6 Şubat 2026 Cuma

UMUTSUZ OLMAK İNSANI YAŞLANDIRIR

 


İnsan bedeni zamanla yaşlanır; bu kaçınılmazdır. Ancak insanın ruhu, zihni ve hayata bakışı çok daha erken yaşlanabilir. Bunun en büyük sebebi ise umutsuzluktur. Umutsuz olmak, sadece geleceğe dair beklentilerin azalması değildir; insanın içindeki yaşama isteğinin, heyecanın ve direncin yavaş yavaş sönmesidir. İşte bu yüzden umutsuzluk, takvimden bağımsız olarak insanı yaşlandırır.

Umut, insanın hayata tutunduğu en güçlü duygudur. İnsan umut ettiği sürece ayakta kalır, mücadele eder, yeniden başlama cesareti bulur. Umudunu kaybeden kişi ise daha yolun başındayken kendini bitiş çizgisinde hisseder. Omuzları çöker, bakışları donar, kalbi ağırlaşır. Aynaya baktığında gördüğü kırışıklıklar çoğu zaman geçen yılların değil, taşınan yüklerin izidir.

Umutsuzluk, fark edilmeden insanın enerjisini emer. Sabahları uyanmak zorlaşır, gün anlamsızlaşır, hedefler küçülür. “Zaten olmayacak” cümlesi, zihnin içinde tekrarlandıkça insanın cesareti törpülenir. Oysa umut, insanı genç tutar. Çünkü umut, “Henüz bitmedi” diyebilmektir. Umut, düştüğünde yeniden kalkabileceğine inanmaktır.

Hayat, herkes için adil değildir. Kimi insanlar daha zor şartlarda başlar, daha fazla mücadele etmek zorunda kalır. Ekonomik zorluklar, adaletsizlikler, kayıplar, hayal kırıklıkları insanı yorar. Ancak asıl yıpratan şey yaşananlar değil, yaşananların ardından içimizde büyüyen umutsuzluktur. Aynı şartlarda bazı insanlar ayakta kalabilirken, bazıları erken çöker. Aradaki fark, umudu koruyabilmektir.

Umutsuzluk, insanın kendine olan inancını da zedeler. İnsan bir süre sonra kendi değerini sorgulamaya başlar. “Ben yapamam”, “Benden bir şey olmaz” gibi düşünceler, zihinde kök saldıkça insanın içindeki gençlik sessizce çekip gider. Oysa umut, insana kendini hatırlatır. Yapabildiklerini, başardıklarını, ayakta kaldığı günleri…

Umut etmek, hayal kurmak değildir sadece. Umut, gerçekçi olmayı da içerir. Zorlukları görmek ama onlara teslim olmamaktır. Umutlu insan, her şeyin hemen düzelmeyeceğini bilir ama sabırla, adım adım ilerler. Bu duruş, insanı güçlü ve diri tutar. Çünkü mücadele eden insan, yaşadığını hisseder.

İnsan bazen yorulur, vazgeçmek ister, karanlıkta kalır. Bu çok insani bir durumdur. Ancak önemli olan, o karanlıkta kalıcı olmamaktır. Umut, bir ışık gibi her zaman parlak olmak zorunda değildir. Bazen küçük bir kıvılcım yeterlidir. Bir söz, bir insan, bir hedef, bir yeni başlangıç… Umut, çoğu zaman küçük şeylerde saklıdır.

Unutmamak gerekir ki umutlu olmak, her zaman mutlu olmak demek değildir. Umutlu insan da üzülür, ağlar, kırılır. Ama umutsuz insan gibi yerinde saymaz. Ayağa kalkmayı dener. İşte bu deneme hali, insanı hayatta tutar ve gençleştirir. Çünkü ruhu hareket eden insan, yaşlanmaz.

Umutsuzluk insanı içten içe çökertirken, umut insanı onarır. Zaman geçse bile umutlu insanın gözlerinde bir canlılık vardır. Çünkü bilir ki hayat, her şeye rağmen yeni ihtimaller sunar. Bugün zor olabilir, yarın belirsiz olabilir ama umut, insanı yarına taşır.

Sonuç olarak; umutsuz olmak insanı yaşlandırır çünkü insanı durdurur, küçültür ve içten yorar. Umut ise insanı diri tutar, güçlendirir ve yeniden ayağa kaldırır. Yaş kaç olursa olsun, umut eden insan gençtir. Çünkü umut, insanın hayata “Ben buradayım” deme cesaretidir.

Ve insan, umudunu kaybetmediği sürece…
Henüz hiçbir şey bitmiş sayılmaz. 🌱

İNSAN HAKLARI, HUKUKUN ÜSTÜNLÜĞÜ

 

İnsan Hakları, Hukukun Üstünlüğü, Kutuplaşma ve Kültürel Değişim

Modern toplumların ayakta kalabilmesinin temel şartı, insan haklarına saygı ve hukukun üstünlüğünün eksiksiz biçimde uygulanmasıdır. İnsan hakları; bireyin doğuştan sahip olduğu, devredilemez ve vazgeçilemez hakları ifade eder. Hukukun üstünlüğü ise bu hakların keyfi güçler karşısında güvence altına alınmasını sağlar. Hukukun üstün olmadığı toplumlarda adalet zedelenir, güvensizlik artar ve toplumsal barış ciddi biçimde zarar görür.

Son yıllarda birçok ülkede hukukun üstünlüğünün zayıfladığı, yargının bağımsızlığının tartışmalı hale geldiği görülmektedir. Bu durum, yalnızca bireysel hak ve özgürlükleri değil, toplumun tamamını etkileyen bir kırılma yaratır. Adalete olan inanç azaldıkça, insanlar kendi kimliklerine, ideolojilerine veya gruplarına daha sıkı sarılmakta; bu da toplumsal kutuplaşmayı derinleştirmektedir.

Kutuplaşma, toplumun “biz ve onlar” şeklinde keskin çizgilerle ayrılmasıdır. Bu ayrışma; siyasi görüşler, etnik kökenler, inançlar veya yaşam tarzları üzerinden şekillenebilir. Kutuplaşmanın yoğun olduğu toplumlarda empati zayıflar, ortak değerler aşınır ve diyalog yerini öfke diline bırakır. Oysa insan haklarının özü, farklılıklarla bir arada yaşama kültürüne dayanır. Hukukun tarafsız uygulanmadığı bir ortamda kutuplaşma kaçınılmaz hale gelir.

Bu tabloya son yıllarda önemli bir unsur daha eklenmiştir: mülteci hareketleri. Savaşlar, iç çatışmalar, yoksulluk ve iklim krizleri milyonlarca insanı yerinden etmektedir. Mülteciler, temel olarak yaşam hakkını koruma mücadelesi veren insanlardır. Uluslararası hukuk, mültecilerin korunmasını açıkça güvence altına alır. Ancak uygulamada, mülteciler çoğu zaman siyasal tartışmaların, ekonomik kaygıların ve toplumsal öfkenin hedefi haline gelmektedir.

Mülteci meselesi, doğru yönetilmediğinde toplumlarda ciddi bir kültürel değişim ve buna bağlı gerilimler yaratabilir. Ani ve plansız nüfus hareketleri; eğitim, sağlık, barınma ve iş gücü piyasası üzerinde baskı oluşturur. Bu baskı, yerel halkta “hak kaybı” algısına yol açtığında kutuplaşma daha da artar. Sorun çoğu zaman mültecilerin varlığından değil, devletin hukuka dayalı, adil ve şeffaf politikalar üretememesinden kaynaklanır.

Kültürel değişim, tarih boyunca toplumların doğal bir gerçeği olmuştur. Ancak bu değişimin sağlıklı olabilmesi için karşılıklı uyum, hukuk ve eşitlik şarttır. Ne yerel halkın yaşam biçimi tehdit edilmelidir ne de mültecilerin insan onuruna aykırı koşullarda yaşamasına göz yumulmalıdır. Hukukun üstünlüğü tam da bu noktada belirleyici rol oynar: Herkes için eşit kurallar, eşit sorumluluklar ve eşit haklar.

Sonuç olarak; insan hakları, hukukun üstünlüğü, toplumsal kutuplaşma, mülteciler ve kültürel değişim birbirinden bağımsız konular değildir. Hukukun zayıfladığı, adaletin güven vermediği toplumlarda kutuplaşma derinleşir; mülteci meselesi çözümsüzleşir ve kültürel çatışmalar kaçınılmaz hale gelir. Kalıcı çözüm ise nettir: Güçlü bir hukuk devleti, insan onurunu merkeze alan politikalar ve toplumsal empatiyi yeniden inşa eden bir ortak akıl.

4 Şubat 2026 Çarşamba

TÜRKİYE’DE ENFLASYON VE HAYAT PAHALILIĞI

Türkiye’de son yıllarda enflasyon ve buna bağlı olarak artan hayat pahalılığı, toplumun hemen her kesimini derinden etkileyen en önemli ekonomik sorunların başında gelmektedir. Enflasyon; mal ve hizmet fiyatlarının genel düzeyinin sürekli artması anlamına gelirken, bu artışın gelirlerle aynı oranda yükselmemesi, vatandaşın alım gücünü ciddi biçimde düşürmektedir. Bugün Türkiye’de enflasyon yalnızca ekonomik bir kavram olmaktan çıkmış, doğrudan sosyal yaşamı, psikolojiyi ve toplumsal dengeleri etkileyen bir sorun haline gelmiştir.

Hayat pahalılığı en çok temel ihtiyaçlarda hissedilmektedir. Gıda, barınma, ulaşım ve enerji gibi zorunlu harcamalarda yaşanan fiyat artışları, özellikle dar ve sabit gelirli kesimleri zor durumda bırakmaktadır. Market raflarında her hafta değişen etiketler, pazara giden vatandaşın aynı parayla daha az ürün alabilmesi, enflasyonun günlük hayata yansıyan en somut göstergeleridir. Kira fiyatlarının hızlı yükselişi ise barınma krizini derinleştirmiş, büyük şehirlerde yaşamak birçok kişi için neredeyse imkânsız hale gelmiştir.

Enflasyonun en yıkıcı etkilerinden biri gelir dağılımındaki adaletsizliği artırmasıdır. Geliri enflasyon karşısında korunamayan kesimler her geçen gün daha da yoksullaşırken, bazı gruplar fiyat artışlarını fırsata çevirebilmekte ya da varlıklarını enflasyona karşı koruyabilmektedir. Bu durum toplumda adalet duygusunun zedelenmesine ve sosyal huzursuzluğun artmasına neden olmaktadır. Orta sınıfın giderek erimesi, ekonomik yapının en kırılgan noktalarından biri haline gelmiştir.

Sabit gelirli çalışanlar, emekliler ve asgari ücretle geçinenler enflasyondan en fazla etkilenen gruplardır. Maaşlara yapılan artışlar, çoğu zaman gerçek enflasyonun gerisinde kalmakta; ücret artışı daha cebe girmeden erimektedir. Emekliler için ise durum daha da zordur. Yıllarca çalışmış bireyler, emeklilik dönemlerinde geçim sıkıntısı yaşamakta, temel ihtiyaçlarını karşılamakta zorlanmaktadır. Bu durum, sosyal devlet anlayışı açısından ciddi bir sorgulamayı da beraberinde getirmektedir.

Enflasyon aynı zamanda toplumun psikolojisini de olumsuz etkilemektedir. Sürekli artan fiyatlar, geleceğe dair belirsizlik hissini güçlendirmekte; bireylerde kaygı, umutsuzluk ve güvensizlik yaratmaktadır. İnsanlar tasarruf yapamaz hale gelirken, borçlanma artmakta, hane halkı bütçeleri giderek daha kırılgan bir yapıya bürünmektedir. Geleceğini planlayamayan bireylerin üretkenliği ve yaşam motivasyonu da doğal olarak azalmaktadır.

Hayat pahalılığı gençleri de derinden etkilemektedir. Eğitim, barınma ve ulaşım maliyetlerinin artması, gençlerin hayata daha geç atılmasına, ailelerinden bağımsız yaşam kuramamasına neden olmaktadır. Bu durum, beyin göçünü hızlandıran önemli faktörlerden biri olarak öne çıkmaktadır. Daha iyi yaşam koşulları ve ekonomik istikrar arayışı, nitelikli gençlerin yurt dışına yönelmesine yol açmaktadır.

Enflasyonla mücadele yalnızca kısa vadeli önlemlerle değil, güven veren, tutarlı ve uzun vadeli ekonomik politikalarla mümkün olabilir. Üretimi artıran, tarım ve sanayiyi destekleyen, hukukun üstünlüğünü ve ekonomik öngörülebilirliği güçlendiren bir yapı, enflasyonla kalıcı mücadelenin temelini oluşturur. Aksi halde geçici çözümler, sorunu yalnızca ötelemekten öteye geçemez.

Sonuç olarak Türkiye’de enflasyon ve hayat pahalılığı, yalnızca ekonomik göstergelerle açıklanamayacak kadar derin ve çok boyutlu bir sorundur. Bu sorun; gelir adaletinden toplumsal huzura, bireysel psikolojiden gelecek umutlarına kadar geniş bir alanı etkilemektedir. Kalıcı çözüm ise toplumun tüm kesimlerini gözeten, şeffaf, adil ve sürdürülebilir ekonomik politikaların hayata geçirilmesiyle mümkün olacaktır.

3 Şubat 2026 Salı

TOPLUMSAL AHLAK



Toplumsal ahlak, bir toplumda bireylerin birbirleriyle ve kamusal alanla kurdukları ilişkileri düzenleyen ortak değerler, normlar ve davranış biçimlerinin bütünüdür. Bu ahlaki çerçeve; dürüstlük, adalet, saygı, empati, sorumluluk ve dayanışma gibi evrensel ilkeler etrafında şekillenir. Toplumsal ahlak, yalnızca bireyin iç dünyasında taşıdığı bir vicdan meselesi değil, aynı zamanda sosyal düzenin, güvenin ve barışın temelidir. Güçlü bir toplumsal ahlak, güçlü ve sağlıklı bir toplumun vazgeçilmez unsurudur.

Toplumlar tarih boyunca ahlaki değerlerini kültür, gelenek, din ve hukuk yoluyla kuşaktan kuşağa aktarmıştır. Bu aktarımda en büyük rol aileye aittir. Aile, bireyin ilk ahlak okuludur; doğruyu yanlıştan, haklıyı haksızdan ayırt etmeyi burada öğreniriz. Eğitim kurumları ise bu temeli bilimsel düşünce, eleştirel bakış ve evrensel değerlerle destekler. Günümüzde medya ve sosyal medya da ahlaki tutumların şekillenmesinde güçlü bir etkiye sahiptir. Sunulan içerikler, kullanılan dil ve oluşturulan rol modeller, toplumun değer yargılarını doğrudan etkilemektedir.

Toplumsal ahlakın zayıfladığı dönemlerde güven duygusu ciddi biçimde sarsılır. İnsanlar birbirine şüpheyle bakmaya başlar, adalet duygusu zarar görür ve toplumsal huzur bozulur. Yolsuzluk, kayırmacılık, şiddet, hoşgörüsüzlük ve nefret söylemi bu ahlaki çözülmenin en belirgin göstergeleridir. Bu sorunlar yalnızca bireysel hatalar olarak görülmemeli; aynı zamanda sistemsel bozukluklar, fırsat eşitsizlikleri ve denetimsizlikle birlikte ele alınmalıdır.

Hukuk ile toplumsal ahlak arasında güçlü bir bağ vardır. Hukuk, toplum düzenini sağlamak için asgari kuralları koyar; ahlak ise bireyin bu kuralların ötesinde bir sorumluluk bilinci geliştirmesini sağlar. Her yasal olanın ahlaki olduğu söylenemez. Bu noktada vicdan devreye girer. Vicdan, bireyin yalnızca kendisi için değil, başkaları için de doğru olanı yapmasını sağlayan içsel bir denetim mekanizmasıdır. Hukukun kalıcı ve etkili olabilmesi, ancak güçlü bir ahlaki bilinçle mümkündür.

Modern yaşamın getirdiği hızlı değişim, toplumsal ahlakı zorlayan yeni sorunları da beraberinde getirmiştir. Tüketim kültürü, bireysel çıkarı ön plana çıkarırken dayanışma duygusunu zayıflatabilmektedir. Sosyal medyada beğeni ve görünürlük uğruna mahremiyetin ihlal edilmesi, hakaret ve linç kültürünün yaygınlaşması toplumsal değerleri tehdit etmektedir. Buna karşın gönüllülük faaliyetleri, sivil toplum çalışmaları ve toplumsal duyarlılığı önceleyen bireysel çabalar umut verici gelişmelerdir.

Toplumsal ahlakın güçlendirilmesi, yalnızca devletin ya da eğitim kurumlarının değil, tüm bireylerin ortak sorumluluğudur. Eğitimde değerler eğitiminin güçlendirilmesi, medyada etik yayıncılığın benimsenmesi, kamu yönetiminde şeffaflık ve hesap verebilirliğin sağlanması bu sürecin temel taşlarıdır. Bireyler ise günlük yaşamda sergiledikleri küçük ama anlamlı davranışlarla toplumsal ahlaka katkı sunabilir: Trafikte saygılı olmak, iş hayatında dürüst davranmak, farklılıklara hoşgörü göstermek ve yardımlaşma kültürünü yaşatmak gibi.

Sonuç olarak toplumsal ahlak, bir toplumun aynasıdır. Bu ayna ne kadar temiz ve sağlam olursa, toplum da o kadar huzurlu ve güvenli olur. Ahlaki değerleri korumak ve geliştirmek, sadece bugünün değil, gelecek kuşakların da sorumluluğudur. Daha adil, daha saygılı ve daha yaşanabilir bir toplum, ancak güçlü bir toplumsal ahlak anlayışıyla mümkündür.

2 Şubat 2026 Pazartesi

LİDERİMİZ MUSTAFA KEMAL ATATÜRK

 

Türkiye Cumhuriyeti, tarih sahnesine yalnızca yeni bir devlet olarak değil; çağdaş, akılcı ve halk egemenliğine dayanan bir yönetim anlayışıyla çıkmıştır. Bu anlayışın temelinde laiklik, hukuk devleti ve demokrasi yer alır. Bu üç ilke, Cumhuriyet’in kurucusu ve önderi Mustafa Kemal Atatürk’ün en büyük mirasıdır. Atatürk, yalnızca bir asker ya da devlet adamı değil; aynı zamanda toplumu çağdaş uygarlık seviyesine taşımayı hedefleyen büyük bir düşünce insanıdır.

Laiklik, Türkiye Cumhuriyeti’nin temel direklerinden biridir. Atatürk’e göre laiklik, sadece din ve devlet işlerinin ayrılması değil; aynı zamanda bireyin vicdan özgürlüğünün güvence altına alınmasıdır. Din, kişinin inancı olarak kutsaldır ve devlet yönetiminin aracı haline getirilemez. Laik bir düzen, hem inananı hem inanmayanı eşit kabul eder. Atatürk’ün bu ilkeyi hayata geçirmesinin temel nedeni, geçmişte dinin siyasete alet edilmesinin topluma verdiği zararları çok iyi görmüş olmasıdır. Laiklik sayesinde Türkiye, aklın ve bilimin rehberliğinde ilerleyebilecek bir zemine kavuşmuştur.

Hukuk devleti anlayışı da Cumhuriyet’in vazgeçilmez bir unsurudur. Atatürk, “Yurttaş için en büyük güvence adalettir” anlayışıyla hareket etmiş, keyfi yönetimlerin yerine kurallara dayalı bir sistem inşa etmiştir. Hukukun üstünlüğü, hiç kimsenin – makamı, gücü ya da unvanı ne olursa olsun – yasaların üzerinde olmamasını gerektirir. Cumhuriyet’in ilk yıllarında yapılan hukuk reformları, bireyi kul olmaktan çıkarıp yurttaş haline getirmiştir. Kadın-erkek eşitliği, medeni haklar ve çağdaş hukuk sistemi, bu dönüşümün en somut göstergeleridir.

Demokrasi ise millet iradesinin yönetime yansımasıdır. Atatürk, egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olduğunu vurgulayarak, yönetimin meşruiyetini halkın iradesine dayandırmıştır. Cumhuriyet, halkın kendi kaderini belirleme hakkının adıdır. Atatürk, çok zor koşullarda bile bu ilkeyi savunmuş; baskıcı ve tek kişinin karar verdiği bir yönetim anlayışını reddetmiştir. Demokrasi, sadece sandıkla sınırlı olmayan; ifade özgürlüğü, basın özgürlüğü ve katılımcı bir toplum düzenini kapsayan geniş bir kavramdır.

Bugün Türkiye’de laikliğin, hukukun ve demokrasinin korunması, sadece geçmişe duyulan bir saygı değil; geleceğe karşı bir sorumluluktur. Bu değerlerin zayıflaması, toplumsal kutuplaşmayı artırır, adalete olan güveni sarsar ve bireyin özgürlüğünü tehdit eder. Atatürk’ün “En büyük eserim Cumhuriyet’tir” sözü, bu yüzden yalnızca bir cümle değil; bir uyarı ve çağrıdır. Cumhuriyet, korunmadığı takdirde kendiliğinden varlığını sürdüremez.

Mustafa Kemal Atatürk’ün gösterdiği yol; akıl, bilim ve çağdaşlıktır. Laik bir devlet düzeni, güçlü bir hukuk sistemi ve gerçek bir demokrasi, Türkiye’nin bir arada yaşamasının teminatıdır. Bu değerleri savunmak, herhangi bir siyasi görüşün değil; Cumhuriyet bilincine sahip her yurttaşın ortak görevidir. Çünkü Atatürk’ün mirası, yalnızca geçmişin değil; aydınlık bir geleceğin anahtarıdır.

"Benim naciz vücudum elbet bir gün toprak olacaktır ancak;
Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır.”

"Ey yükselen yeni nesil! 

İstikbal sizindir. Cumhuriyeti biz kurduk, onu devam ettirecek sizlersiniz.”

"Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir.”

"Cumhuriyet, özgürlük ve adalet demektir.”

“Cumhuriyet, aydınlık günlerimizdir.”

"Halkın iradesi, Cumhuriyettir.”

MUSTAFA KEMAL ATATÜRK

1 Şubat 2026 Pazar

TÜRKİYE'DE GENÇ İŞŞİZLİK 2026: ÜNİVERSİTE MEZUNLARI NEDEN İŞ BULAMIYOR ?

 


Türkiye’de işsizlik çoğu zaman resmî istatistikler üzerinden değerlendirilir. Açıklanan oranlar ve sayılar, ekonomi gündeminin önemli başlıkları arasında yer alır. Bu veriler, belirli tanımlar ve yöntemler çerçevesinde hazırlanır ve teknik olarak doğru kabul edilir. Ancak günlük hayatın içinde hissedilen işsizlik duygusu, çoğu zaman bu rakamların anlattığından daha geniş bir tabloyu işaret eder. Özellikle gençler söz konusu olduğunda, istatistiklerin dışında kalan sessiz ama kalabalık bir kesimden bahsetmek gerekir.

Resmî tanıma göre işsiz sayılabilmek için aktif olarak iş aramak ve çalışmaya hazır olmak gerekir. Bu tanım, ölçüm açısından netlik sağlar; ancak hayat her zaman bu tanımların sınırları içinde ilerlemez. İşe başvurduğu hâlde uzun süre iş bulamayan, defalarca olumsuz yanıt alan gençlerin bir bölümü zamanla iş aramaktan vazgeçmektedir. Bu vazgeçiş, çoğu zaman isteksizlikten değil, yaşanan hayal kırıklıklarının birikmesinden kaynaklanır.

İş aramayı bırakan bu gençler genellikle ailelerinin yanında yaşamaya devam eder. Dışarıdan bakıldığında “evde oturuyor” gibi görünen bu durum, aslında bir bekleyiş hâlidir. Uygun bir iş fırsatının ortaya çıkması, ekonomik şartların iyileşmesi ya da yeni bir umut doğması beklenir. Aktif olarak iş aramadıkları için resmî işsizlik rakamlarına dâhil edilmezler; ancak çalışmak istemedikleri anlamına gelmez. Aksine, büyük bir kısmı üretken olmak ve kendi ayakları üzerinde durmak ister.

Bu tablo, toplumda hissedilen işsizlik algısı ile açıklanan resmî oranlar arasındaki farkı açıklar. İnsanlar çevrelerine baktıklarında, üniversite mezunu olup iş bulamayan gençleri, geçici işlerde çalışanları ya da uzun süredir iş aramayı bırakmış tanıdıklarını görür. Bu nedenle “gerçek işsizlik rakamlarda görünenden daha yüksek” düşüncesi yaygınlaşır. Aslında bu algı, istatistiklerin kapsamadığı bir alanı işaret ettiği için tamamen yanlış değildir.

Gençler açısından bu sürecin psikolojik boyutu da oldukça önemlidir. Uzun süre iş bulamamak, bireyin kendine olan güvenini zedeler. Gelecek kaygısı artar, sosyal hayattan kopuş yaşanabilir. Zamanla iş aramak yerine beklemek, bir tür korunma mekanizmasına dönüşür. Bu noktada gençler ne tam anlamıyla işsiz ne de istihdam edilmiş sayılır; istatistiklerin arasında kaybolan bir konumda kalırlar.

Eğitim ile istihdam arasındaki uyumsuzluk, ekonomik belirsizlikler ve iş piyasasındaki daralma bu süreci daha da görünür hâle getirir. Gençler çoğu zaman aldıkları eğitimin karşılığını bulamamakta, beklentilerini düşürmek zorunda kalmaktadır. Ancak her düşürülen beklenti, aynı zamanda ertelenmiş bir hayali de beraberinde getirir.

Sonuç olarak, resmî işsizlik rakamları ekonomiyi anlamak için önemli bir göstergedir; ancak tek başına bütün resmi yansıtmaz. İş aramaktan vazgeçmiş, umudunu ertelemiş ya da sistemin dışında kalmış gençler, rakamların dışında kalsa da toplumun içinde varlığını sürdürmektedir. Bu nedenle işsizliği yalnızca oranlar üzerinden değil, insanların yaşadığı gerçeklik üzerinden değerlendirmek gerekir. Rakamların ötesindeki bu sessiz bekleyiş görülmeden, işsizliğin toplumsal etkilerini tam anlamıyla kavramak mümkün değildir.

TÜRKİYE'DE GELİR DAĞILIMINDA DERİNLEŞEN EŞİTSİZLİK

 

Türkiye’de ekonomik sorunların merkezinde artık yalnızca enflasyon ya da hayat pahalılığı değil, giderek derinleşen gelir dağılımı adaletsizliği yer almaktadır. Aynı ülkede bir kesim lüks tüketim yapabilirken, geniş bir toplum kesimi temel ihtiyaçlarını dahi karşılamakta zorlanmaktadır. Bu tablo, ekonomik bir dengesizlikten çok daha fazlasını; toplumsal bir kırılmayı işaret etmektedir.

Bugün Türkiye’de asgari ücret 28.000 TL, emekli maaşı ise ortalama 20.000 TL seviyesindedir. Buna karşın açlık sınırı 32.000 TL, yoksulluk sınırı 100.000 TL olarak hesaplanmaktadır. Yani milyonlarca insan, daha gelirini almadan açlık sınırının altında yaşamaya mahkûm edilmektedir. Gelirler ile hayatın gerçek maliyeti arasındaki bu uçurum, eşitsizliğin en somut göstergesidir.

Gelir dağılımındaki bozulma, orta sınıfın hızla erimesine neden olmaktadır. Bir zamanlar toplumun omurgasını oluşturan orta sınıf, bugün ya alt gelir grubuna düşmekte ya da borçla ayakta durmaya çalışmaktadır. Artan kira fiyatları, yükselen gıda ve enerji maliyetleri, eğitim ve sağlık harcamaları orta sınıfı nefessiz bırakmıştır. Tasarruf etmek bir yana, ay sonunu getirmek bile ciddi bir mücadele hâline gelmiştir.

Öte yandan, yüksek gelir grubundaki küçük bir kesim, ekonomik dalgalanmalardan çok daha az etkilenmektedir. Döviz, altın ve gayrimenkul gibi yatırım araçlarına erişimi olan bu kesim, servetini koruyabilirken hatta artırabilirken; sabit gelirli vatandaşlar her geçen gün daha da yoksullaşmaktadır. Bu durum, zengin ile yoksul arasındaki makası her geçen gün biraz daha açmaktadır.

Gelir dağılımındaki eşitsizlik, yalnızca bugünün sorunu değildir; geleceği de tehdit etmektedir. Eğitimde fırsat eşitsizliği derinleşmekte, düşük gelirli ailelerin çocukları kaliteli eğitime erişememektedir. Sağlık hizmetlerine ulaşımda yaşanan zorluklar, yoksul kesimler için daha ağır sonuçlar doğurmaktadır. Böylece yoksulluk, nesilden nesile aktarılan kalıcı bir sorun hâline gelmektedir.

Bölgesel eşitsizlikler de gelir dağılımındaki adaletsizliği artıran önemli faktörlerden biridir. Büyük şehirlerde yaşam maliyetleri hızla artarken, kırsal bölgelerde iş olanakları sınırlı kalmaktadır. İnsanlar ya büyük şehirlerde yoksullukla yaşamaya ya da işsizliğe razı olmaya zorlanmaktadır. Bu durum, iç göçü artırırken sosyal dengeleri de bozmaktadır.

Gelir dağılımında adalet sağlanmadan ekonomik istikrarın kalıcı olması mümkün değildir. Çünkü ekonomi yalnızca büyüme rakamlarından ibaret değildir; önemli olan bu büyümenin toplumun geneline nasıl yayıldığıdır. Bir ülkede refah, sadece küçük bir azınlığa aitse, o ülkede sosyal huzurdan söz edilemez.

Türkiye’de gelir dağılımındaki eşitsizlik artık görmezden gelinecek bir mesele olmaktan çıkmıştır. Bu sorun çözülmediği sürece, ne enflasyonla mücadele ne de ekonomik reformlar istenen sonucu verecektir. Çünkü adil paylaşılmayan her kazanç, toplumda daha fazla umutsuzluk, güvensizlik ve gelecek kaygısı yaratmaktadır.

Ekonomik adalet, yalnızca bir tercih değil; toplumsal barışın ve sürdürülebilir bir geleceğin temel şartıdır.

ÖNE ÇIKAN YAYINLAR

UMUTSUZ OLMAK İNSANI YAŞLANDIRIR

  İnsan bedeni zamanla yaşlanır; bu kaçınılmazdır. Ancak insanın ruhu, zihni ve hayata bakışı çok daha erken yaşlanabilir. Bunun en büyük se...