya çalışıyor. Bu durum ciddi bir baskı oluşturuyor. Kaygı, zamanla stres ve tükenmişliğe dönüşüyor.
Bir diğer önemli mesele de adalet ve fırsat eşitsizliği algısıdır. Gençler, emekle mi yoksa torpille mi bir yerlere gelindiğini sorguluyor. Çalışmanın karşılığını alacağına inanmayan bir birey motivasyonunu kaybeder. Umut, adalet duygusuyla beslenir. Eğer insanlar sistemin adil olduğuna inanmazsa, gelecek planı yapmak yerine günü kurtarmaya yönelir.
Bütün bu tablo karamsar görünse de çözüm umudu tamamen kaybolmuş değildir. Tarih boyunca her nesil kendi sınavını vermiştir. Bugünün sınavı ise belirsizlikle başa çıkabilmektir. Gençlerin en büyük gücü bilgiye hızlı erişimdir. Yeni iş alanları, dijital meslekler ve girişimcilik fırsatları geçmişe göre daha fazladır. Ancak burada önemli olan; bilinçli hareket etmek, kendini sürekli geliştirmek ve dayanışma kültürünü kaybetmemektir.
Toplum olarak gençlere sadece “sabret” demek yetmez. Onlara güven vermek gerekir. Eğitim sisteminin niteliği artırılmalı, liyakat esas alınmalı, üretim desteklenmeli ve sosyal adalet güçlendirilmelidir. Gençlerin hayal kurma hakkı korunmalıdır. Çünkü hayal kuramayan bir nesil üretmez; sadece hayatta kalmaya çalışır.
Gelecek kaygısıyla yaşayan bu nesil aslında zayıf değildir. Aksine, zorlukların içinde büyüdüğü için daha gerçekçidir. Sorgulayan, araştıran ve adalet isteyen bir kuşaktır. Eğer doğru yönlendirilirse, yaşadığı sıkıntıları avantaja çevirebilir. Çünkü en güçlü dönüşümler, en büyük krizlerin içinden doğar.
Belki de mesele şudur: Gelecek hazır bekleyen bir şey değildir; inşa edilen bir süreçtir. Gençlere güven, fırsat ve adil bir zemin sağlandığında, kaygının yerini umut alacaktır. Ve o zaman bugünün tedirgin nesli, yarının güçlü toplumunu kuracaktır.
Unutmamak gerekir ki, bir toplumun en büyük zenginliği gençliğidir. Eğer gençler umutsuzsa, gelecek zayıftır. Ama gençler yeniden umutlanırsa, hiçbir kriz o toplumu durduramaz.






