16 Şubat 2026 Pazartesi

GENÇLER BU EKONOMİDE NASIL EVLENECEK

 

Türkiye’de gençlerin evlilikten giderek uzaklaşması artık bireysel bir tercih meselesi olmaktan çıkmış, doğrudan ekonomik ve toplumsal bir soruna dönüşmüştür. Bugün evlilik, iki insanın gönül birliği kurmasından ziyade, ciddi bir finansal planlama gerektiren “lüks” bir yatırım haline gelmiştir. Ev kiraları, faturalar, temel yaşam giderleri ve iş güvencesizliği, gençlerin evlilik hayallerini daha başlamadan ertelemelerine neden olmaktadır.

Günümüz şartlarında evlenmeyi düşünen bir genç, öncelikle barınma sorunuyla yüzleşmektedir. Büyük şehirlerde kiralar asgari ücretin büyük bir kısmını hatta tamamını aşmış durumdadır. Bunun üzerine elektrik, su, doğalgaz ve internet gibi temel faturalar eklendiğinde, sadece “hayatta kalmanın” maliyeti dahi gençler için ağır bir yüke dönüşmektedir. Henüz evlenmeden bu giderlerle baş etmeye çalışan gençlerin, aile kurma sorumluluğunu üstlenmesi giderek imkânsızlaşmaktadır.

Ev kurmanın maliyeti de bir diğer önemli engeldir. Beyaz eşyalar, mutfak gereçleri, elektronik ürünler, mobilyalar ve yatak odası gibi temel ihtiyaçlar, artık taksitlerle dahi ulaşılması zor kalemler haline gelmiştir. Eskiden ailelerin destekleriyle daha kolay atlatılan bu süreç, bugün ailelerin de ekonomik olarak zorlanması nedeniyle gençlerin omuzlarına tamamen yüklenmektedir.

Tüm bunlara ek olarak düğün masrafları, evliliği adeta bir gösteri yarışına çevirmiştir. Salon kiraları, takılar, organizasyonlar ve geleneksel beklentiler, gençleri borçla evlenmeye zorlamaktadır. Oysa evlilik bir mutluluk başlangıcı olması gerekirken, günümüzde çoğu genç için borçla başlayan stresli bir sürece dönüşmektedir.

Ekonomik baskıların yanı sıra işsizlik ve iş yerlerindeki huzursuzluklar da evliliği erteleyen önemli faktörler arasındadır. Gençler, geçici işler, düşük ücretler ve güvencesiz çalışma koşullarıyla geleceğe dair sağlam planlar yapamamaktadır. “Yarın ne olacağım belli değilken nasıl evleneyim?” sorusu, gençlerin en sık dile getirdiği cümlelerden biri haline gelmiştir.

Türkiye İstatistik Kurumu verilerine göre gençlerin yaklaşık %91’inin evlenmemiş olması, durumun bireysel değil, yapısal bir sorun olduğunu açıkça göstermektedir. Bu tablo, gençlerin evliliğe karşı olduğu anlamına gelmez; aksine şartların evliliği mümkün kılmadığını ortaya koyar.

Bir diğer önemli neden ise eğitim hayatı ve kariyer hedefleridir. Gençler, uzun süren eğitim süreçleri, mesleki belirsizlikler ve kendilerini ispat etme zorunluluğu nedeniyle evlilik yaşını ileri bir tarihe ertelemektedir. Günümüz dünyasında bireyler, önce ayakta durmak, sonra sorumluluk almak istemektedir. Bu yaklaşım, aslında bilinçli ve sağlıklı bir tutumdur.

İnsanlar artık önce kişisel gelişimlerini tamamlamak, hayatta istediklerini elde etmek ve ekonomik bağımsızlıklarını kazanmak istemektedir. Çünkü mutsuz, borçlu ve güvencesiz bir evlilik; iki insanı da yıpratmakta, toplumsal sorunları daha da derinleştirmektedir.

Sonuç olarak, gençlerin evlenmemesi bir “isteksizlik” değil, bir “mecburiyet”tir. Ekonomik şartlar düzelmeden, istihdam güvencesi sağlanmadan ve temel yaşam maliyetleri makul seviyelere çekilmeden evlilik oranlarının artması beklenmemelidir. Gençlerin hayallerini suçlamak yerine, onları bu noktaya getiren koşulları sorgulamak gerekir. Çünkü bir toplumun geleceği, gençlerinin umutla kurabildiği hayatlar kadar güçlüdür.

TÜRKİYE'DE ÇEVRE TAHRİBATI VE GELECEĞE BIRAKILAN AĞIR MİRAS

 

Türkiye, sahip olduğu zengin doğal varlıklarıyla dünyanın sayılı ülkelerinden biridir. Ormanları, denizleri, verimli toprakları ve su kaynaklarıyla yalnızca bugünün değil, gelecek kuşakların da yaşam güvencesidir. Ancak son yıllarda yaşanan çevresel tahribat, bu doğal zenginliklerin hızla yok olmasına neden olmakta; insan yaşamını, ekosistemi ve ülkenin geleceğini ciddi biçimde tehdit etmektedir.

Orman Tahribatı: Doğanın Akciğerleri Yok Ediliyor

Ormanlar yalnızca ağaçlardan ibaret değildir; su döngüsünün, iklim dengesinin ve biyolojik çeşitliliğin temel taşıdır. Buna rağmen Türkiye’de madencilik faaliyetleri, imar projeleri, enerji yatırımları ve rant odaklı uygulamalar nedeniyle orman alanları her geçen yıl daralmaktadır. Orman yangınları ise çoğu zaman ihmal, denetimsizlik ve yetersiz önlem nedeniyle felakete dönüşmektedir. Yanan ya da kesilen ormanların yerine dikilen fidanlar, yok edilen ekosistemi kısa vadede telafi edemez. Orman tahribatı, aynı zamanda sel, heyelan ve kuraklık gibi afetlerin artmasına da zemin hazırlamaktadır.

Su Kaynaklarının Yitirilmesi: Susuz Bir Gelecek Tehlikesi

Türkiye, sanılanın aksine su zengini bir ülke değildir. Buna rağmen göller kurutulmakta, dereler HES projeleriyle borulara hapsedilmekte, yeraltı suları kontrolsüz biçimde tüketilmektedir. Tarımda bilinçsiz sulama, sanayi atıkları ve evsel kirlilik su kaynaklarını geri dönülmez biçimde kirletmektedir. İklim değişikliğinin de etkisiyle yağış rejimleri bozulmuş, barajlar alarm vermeye başlamıştır. Su kaynaklarının yok edilmesi, yalnızca çevresel değil; ekonomik, sosyal ve sağlık açısından da büyük bir kriz anlamına gelmektedir.

İklim Değişikliği: İnsan ve Doğa Üzerindeki Yıkıcı Etki

İklim değişikliği artık geleceğin değil, bugünün sorunudur. Türkiye’de aşırı sıcaklar, ani sağanaklar, kuraklık ve orman yangınları iklim krizinin somut sonuçlarıdır. Tarımsal üretim düşmekte, gıda fiyatları artmakta, kırsal yaşam giderek zorlaşmaktadır. Aynı zamanda insan sağlığı da bu durumdan doğrudan etkilenmektedir; solunum hastalıkları, kalp rahatsızlıkları ve sıcak çarpması vakaları artmaktadır. Doğa uyum sağlayamadıkça ekosistemler çökmekte, canlı türleri yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalmaktadır.

Denizlerin ve Toprağın Kirletilmesi: Sessiz Felaket

Türkiye üç tarafı denizlerle çevrili bir ülke olmasına rağmen denizlerini koruyamamaktadır. Evsel atıklar, sanayi deşarjları, plastik kirliliği ve müsilaj gibi sorunlar deniz yaşamını tehdit etmektedir. Aynı şekilde tarımda aşırı kimyasal kullanımı ve sanayi atıkları toprağı zehirlemekte, verimli araziler tarım yapılamaz hale gelmektedir. Kirlenen toprak ve deniz, dolaylı olarak insanın sofrasına da zehir taşımaktadır.

Hava Kirliliği ve Fosil Yakıt Bağımlılığı

Kentlerde artan trafik, kömürle çalışan santraller ve plansız sanayileşme hava kirliliğini ciddi boyutlara taşımıştır. Temiz enerjiye geçiş yeterince hızlanmazken fosil yakıt bağımlılığı sürmektedir. Oysa hava kirliliği, erken ölümlerden çocuklarda gelişim bozukluklarına kadar birçok soruna yol açmaktadır. Temiz hava, bir lüks değil temel bir yaşam hakkıdır.

Atık ve Çöp Sorunu: Tüketim Çılgınlığının Bedeli

Plansız tüketim, geri dönüşüm eksikliği ve yetersiz atık yönetimi Türkiye’de çöp sorununu büyütmektedir. Plastik atıklar doğada yüzlerce yıl yok olmadan kalmakta, hem karasal hem deniz ekosistemine zarar vermektedir. Atık sorunu yalnızca çevresel değil, aynı zamanda ahlaki bir sorundur; çünkü tüketim alışkanlıklarımızla geleceği kirletiyoruz.

Sonuç: Doğayla Kavga Eden İnsan, Kaybetmeye Mahkûmdur

Doğa insana ait değildir; insan doğanın bir parçasıdır. Türkiye’de çevre sorunları artık ertelenemez bir noktaya ulaşmıştır. Sürdürülebilir politikalar, bilimsel planlama, güçlü denetim mekanizmaları ve toplumsal bilinç olmadan bu sorunların çözülmesi mümkün değildir. Aksi halde kısa vadeli kazançlar uğruna uzun vadeli bir yaşam kaybı yaşayacağız. Doğayı korumak, yalnızca çevrecilerin değil; insan kalmak isteyen herkesin sorumluluğudur.

İNSANLIĞIN SESSİZ AMA EN GÜÇLÜ YATIRIMI İYİLİKTİR

 

İyilik, hiçbir zaman boşa gitmeyen bir yatırımdır. Çünkü iyilik, maddi karşılık beklemeden yapılan, ancak karşılığını mutlaka insanın iç dünyasında, toplumda ve zamanın ruhunda bulan bir değerdir. Bugün dünyada yaşanan bunca adaletsizlik, yoksulluk, yalnızlık ve mutsuzluğun içinde iyilik; sessiz ama en güçlü direniştir. İnsanlığın karanlığa karşı yaktığı küçük bir mumdur iyilik. Küçük görünür ama karanlığı deler geçer.

İnsan yaşamında üç önemli şey vardır: Birincisi iyi insan olmaktır, ikincisi iyi bir insan olmaktır, ve üçüncüsü yine iyi bir insan olmaktır. Bu tekrar tesadüf değildir. Çünkü insanın sahip olabileceği en büyük unvan, en yüksek makam, en değerli servet “iyi insan” olabilmektir. İyi insan olmak; sadece kötülük yapmamak değil, gerektiğinde iyiliği bilinçli olarak seçmektir. Zor zamanda vicdanlı kalabilmek, çıkarın önüne merhameti koyabilmektir.

Günümüzde başarı çoğu zaman para, güç ve statü ile ölçülüyor. Oysa bu ölçüler geçicidir. İnsan, arkasında bıraktıklarıyla hatırlanır. Ne kadar kazandığıyla değil, kime dokunduğuyla; ne kadar yükseldiğiyle değil, kimleri ayağa kaldırdığıyla anılır. İyilik, insanı büyüten bir eylemdir. İyilik yapan küçülmez, aksine insanlığını genişletir.

İyilik yaptığınızda, beklemeniz gereken tek ödül sevinçtir. Bu sevinç, başkasının yüzünde gördüğünüz bir tebessümde, kalbinizde oluşan huzurda ve geceleri rahat uyuyabilmenizde gizlidir. İyilik pazarlık konusu olmaz. Karşılık beklenen iyilik, artık iyilik olmaktan çıkar. Gerçek iyilik, görünmeden yapılan, adı anılmadan yaşatılan iyiliktir.

Toplumumuzda sıkça söylenen çok derin bir söz vardır: “İyilik yap denize at, balık bilmezse Hâlık bilir.” Bu söz, iyiliğin muhatabının insan değil, vicdan ve inanç olduğunu anlatır. Her yapılan iyilik mutlaka doğru adrese ulaşır. Belki hemen, belki beklediğiniz şekilde değil; ama mutlaka. İyilik bazen yaptığınız kişiden size döner, bazen hiç tanımadığınız birinden. Bazen de sadece içinizdeki insanın ayakta kalmasını sağlar.

İyilik eylemleri, dünyanın daha iyi bir yer olması için ihtiyaç duyduğu değişimin tohumlarıdır. Büyük dönüşümler, büyük laflarla değil; küçük ama samimi davranışlarla başlar. Bir çocuğun başını okşamak, bir yaşlıyı dinlemek, bir hayvana su vermek, haksızlığa sessiz kalmamak… Bunların her biri birer iyilik tohumudur. Bugün toprağa atılan bu tohumlar, yarın umut olarak filiz verir.

Unutmamak gerekir ki iyilik bulaşıcıdır. Bir insanın yaptığı iyilik, başkasına ilham olur. Zincirleme bir etki yaratır. Kötülüğün hızla yayıldığı bir dünyada, iyilik en güçlü panzehirdir. İnsanlığın hâlâ ayakta olmasının sebebi, sayıları az gibi görünse de iyilikten vazgeçmeyen insanlardır.

Sonuç olarak; dünya belki mükemmel olmayacak, insanlar belki her zaman adil davranmayacak. Ama biz, kendi payımıza düşeni yapabiliriz. İyi insan olmayı seçebiliriz. Çünkü iyilik; kaybedeni olmayan, kazancı insanlık olan tek yatırımdır. Ve insanlık, bugün her zamankinden daha fazla bu yatırıma muhtaçtır.

15 Şubat 2026 Pazar

LAİKLİK DEMOKRASİ HAK HUKUK ADALET

 

Bir toplumun çağdaş, huzurlu ve sürdürülebilir bir yapıya kavuşabilmesi; yalnızca ekonomik büyüme ya da teknolojik ilerleme ile değil, aynı zamanda güçlü değerler sistemiyle mümkündür. Bu değerlerin başında laiklik, demokrasi, hak, hukuk ve adalet gelir. Bu kavramlar birbirinden bağımsız değil; aksine, biri zedelendiğinde diğerlerinin de anlamını yitirdiği bir bütünün parçalarıdır.

Laiklik, devletin tüm inançlara eşit mesafede durmasını ve bireyin vicdan özgürlüğünün güvence altına alınmasını ifade eder. Laik bir düzende devlet; herhangi bir dini ya da inanç sistemini dayatmaz, ayrıcalık tanımaz ve dışlamaz. Laiklik, dine karşıtlık değil; tam tersine, din ve inanç özgürlüğünün teminatıdır. İnancın siyasallaştırılmadığı, devlet yönetiminin akıl ve bilim temelinde şekillendiği bir yapı, toplumsal barışın da ön koşuludur. Laikliğin zayıfladığı toplumlarda kutuplaşma artar, ortak yaşam kültürü zarar görür.

Demokrasi, halkın kendi kendini yönetme iradesini ortaya koyduğu en kapsayıcı yönetim biçimidir. Ancak demokrasi yalnızca sandıktan ibaret değildir. Gerçek demokrasi; çoğulculuğu, ifade özgürlüğünü, basın hürriyetini, sivil toplumun gücünü ve denge-denetleme mekanizmalarını içerir. Çoğunluğun iradesi, azınlıkların haklarını yok saydığında demokrasi olmaktan çıkar. Demokratik bir sistemde iktidar geçicidir; kurumlar kalıcıdır. Bu da keyfiliğin değil, kuralların egemen olduğu bir yönetim anlayışını gerektirir.

Hak kavramı, insanın yalnızca insan olduğu için sahip olduğu temel değerleri ifade eder. Yaşam hakkı, düşünce ve ifade özgürlüğü, eğitim, sağlık ve adil yargılanma hakkı; devletin lütfu değil, bireyin doğuştan sahip olduğu kazanımlardır. Hakların korunmadığı bir yerde birey özgür olamaz; özgür olmayan bireylerden oluşan bir toplum da ilerleyemez. Hak bilinci gelişmemiş toplumlarda insanlar, haksızlığı normalleştirmeye başlar ve bu durum ahlaki bir çöküşe yol açar.

Hukuk, hakların kağıt üzerinde kalmamasını sağlayan kurallar bütünüdür. Hukukun üstünlüğü ilkesinin geçerli olduğu bir ülkede herkes kanun önünde eşittir; makam, güç ve statü kimseye ayrıcalık sağlamaz. Hukukun bağımsız olmadığı, yargının siyasallaştığı toplumlarda adalet duygusu zedelenir. İnsanlar haklarını aramak yerine güçlü olana yakın durmayı tercih eder ki bu, toplumsal çürümeyi hızlandırır.

Adalet ise tüm bu kavramların nihai amacıdır. Adalet, yalnızca mahkeme salonlarında verilen kararlarla sınırlı değildir; eğitimde, ekonomide, paylaşımda ve fırsat eşitliğinde de kendini gösterir. Geç gelen adalet, adalet değildir. Kişiye göre değişen adalet ise adaletsizliğin ta kendisidir. Adalet duygusunu kaybeden bir toplumda ne güven kalır ne de umut.

Laikliğin olmadığı yerde demokrasi, demokrasinin olmadığı yerde hak, hukukun işlemediği yerde adalet yaşayamaz. Bu değerler bir zincirin halkaları gibidir. Birini kopardığınızda bütün yapı çöker. Güçlü devlet; baskıcı devlet değil, adil ve hukuka bağlı devlettir. Güçlü toplum ise susan değil, haklarını bilen ve savunan toplumdur. Unutulmamalıdır ki adaletin olmadığı bir ülkede ne huzur kalır ne de gelecek.

Laiklik olmadan özgürlük,
Hukuk olmadan adalet,
Adalet olmadan gelecek olmaz.
Adalet yoksa, devlet de yoktur.
Hukukun sustuğu yerde vicdan konuşmaz.
Laik, demokratik ve adil bir ülke; herkesin hakkıdır.
Laiklik, vicdan özgürlüğüdür.
Demokrasi, milletin iradesidir.
Bu iki değerin teminatı:
Mustafa Kemal Atatürk’tür.

14 Şubat 2026 Cumartesi

HAYATA HER ZAMAN GÜLÜMSEYİN

 

Hayat bisiklete binmek gibidir; pedalı çevirdiğiniz sürece düşmezsiniz. Denge, harekette gizlidir. Durduğunuz an sendelemeye başlarsınız. Hayat da böyledir. İnsan durduğunda, vazgeçtiğinde, beklemeye çekildiğinde zorlaşır. Oysa küçük de olsa bir adım atmak, bir çaba göstermek, insanı ayakta tutar. Hayat bizden kusursuzluk değil, devam etmeyi ister.

Birçok insan hayatın kendisine haksız davrandığını düşünür. Oysa çoğu zaman sorun yolun kendisi değil, direksiyonun başında kimin olduğu sorusudur. Hayatınız istediğiniz gibi gitmiyorsa unutmayın; direksiyonda siz varsınız. Başımıza gelen her şey bizim suçumuz değildir elbette, ancak yön değiştirme gücü çoğu zaman elimizdedir. Aynı yolda ısrarla ilerleyip farklı bir son beklemek, insanın kendine yaptığı en büyük haksızlıktır.

Hayat bir hikâye gibidir. Bu hikâyenin değeri sayfalarının çokluğunda değil, satırlarının anlamındadır. Uzun yaşamak değil, dolu yaşamak kıymetlidir. Nice insan vardır; yıllar boyu yaşar ama bir iz bırakmaz. Nice insan vardır; kısa bir ömre koskoca bir anlam sığdırır. Hayat, hatırlanacak anlar biriktirme sanatıdır. Sevdiğin bir yüz, tuttuğun bir el, vicdanınla verdiğin bir karar… İşte hikâyeyi güzel yapan bunlardır.

Dünya bir okuldur. Ve bu okulda kimse mezun olmaz. Yaş kaç olursa olsun, insan her gün yeni bir dersle karşılaşır. Bazen sabrı öğreniriz, bazen kaybetmeyi. Kimi zaman susmanın, kimi zaman konuşmanın değerini anlarız. En zor dersler genellikle en kalıcı olanlardır. Acı öğretir, kayıp olgunlaştırır, zaman ise her şeyi yerine oturtur.

Bu okulda not sistemi yoktur ama bedeller vardır. Yanlışın bedeli, doğrunun ödülüdür çoğu zaman. İnsan hayat boyu öğrenir ama asıl mesele öğrenilenle ne yapıldığıdır. Aynı hatayı defalarca yapanla, ders çıkaran arasında derin bir fark vardır. Hayat, ezber kabul etmez; idrak ister.

Dünya bir sahnedir. Hepimiz bu sahnede bize verilen rolleri oynarız. Kimi anne olur, kimi baba; kimi işçi, kimi yönetici; kimi susar, kimi konuşur. Önemli olan rolün büyüklüğü değil, nasıl oynandığıdır. Küçük bir rolü onurla oynayan, büyük bir rolü samimiyetsiz oynayandan çok daha iz bırakır. Maskeler düşer, roller biter ama geriye karakter kalır.

Hayat, ne tamamen bizim kontrolümüzde ne de bütünüyle kaderin insafındadır. Bir tarafında irade, diğer tarafında kabulleniş vardır. İkisini dengeleyebilen insan huzura yaklaşır. Değiştiremeyeceğini kabullenmek bilgeliktir; değiştirebileceğini ertelemek ise korkaklık.

Sonuçta hayat, düşmemek için pedal çevirmeyi, yolunu bulmak için direksiyonu tutmayı, anlamlı bir hikâye yazmayı, ders almayı ve sahnede insan gibi kalmayı gerektirir. Uzun değil, doğru yaşamak… İşte bütün mesele budur.

12 Şubat 2026 Perşembe

YOKSULLUK TESADÜF DEĞİLDİR

 

Bir ülkede milyonlarca insan aynı anda yoksullaşıyorsa,
bu asla tesadüf değildir.


Bu durum ne bireysel hatalarla ne de “şanssızlıkla” açıklanabilir.
Yoksulluk, çoğu zaman yanlış ekonomik tercihlerle, kötü yönetimle ve adaletsiz sistemlerle büyür.
Bugün Türkiye’de insanlar çalıştıkları hâlde geçinemiyor. Emekliler ayın ortasını getiremiyor.
Gençler hayal kurmaktan vazgeçmiş durumda. Asgari ücret, artık
“asgari yaşamı” bile karşılamıyor.

Bu tablo bize şunu açıkça söylüyor: Sorun bireyde değil, sistemde.

İnsanlar Neden Yoksullaşıyor?

Yoksulluğun temel nedeni, yüksek enflasyondur. Enflasyon, görünmeyen
ama en acımasız vergidir. Maaşlar cebimize girer, fakat daha harcamadan erir. Market raflarındaki fiyatlar değişirken, maaşlar yerinde sayar.
Sonuçta çalışan da, emekli de, esnaf da fakirleşir.

Bir diğer neden gelir dağılımındaki adaletsizliktir. Türkiye’de üretilen
toplam gelirin büyük kısmı küçük bir azınlığın elinde toplanırken, geniş
halk kesimleri bu pastadan yeterince pay alamaz. Zengin daha zengin olurken, orta sınıf yok olur; toplum yavaş yavaş ikiye bölünür: Ayakta kalmaya çalışanlar ve hiçbir şey hissetmeyenler.

Eğitim sisteminin zayıflaması da yoksulluğu besleyen önemli bir etkendir. Eğitim düştükçe nitelikli iş gücü azalır, düşük ücretli işler artar. İnsanlar bilgiyle değil, borçla yaşamaya başlar.

Peki Kimler İnsanları Fakirleştiriyor?

Bu soruya tek bir isim vermek kolaycı olur. Ancak gerçek şu ki; ekonomik kararları alanlar, bu sonuçlardan doğrudan sorumludur. Yanlış para politikaları, öngörüsüz bütçe yönetimi, plansız harcamalar ve liyakatsiz kadrolar, toplumun refahını doğrudan etkiler.
Kimsenin amacı açıkça “insanları fakirleştirelim” değildir. Ancak kısa vadeli siyasi kazançlar uğruna yapılan tercihler, uzun vadede toplumun tamamını yoksullaştırır. Bedeli her zaman halk öder.
Küresel krizler, savaşlar, enerji fiyatları elbette etkili olabilir. Ama güçlü ekonomiler bu tür krizleri yönetebilir. Zayıf yönetimler ise bu krizleri bahane eder.

TÜİK Gerçeği Yansıtıyor mu?

TÜİK’in verileri resmîdir ve uluslararası yöntemlere dayanır. Ancak halkın mutfağıyla birebir örtüşmediği yönünde ciddi eleştiriler vardır. Çünkü TÜİK yoksulluğu çoğunlukla gelire göre ölçer; oysa halk harcamaya göre yaşar.

Sendikaların açıkladığı açlık ve yoksulluk sınırları ile TÜİK verileri arasındaki uçurum, toplumdaki güvensizliğin temel nedenlerinden biridir. İnsanlar “istatistiklere göre yoksul değil” denildiğinde, boş tencerelerine bakarak buna inanmakta zorlanıyor.
Gerçek hayatta yoksulluk, grafiklerle değil; ödenemeyen faturalarla, eksilen sofralarla, ertelenen sağlık harcamalarıyla ölçülür.

Gerçek Açlık ve Yoksulluk Nedir?

Bugün dört kişilik bir ailenin sadece sağlıklı beslenebilmesi için gereken tutar, birçok çalışanın maaşını aşmış durumdadır. Kira, ulaşım, eğitim ve sağlık giderleri eklendiğinde yoksulluk sınırı, ortalama maaşların çok
üzerine çıkar.
Bu tablo bize şunu gösteriyor:
Türkiye’de milyonlarca insan fiilen yoksuldur, ancak istatistiklerde öyle görünmemektedir.

Türkiye Ekonomisi Nasıl Düzelir?

Ekonomiyi düzeltmenin sihirli bir formülü yoktur, ama doğruları bellidir:
Enflasyon kalıcı biçimde düşürülmeden refah sağlanamaz.
Ücretler, gerçek hayat pahalılığına göre belirlenmelidir.
Üretim ve istihdam desteklenmeli, rant ekonomisinden vazgeçilmelidir.
Eğitim, adalet ve liyakat güçlendirilmelidir.
Sosyal devlet anlayışı, bir lütuf değil, hak olarak uygulanmalıdır.

Son Söz

Yoksulluk kader değildir.
Bir ülkenin insanı çalışıyorsa, üretiyorsa ve hâlâ geçinemiyorsa; ortada büyük bir adaletsizlik vardır.
Ekonomi rakamlardan ibaret değildir. Ekonomi, insanların hayatıdır.
Ve unutulmamalıdır ki; bir ülkenin gerçek zenginliği, kasasındaki para değil, halkının onurlu yaşamıdır.

11 Şubat 2026 Çarşamba

HAYATIN ANLAMI NEDİR ?

 

Hayatın anlamı, insanlığın var olduğu günden bu yana sorulagelen en kadim sorulardan biridir. Dinler, felsefeler, bilim ve sanat bu soruya farklı cevaplar üretmiş; ancak kesin, değişmez ve herkes için aynı olan bir yanıt ortaya konulamamıştır. Belki de bunun nedeni, hayatın anlamının tek bir cümleye sığmayacak kadar geniş, çok katmanlı ve kişisel olmasıdır.

Bir bakış açısına göre hayatın yegâne amacı daha fazla hayattır. Yaşamak, varlığını sürdürmek, çoğalmak ve devam etmektir. Doğa bunu kusursuzca yapar: Tohum filizlenir, ağaç meyve verir, canlılar türlerini sürdürür. İnsan da bu zincirin bir parçasıdır. Ancak insanı diğer canlılardan ayıran temel fark, sadece yaşamakla yetinmemesi; yaşadığı hayatın anlamını sorgulamasıdır.

Felsefi açıdan bakıldığında, yaşamın amacı ve herkesin yaşam boyunca peşinden koştuğu en yüksek iyi mutluluktur. Aristoteles’in “eudaimonia” dediği şey tam olarak budur: İnsanın potansiyelini gerçekleştirdiği, erdemli ve dengeli bir yaşam. Ancak mutluluk, anlık hazlardan ibaret değildir. Para, güç, statü ya da başarı tek başına mutluluk getirmez. İnsan bunlara ulaştığında bile, içinde açıklayamadığı bir boşluk hissedebilir. Çünkü mutluluk, dışarıdan alınan bir ödül değil; içeride kurulan bir dengedir.

Modern dünyada insanlar çoğu zaman mutluluğu yanlış yerde arar. Daha çok çalışırsam mutlu olurum, daha çok kazanırsam huzura kavuşurum, daha çok şey satın alırsam eksiklerim tamamlanır sanırız. Oysa bu döngü çoğu zaman insanı tatmin etmek yerine yorar. Çünkü insanın ruhu, yalnızca maddi kazanımlarla beslenmez. Anlam arayışı, insanın en derin ihtiyacıdır.

Bu noktada şu gerçeğe ulaşırız: Hayat, insanların kendi yaşamlarına amaç bulma çabasından başka bir şey değildir. Amaçsız bir yaşam, yönsüz bir gemiye benzer. Rüzgâr nereye savurursa oraya gider. Amaç ise pusuladır; insanın acıya katlanmasını, zorluklara dayanmasını ve umudunu kaybetmemesini sağlar. Viktor Frankl’ın dediği gibi: “Yaşamak için bir nedeni olan insan, hemen her nasıl’a katlanabilir.”

Her insanın hayat amacı farklıdır. Kimi için sevmek ve sevilmek, kimi için üretmek, kimi için iz bırakmak, kimi için ise sadece huzurlu bir yaşam sürmektir. Hayatın anlamı başkalarından kopyalanamaz; dayatılamaz. Kişi, kendi deneyimleri, acıları, sevinçleri ve değerleriyle bu anlamı inşa eder. Bu yüzden hayatın anlamı hazır bir reçete değil, yaşanarak yazılan bir metindir.

Bazen hayat anlamsız gelir. Kaybedilenler, hayal kırıklıkları, adaletsizlikler ve yorgunluk insanı bu soruya tekrar tekrar sürükler. Ancak belki de hayatın anlamı, her şeye rağmen ayağa kalkabilmektir. Kırıldığında onarabilmek, düştüğünde yeniden yürüyebilmek, karanlıkta bile bir ışık arayabilmektir. Anlam, kusursuz bir hayatta değil; eksiklere rağmen sürdürülen yaşamda gizlidir.

Sonuç olarak hayatın anlamı tek bir tanıma sığmaz. Kimi zaman sevmekte, kimi zaman üretmekte, kimi zaman direnmekte, kimi zaman da sadece nefes alıp yaşamaya devam etmekte saklıdır. Hayat, insana hazır bir anlam sunmaz; ama insan, hayatına anlam katma gücüne sahiptir. Belki de en büyük felsefe şudur: Yaşamak başlı başına bir anlamdır ve bu anlam, insan var oldukça yeniden yazılmaya devam edecektir.

ÖNE ÇIKAN YAYINLAR

GENÇLER BU EKONOMİDE NASIL EVLENECEK

  Türkiye’de gençlerin evlilikten giderek uzaklaşması artık bireysel bir tercih meselesi olmaktan çıkmış, doğrudan ekonomik ve toplumsal bir...