3 Şubat 2026 Salı

TOPLUMSAL AHLAK



Toplumsal ahlak, bir toplumda bireylerin birbirleriyle ve kamusal alanla kurdukları ilişkileri düzenleyen ortak değerler, normlar ve davranış biçimlerinin bütünüdür. Bu ahlaki çerçeve; dürüstlük, adalet, saygı, empati, sorumluluk ve dayanışma gibi evrensel ilkeler etrafında şekillenir. Toplumsal ahlak, yalnızca bireyin iç dünyasında taşıdığı bir vicdan meselesi değil, aynı zamanda sosyal düzenin, güvenin ve barışın temelidir. Güçlü bir toplumsal ahlak, güçlü ve sağlıklı bir toplumun vazgeçilmez unsurudur.

Toplumlar tarih boyunca ahlaki değerlerini kültür, gelenek, din ve hukuk yoluyla kuşaktan kuşağa aktarmıştır. Bu aktarımda en büyük rol aileye aittir. Aile, bireyin ilk ahlak okuludur; doğruyu yanlıştan, haklıyı haksızdan ayırt etmeyi burada öğreniriz. Eğitim kurumları ise bu temeli bilimsel düşünce, eleştirel bakış ve evrensel değerlerle destekler. Günümüzde medya ve sosyal medya da ahlaki tutumların şekillenmesinde güçlü bir etkiye sahiptir. Sunulan içerikler, kullanılan dil ve oluşturulan rol modeller, toplumun değer yargılarını doğrudan etkilemektedir.

Toplumsal ahlakın zayıfladığı dönemlerde güven duygusu ciddi biçimde sarsılır. İnsanlar birbirine şüpheyle bakmaya başlar, adalet duygusu zarar görür ve toplumsal huzur bozulur. Yolsuzluk, kayırmacılık, şiddet, hoşgörüsüzlük ve nefret söylemi bu ahlaki çözülmenin en belirgin göstergeleridir. Bu sorunlar yalnızca bireysel hatalar olarak görülmemeli; aynı zamanda sistemsel bozukluklar, fırsat eşitsizlikleri ve denetimsizlikle birlikte ele alınmalıdır.

Hukuk ile toplumsal ahlak arasında güçlü bir bağ vardır. Hukuk, toplum düzenini sağlamak için asgari kuralları koyar; ahlak ise bireyin bu kuralların ötesinde bir sorumluluk bilinci geliştirmesini sağlar. Her yasal olanın ahlaki olduğu söylenemez. Bu noktada vicdan devreye girer. Vicdan, bireyin yalnızca kendisi için değil, başkaları için de doğru olanı yapmasını sağlayan içsel bir denetim mekanizmasıdır. Hukukun kalıcı ve etkili olabilmesi, ancak güçlü bir ahlaki bilinçle mümkündür.

Modern yaşamın getirdiği hızlı değişim, toplumsal ahlakı zorlayan yeni sorunları da beraberinde getirmiştir. Tüketim kültürü, bireysel çıkarı ön plana çıkarırken dayanışma duygusunu zayıflatabilmektedir. Sosyal medyada beğeni ve görünürlük uğruna mahremiyetin ihlal edilmesi, hakaret ve linç kültürünün yaygınlaşması toplumsal değerleri tehdit etmektedir. Buna karşın gönüllülük faaliyetleri, sivil toplum çalışmaları ve toplumsal duyarlılığı önceleyen bireysel çabalar umut verici gelişmelerdir.

Toplumsal ahlakın güçlendirilmesi, yalnızca devletin ya da eğitim kurumlarının değil, tüm bireylerin ortak sorumluluğudur. Eğitimde değerler eğitiminin güçlendirilmesi, medyada etik yayıncılığın benimsenmesi, kamu yönetiminde şeffaflık ve hesap verebilirliğin sağlanması bu sürecin temel taşlarıdır. Bireyler ise günlük yaşamda sergiledikleri küçük ama anlamlı davranışlarla toplumsal ahlaka katkı sunabilir: Trafikte saygılı olmak, iş hayatında dürüst davranmak, farklılıklara hoşgörü göstermek ve yardımlaşma kültürünü yaşatmak gibi.

Sonuç olarak toplumsal ahlak, bir toplumun aynasıdır. Bu ayna ne kadar temiz ve sağlam olursa, toplum da o kadar huzurlu ve güvenli olur. Ahlaki değerleri korumak ve geliştirmek, sadece bugünün değil, gelecek kuşakların da sorumluluğudur. Daha adil, daha saygılı ve daha yaşanabilir bir toplum, ancak güçlü bir toplumsal ahlak anlayışıyla mümkündür.

2 Şubat 2026 Pazartesi

LİDERİMİZ MUSTAFA KEMAL ATATÜRK

 

Türkiye Cumhuriyeti, tarih sahnesine yalnızca yeni bir devlet olarak değil; çağdaş, akılcı ve halk egemenliğine dayanan bir yönetim anlayışıyla çıkmıştır. Bu anlayışın temelinde laiklik, hukuk devleti ve demokrasi yer alır. Bu üç ilke, Cumhuriyet’in kurucusu ve önderi Mustafa Kemal Atatürk’ün en büyük mirasıdır. Atatürk, yalnızca bir asker ya da devlet adamı değil; aynı zamanda toplumu çağdaş uygarlık seviyesine taşımayı hedefleyen büyük bir düşünce insanıdır.

Laiklik, Türkiye Cumhuriyeti’nin temel direklerinden biridir. Atatürk’e göre laiklik, sadece din ve devlet işlerinin ayrılması değil; aynı zamanda bireyin vicdan özgürlüğünün güvence altına alınmasıdır. Din, kişinin inancı olarak kutsaldır ve devlet yönetiminin aracı haline getirilemez. Laik bir düzen, hem inananı hem inanmayanı eşit kabul eder. Atatürk’ün bu ilkeyi hayata geçirmesinin temel nedeni, geçmişte dinin siyasete alet edilmesinin topluma verdiği zararları çok iyi görmüş olmasıdır. Laiklik sayesinde Türkiye, aklın ve bilimin rehberliğinde ilerleyebilecek bir zemine kavuşmuştur.

Hukuk devleti anlayışı da Cumhuriyet’in vazgeçilmez bir unsurudur. Atatürk, “Yurttaş için en büyük güvence adalettir” anlayışıyla hareket etmiş, keyfi yönetimlerin yerine kurallara dayalı bir sistem inşa etmiştir. Hukukun üstünlüğü, hiç kimsenin – makamı, gücü ya da unvanı ne olursa olsun – yasaların üzerinde olmamasını gerektirir. Cumhuriyet’in ilk yıllarında yapılan hukuk reformları, bireyi kul olmaktan çıkarıp yurttaş haline getirmiştir. Kadın-erkek eşitliği, medeni haklar ve çağdaş hukuk sistemi, bu dönüşümün en somut göstergeleridir.

Demokrasi ise millet iradesinin yönetime yansımasıdır. Atatürk, egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olduğunu vurgulayarak, yönetimin meşruiyetini halkın iradesine dayandırmıştır. Cumhuriyet, halkın kendi kaderini belirleme hakkının adıdır. Atatürk, çok zor koşullarda bile bu ilkeyi savunmuş; baskıcı ve tek kişinin karar verdiği bir yönetim anlayışını reddetmiştir. Demokrasi, sadece sandıkla sınırlı olmayan; ifade özgürlüğü, basın özgürlüğü ve katılımcı bir toplum düzenini kapsayan geniş bir kavramdır.

Bugün Türkiye’de laikliğin, hukukun ve demokrasinin korunması, sadece geçmişe duyulan bir saygı değil; geleceğe karşı bir sorumluluktur. Bu değerlerin zayıflaması, toplumsal kutuplaşmayı artırır, adalete olan güveni sarsar ve bireyin özgürlüğünü tehdit eder. Atatürk’ün “En büyük eserim Cumhuriyet’tir” sözü, bu yüzden yalnızca bir cümle değil; bir uyarı ve çağrıdır. Cumhuriyet, korunmadığı takdirde kendiliğinden varlığını sürdüremez.

Mustafa Kemal Atatürk’ün gösterdiği yol; akıl, bilim ve çağdaşlıktır. Laik bir devlet düzeni, güçlü bir hukuk sistemi ve gerçek bir demokrasi, Türkiye’nin bir arada yaşamasının teminatıdır. Bu değerleri savunmak, herhangi bir siyasi görüşün değil; Cumhuriyet bilincine sahip her yurttaşın ortak görevidir. Çünkü Atatürk’ün mirası, yalnızca geçmişin değil; aydınlık bir geleceğin anahtarıdır.

"Benim naciz vücudum elbet bir gün toprak olacaktır ancak;
Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır.”

"Ey yükselen yeni nesil! 

İstikbal sizindir. Cumhuriyeti biz kurduk, onu devam ettirecek sizlersiniz.”

"Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir.”

"Cumhuriyet, özgürlük ve adalet demektir.”

“Cumhuriyet, aydınlık günlerimizdir.”

"Halkın iradesi, Cumhuriyettir.”

MUSTAFA KEMAL ATATÜRK

1 Şubat 2026 Pazar

TÜRKİYE'DE GENÇ İŞŞİZLİK 2026: ÜNİVERSİTE MEZUNLARI NEDEN İŞ BULAMIYOR ?

 


Türkiye’de işsizlik çoğu zaman resmî istatistikler üzerinden değerlendirilir. Açıklanan oranlar ve sayılar, ekonomi gündeminin önemli başlıkları arasında yer alır. Bu veriler, belirli tanımlar ve yöntemler çerçevesinde hazırlanır ve teknik olarak doğru kabul edilir. Ancak günlük hayatın içinde hissedilen işsizlik duygusu, çoğu zaman bu rakamların anlattığından daha geniş bir tabloyu işaret eder. Özellikle gençler söz konusu olduğunda, istatistiklerin dışında kalan sessiz ama kalabalık bir kesimden bahsetmek gerekir.

Resmî tanıma göre işsiz sayılabilmek için aktif olarak iş aramak ve çalışmaya hazır olmak gerekir. Bu tanım, ölçüm açısından netlik sağlar; ancak hayat her zaman bu tanımların sınırları içinde ilerlemez. İşe başvurduğu hâlde uzun süre iş bulamayan, defalarca olumsuz yanıt alan gençlerin bir bölümü zamanla iş aramaktan vazgeçmektedir. Bu vazgeçiş, çoğu zaman isteksizlikten değil, yaşanan hayal kırıklıklarının birikmesinden kaynaklanır.

İş aramayı bırakan bu gençler genellikle ailelerinin yanında yaşamaya devam eder. Dışarıdan bakıldığında “evde oturuyor” gibi görünen bu durum, aslında bir bekleyiş hâlidir. Uygun bir iş fırsatının ortaya çıkması, ekonomik şartların iyileşmesi ya da yeni bir umut doğması beklenir. Aktif olarak iş aramadıkları için resmî işsizlik rakamlarına dâhil edilmezler; ancak çalışmak istemedikleri anlamına gelmez. Aksine, büyük bir kısmı üretken olmak ve kendi ayakları üzerinde durmak ister.

Bu tablo, toplumda hissedilen işsizlik algısı ile açıklanan resmî oranlar arasındaki farkı açıklar. İnsanlar çevrelerine baktıklarında, üniversite mezunu olup iş bulamayan gençleri, geçici işlerde çalışanları ya da uzun süredir iş aramayı bırakmış tanıdıklarını görür. Bu nedenle “gerçek işsizlik rakamlarda görünenden daha yüksek” düşüncesi yaygınlaşır. Aslında bu algı, istatistiklerin kapsamadığı bir alanı işaret ettiği için tamamen yanlış değildir.

Gençler açısından bu sürecin psikolojik boyutu da oldukça önemlidir. Uzun süre iş bulamamak, bireyin kendine olan güvenini zedeler. Gelecek kaygısı artar, sosyal hayattan kopuş yaşanabilir. Zamanla iş aramak yerine beklemek, bir tür korunma mekanizmasına dönüşür. Bu noktada gençler ne tam anlamıyla işsiz ne de istihdam edilmiş sayılır; istatistiklerin arasında kaybolan bir konumda kalırlar.

Eğitim ile istihdam arasındaki uyumsuzluk, ekonomik belirsizlikler ve iş piyasasındaki daralma bu süreci daha da görünür hâle getirir. Gençler çoğu zaman aldıkları eğitimin karşılığını bulamamakta, beklentilerini düşürmek zorunda kalmaktadır. Ancak her düşürülen beklenti, aynı zamanda ertelenmiş bir hayali de beraberinde getirir.

Sonuç olarak, resmî işsizlik rakamları ekonomiyi anlamak için önemli bir göstergedir; ancak tek başına bütün resmi yansıtmaz. İş aramaktan vazgeçmiş, umudunu ertelemiş ya da sistemin dışında kalmış gençler, rakamların dışında kalsa da toplumun içinde varlığını sürdürmektedir. Bu nedenle işsizliği yalnızca oranlar üzerinden değil, insanların yaşadığı gerçeklik üzerinden değerlendirmek gerekir. Rakamların ötesindeki bu sessiz bekleyiş görülmeden, işsizliğin toplumsal etkilerini tam anlamıyla kavramak mümkün değildir.

TÜRKİYE'DE GELİR DAĞILIMINDA DERİNLEŞEN EŞİTSİZLİK

 

Türkiye’de ekonomik sorunların merkezinde artık yalnızca enflasyon ya da hayat pahalılığı değil, giderek derinleşen gelir dağılımı adaletsizliği yer almaktadır. Aynı ülkede bir kesim lüks tüketim yapabilirken, geniş bir toplum kesimi temel ihtiyaçlarını dahi karşılamakta zorlanmaktadır. Bu tablo, ekonomik bir dengesizlikten çok daha fazlasını; toplumsal bir kırılmayı işaret etmektedir.

Bugün Türkiye’de asgari ücret 28.000 TL, emekli maaşı ise ortalama 20.000 TL seviyesindedir. Buna karşın açlık sınırı 32.000 TL, yoksulluk sınırı 100.000 TL olarak hesaplanmaktadır. Yani milyonlarca insan, daha gelirini almadan açlık sınırının altında yaşamaya mahkûm edilmektedir. Gelirler ile hayatın gerçek maliyeti arasındaki bu uçurum, eşitsizliğin en somut göstergesidir.

Gelir dağılımındaki bozulma, orta sınıfın hızla erimesine neden olmaktadır. Bir zamanlar toplumun omurgasını oluşturan orta sınıf, bugün ya alt gelir grubuna düşmekte ya da borçla ayakta durmaya çalışmaktadır. Artan kira fiyatları, yükselen gıda ve enerji maliyetleri, eğitim ve sağlık harcamaları orta sınıfı nefessiz bırakmıştır. Tasarruf etmek bir yana, ay sonunu getirmek bile ciddi bir mücadele hâline gelmiştir.

Öte yandan, yüksek gelir grubundaki küçük bir kesim, ekonomik dalgalanmalardan çok daha az etkilenmektedir. Döviz, altın ve gayrimenkul gibi yatırım araçlarına erişimi olan bu kesim, servetini koruyabilirken hatta artırabilirken; sabit gelirli vatandaşlar her geçen gün daha da yoksullaşmaktadır. Bu durum, zengin ile yoksul arasındaki makası her geçen gün biraz daha açmaktadır.

Gelir dağılımındaki eşitsizlik, yalnızca bugünün sorunu değildir; geleceği de tehdit etmektedir. Eğitimde fırsat eşitsizliği derinleşmekte, düşük gelirli ailelerin çocukları kaliteli eğitime erişememektedir. Sağlık hizmetlerine ulaşımda yaşanan zorluklar, yoksul kesimler için daha ağır sonuçlar doğurmaktadır. Böylece yoksulluk, nesilden nesile aktarılan kalıcı bir sorun hâline gelmektedir.

Bölgesel eşitsizlikler de gelir dağılımındaki adaletsizliği artıran önemli faktörlerden biridir. Büyük şehirlerde yaşam maliyetleri hızla artarken, kırsal bölgelerde iş olanakları sınırlı kalmaktadır. İnsanlar ya büyük şehirlerde yoksullukla yaşamaya ya da işsizliğe razı olmaya zorlanmaktadır. Bu durum, iç göçü artırırken sosyal dengeleri de bozmaktadır.

Gelir dağılımında adalet sağlanmadan ekonomik istikrarın kalıcı olması mümkün değildir. Çünkü ekonomi yalnızca büyüme rakamlarından ibaret değildir; önemli olan bu büyümenin toplumun geneline nasıl yayıldığıdır. Bir ülkede refah, sadece küçük bir azınlığa aitse, o ülkede sosyal huzurdan söz edilemez.

Türkiye’de gelir dağılımındaki eşitsizlik artık görmezden gelinecek bir mesele olmaktan çıkmıştır. Bu sorun çözülmediği sürece, ne enflasyonla mücadele ne de ekonomik reformlar istenen sonucu verecektir. Çünkü adil paylaşılmayan her kazanç, toplumda daha fazla umutsuzluk, güvensizlik ve gelecek kaygısı yaratmaktadır.

Ekonomik adalet, yalnızca bir tercih değil; toplumsal barışın ve sürdürülebilir bir geleceğin temel şartıdır.

31 Ocak 2026 Cumartesi

TÜRKİYE'DE EKONOMİ: HAYATTA KALMA MÜCADELESİ

Türkiye’de ekonomi artık rakamların soğuk diliyle değil, vatandaşın günlük hayatındaki hayatta kalma mücadelesiyle ölçülüyor. Açlık sınırının 32 bin TL, yoksulluk sınırının ise 100 bin TL seviyesine dayandığı bir ülkede, milyonlarca insanın bu sınırların çok altında gelirle yaşamaya çalışması ekonomik bir sorun olmanın ötesinde, sosyal bir kırılma anlamına geliyor.

Bugün döviz kurları bile tek başına tablonun ağırlığını anlatıyor. Dolar 43,50 TL, Euro 51,60 TL seviyelerinde. Cumhuriyet altını 48 bin TL, çeyrek altın 22 bin 500 TL olmuş durumda. Bu rakamlar sadece yatırımcının değil, doğrudan hayat pahalılığının göstergesi. Çünkü Türkiye’de ithalata dayalı üretim modeli nedeniyle dövizdeki her artış, raf fiyatlarına gecikmeden yansıyor.

Enerji ve akaryakıt fiyatları ise adeta zincirin kopma noktası. Benzin 56,50 TL, mazot 58,80 TL, otogaz 30,85 TL seviyesinde. Bu fiyatlar sadece araç sahiplerini değil; gıdadan ulaşıma, sanayiden lojistiğe kadar tüm alanları etkiliyor. Akaryakıt pahalıysa, ülkede ucuz hiçbir şey kalmıyor.

Barınma artık temel bir hak olmaktan çıkıp, lüks haline gelmiş durumda. Ortalama ev kirası 25 bin TL. Asgari ücretle çalışan bir vatandaş maaşının neredeyse tamamını sadece kiraya vermek zorunda kalıyor. Ev satın almak ise ayrı bir hayal. Ortalama konut fiyatları 5 milyon TL seviyesine dayanmış durumda. Mevcut kredi faizleriyle bu rakamlar, orta sınıf için ulaşılamaz hale gelmiş durumda.

Gıda fiyatları ise en sert darbeyi vuruyor. 1 kilogram dana eti 1.000 TL, kıyma 850 TL. Sağlıklı ve dengeli beslenme, artık dar gelirli için bir tercih değil, imkânsızlık. Aileler proteini sofradan çıkarıyor, çocuklar yetersiz beslenmeyle büyüyor. Bu tablo sadece bugünü değil, geleceği de tehdit ediyor.

Otomobil piyasası da benzer bir çıkmazda. Ortalama araç fiyatları 2 milyon TL seviyesine yaklaşmış durumda. Üstelik araç almakla bitmiyor; MTV, sigorta, bakım, muayene, otoyol ve yakıt giderleriyle otomobil sahibi olmak sürekli bir masraf kalemine dönüşmüş durumda.

Tüm bunlara ek olarak vatandaşın sırtındaki sabit giderler her ay artıyor: elektrik, su, doğal gaz, telefon, ev interneti, aidatlar, eğitim ve ulaşım harcamaları. Gelir sabit, giderler ise durmaksızın yükseliyor. Bu denklem sürdürülebilir değil.

Türkiye’de esas sorun artık “pahalılık” değil; gelirlerin hayatın çok gerisinde kalması. Orta sınıf hızla eriyor, toplum iki uç arasında sıkışıyor. Bir yanda harcayabilen küçük bir kesim, diğer yanda ay sonunu getiremeyen geniş kitleler.

Ekonomi yalnızca rakamlarla değil, insanların yaşam kalitesiyle ölçülür. Bugün Türkiye’de milyonlarca insan için mesele refah değil, hayatta kalabilmek. Bu gerçek görülmeden atılacak her adım, sorunu çözmek yerine daha da derinleştirecektir.

Bugün Türkiye’de emekli maaşı ortalama 20.000 TL, asgari ücret ise 28.000 TL seviyesindedir. Bu gelirlerle açlık sınırının 32.000 TL, yoksulluk sınırının 100.000 TL olduğu bir ülkede insanca yaşamak mümkün değildir. Emekliler, yıllarca çalışıp prim ödemelerine rağmen temel ihtiyaçlarını karşılamakta zorlanırken; asgari ücretli çalışanlar daha maaşı alır almaz kiraya ve faturalara teslim olmaktadır. Gelir ile hayatın gerçek maliyeti arasındaki bu derin uçurum, milyonlarca insanı borçlanmaya, tasarruf edememeye ve sürekli bir geçim kaygısına mahkûm etmektedir.

30 Ocak 2026 Cuma

TÜRKİYE’DE GİYİM VE AYAKKABI FİYATLARI UÇTU

 

Türkiye’de son yıllarda artan hayat pahalılığı, en temel ihtiyaçlardan biri olan giyim ve ayakkabıyı dahi lüks hâline getirmiş durumda. Tekstil, giyim ve ayakkabı fiyatları adeta uçmuşken, sektör temsilcileri 2026 yılı için en az %30’luk yeni zamların kapıda olduğunu açıkça dile getiriyor. Artan maliyetler, döviz kuru baskısı, enerji fiyatları ve işçilik giderleri hem üreticiyi hem de tüketiciyi ciddi bir çıkmaza sürüklüyor.

Özellikle son üç yılda yaşanan fiyat artışları, vatandaşın alım gücünü neredeyse sıfırladı. Bir zamanlar mevsimlik ihtiyaç olarak görülen ayakkabı ve kıyafet alışverişi, bugün birçok aile için ertelenen ya da tamamen vazgeçilen bir harcama kalemine dönüştü. Asgari ücretle geçinen ya da sabit gelirli vatandaşlar için artık yeni bir mont, ayakkabı ya da çocuklara alınacak okul kıyafetleri ciddi bir bütçe yükü anlamına geliyor.

Sektördeki kriz yalnızca tüketiciyle sınırlı değil. Giyim ve ayakkabı sektörü çöküşün eşiğinde. Sürekli gelen zamlar satışları düşürürken, mağazalar kepenk kapatma noktasına geliyor. Küçük esnaf ayakta kalmakta zorlanıyor, birçok tekstil atölyesi ya kapasite düşürüyor ya da tamamen üretimi durduruyor. İç piyasadaki daralma, ihracat tarafında da rekabet gücünü zayıflatıyor.

Fiyatların bu denli yükselmesi, toplumda alışkanlıkları da kökten değiştirmiş durumda. Yeni ürün almak yerine, vatandaşlar eski eşyalarını tamir ettirerek bütçelerini korumaya çalışıyor. Terziler artık neredeyse sadece tadilat yapıyor; paça kısaltma, daraltma ve sökük dikme günlük işlerin başında geliyor. Aynı şekilde lostracılar, yeni ayakkabı alamayanların uğrak noktası hâline geldi. Eskiden neredeyse unutulmaya yüz tutmuş tamir kültürü, zorunluluktan yeniden hayat buluyor.

Bu tablo, aslında yaşanan ekonomik sıkışmanın en net göstergelerinden biri. İnsanlar artık “beğendiğini almak” yerine, “idare edecek olanı kullanmayı” tercih ediyor. Kalite ikinci plana atılırken, dayanıklılık ve tamir edilebilirlik ön plana çıkıyor. Özellikle çocuklu aileler için bu durum çok daha yıpratıcı bir hâl alıyor; çocukların hızla büyümesiyle sürekli yenilenmesi gereken kıyafetler, aile bütçesinde büyük bir yük oluşturuyor.

Üreticilerin 2026 için öngördüğü yeni zamlar gerçekleşirse, giyim ve ayakkabı sektöründeki daralmanın daha da derinleşmesi kaçınılmaz görünüyor. Alım gücü artmadığı sürece, fiyat artışlarının satışlara olumlu yansıması beklenmiyor. Aksine, kayıt dışı ürünler, ikinci el piyasası ve tamir sektörü daha da büyüyecek gibi duruyor.

Sonuç olarak, Türkiye’de giyim ve ayakkabı artık yalnızca bir tüketim meselesi değil; ekonomik krizin sokaktaki en somut yansımalarından biri hâline gelmiş durumda. Vatandaş yeni ürün almaktan vazgeçerken, sektör de her geçen gün biraz daha küçülüyor. Bu tablo değişmediği sürece, “alışveriş” yerini “idare etmeye” bırakmaya devam edecek.

29 Ocak 2026 Perşembe

ASGARİ ÜCRETLE YAŞAMAK MI, HAYATTA KALMAK MI ?


Türkiye’de milyonlarca insan için mesele artık geçinmek değil, hayatta kalmaktır. Resmî asgari ücret 28.000 TL. Ancak aynı ülkede açlık sınırı 32.000 TL, yoksulluk sınırı ise 100.000 TL seviyesindedir. Yani asgari ücret, daha maaş cebe girmeden açlık sınırının altında kalmaktadır. Bu tablo, ekonomik bir sorun olmanın ötesinde, ciddi bir sosyal alarmdır.

Barınma, bugün en büyük yük haline gelmiştir. Ortalama bir kira 25.000 TL civarındadır. Asgari ücretle çalışan bir yurttaş, maaşının neredeyse tamamını sadece kiraya ayırmak zorunda kalmaktadır. Geriye kalan birkaç bin lira ile bir ayı geçirmek ise matematiksel olarak mümkün değildir. Ev sahibi olmak artık hayal bile değil; kirada kalmak dahi başlı başına bir mücadeleye dönüşmüştür.

Sağlıklı beslenme ise lüks haline gelmiştir. Dört kişilik bir ailenin yalnızca sağlıklı gıda harcaması 40.000 TL’yi bulmaktadır. Et, süt, sebze ve meyve sofradan eksildikçe; ucuz, doyurucu ama sağlıksız gıdalar öne çıkmaktadır. Bu durum sadece bugünü değil, toplumun gelecekteki sağlık yükünü de ağırlaştırmaktadır.

Bununla da bitmiyor. Elektrik, su, doğal gaz, ev interneti ve apartman aidatları her ay düzenli olarak ödenmek zorunda. Bu kalemler, toplamda ciddi bir faturaya dönüşüyor. Sağlık harcamaları, katkı payları ve ilaç masrafları özellikle emekliler ve kronik hastalar için ayrı bir yük oluşturuyor. Ulaşım giderleri, akaryakıt ve toplu taşıma zamlarıyla her geçen gün artıyor.

Giyim, eğitim ve haberleşme harcamaları da artık ertelenemeyen zorunlu ihtiyaçlar arasında. Çocukların okul masrafları, servis ücretleri, kırtasiye giderleri aile bütçesini zorluyor. Telefon ve internet, çağımızda lüks değil temel ihtiyaç olmasına rağmen önemli bir gider kalemi olmaya devam ediyor.

Tatil ve dinlenme ise çoğu aile için tamamen hayal oldu. Otel ve tatil harcamaları, asgari ücretli için ulaşılmaz seviyelerde. Oysa dinlenmek ve nefes almak, insan onuruna yakışır bir yaşamın parçasıdır. Ev eşyası harcamaları da benzer şekilde erteleniyor; bozulan eşya tamir ediliyor, yenisi alınamıyor.

Bütün bu tabloya bakıldığında, asgari ücretle çalışan bir ailenin insanca yaşaması mümkün değildir. Açlık sınırının altında bir gelirle, yoksulluk sınırının çok uzağında bir hayat sürdürülmeye çalışılmaktadır. Bu, bireysel bir başarısızlık değil; yapısal bir sorundur.

Ekonomi sadece rakamlardan ibaret değildir. Ekonomi, insanların sofradaki ekmeği, evindeki huzuru ve geleceğe dair umududur. Asgari ücret açlık sınırının altında kaldığı sürece, bu ülkede sorun ücret değil; adalet sorunudur.



27 Ocak 2026 Salı

TÜRKİYE'DE EV SATIŞLARI: HAYALDEN ZORUNLU BEKLEYİŞE

Türkiye’de ev satın almak artık yalnızca satıcıya ödenen bedelle sınırlı bir işlem değil. Tapu harçları, vergiler, ekspertiz ücretleri, kredi masrafları, sigortalar ve çeşitli hizmet bedelleriyle birlikte konut alımı, alıcının karşısına “gizli maliyetler” çıkarıyor. Bugün bir ev satın almak isteyen yurttaş, satış fiyatına ek olarak toplam bedelin yaklaşık %8 ila %12’si kadar ek likidite ayırmak zorunda kalıyor. Bu durum, özellikle orta gelir grubu için ev sahibi olmayı daha da zorlaştırıyor.

Son üç yılda konut fiyatlarında yaşanan artış, Türkiye’de barınma krizinin en görünür göstergesi hâline geldi. Enflasyon, döviz kuru, arsa maliyetleri ve inşaat girdilerindeki yükseliş, konut fiyatlarını erişilemez seviyelere taşıdı. Aynı dönemde gelirler bu artışı takip edemedi. Ev fiyatları hızla yükselirken, alım gücü yerinde saydı.

Konut kredileri ise hâlâ %2,60’lar seviyesinde seyrediyor. Bu oranlarla uzun vadeli kredi kullanmak, birçok aile için sürdürülebilir değil. Aylık taksitler, hane gelirinin büyük bölümünü tüketiyor. Bu nedenle yatırım amaçlı ev alma dönemi fiilen sona ermiş durumda. Bugün konut piyasasında alıcıların büyük kısmı, yatırımcıdan ziyade zorunlu alıcılar ya da nakit gücü olan sınırlı bir kesimden oluşuyor.

Resmi verilere bakıldığında, satılan evlerin önemli bir bölümünün ikinci el ve daha düşük bedelli konutlar olduğu görülüyor. Sıfır konut satışları düşerken, piyasada el değiştiren konutlar genellikle daha eski, daha küçük ve daha ulaşılabilir fiyatlı evler oluyor. Bu tablo, konut üretimi ile talep arasındaki dengenin bozulduğunu gösteriyor.

Oysa 25 yıl önce tablo çok farklıydı. Bir emekli maaşıyla, uzun vadeli mortgage kredisi kullanarak ev sahibi olmak mümkündü. Bugün ise aynı emekli maaşıyla bırakın ev almayı, kredi taksidine yaklaşmak bile imkânsız hâle geldi. Bu değişim, yalnızca ekonomik değil; aynı zamanda sosyal bir kırılmayı da beraberinde getiriyor.

Türkiye’de ev satışları artık refahın değil, ekonomik zorunlulukların ve çaresizliğin göstergesi hâline gelmiş durumda. Barınma, temel bir insan hakkı olmasına rağmen, giderek bir lüks olarak algılanıyor. Konut piyasasında sürdürülebilirlik sağlanmadığı sürece, gençler için ev sahibi olmak bir hedef değil, uzak bir hayal olarak kalmaya devam edecek.

Bugün atılmayan her yapısal adım, yarın daha derin bir konut krizini beraberinde getirecektir. Çünkü ev, sadece dört duvar değil; güven, istikrar ve gelecektir.

Büyükşehirlerde ev fiyatları son yıllarda hem artan inşaat maliyetleri hem de yüksek talep nedeniyle ciddi biçimde yükselmiştir; özellikle İstanbul, Ankara ve İzmir gibi metropollerde konut fiyatları ortalama gelir artışının çok üzerinde seyrederek orta ve dar gelirli vatandaşlar için ev sahibi olmayı neredeyse imkânsız hale getirmiştir.

TÜRKİYE'DE EĞİTİM: SÜREKLİ DEĞİŞEN SİSTEM, KAYBOLAN GELECEK

 

Eğitim, bir ülkenin geleceğini belirleyen en hayati unsurdur. Güçlü ekonomiler, sağlam demokrasiler ve refah toplumu ancak nitelikli bir eğitim sistemiyle inşa edilir. Ancak Türkiye’de eğitim, uzun yıllardır istikrardan uzak, sürekli değişen ve öğrenciyi merkeze almayan bir yapının içinde savrulmaktadır. Her gelen yönetimle birlikte müfredatlar, sınav sistemleri ve eğitim politikaları değişmekte; bu durum hem öğrencilerde hem de velilerde ciddi bir belirsizlik ve güvensizlik yaratmaktadır.

Türkiye’de eğitim sistemi büyük ölçüde ezbere dayalı ve sınav odaklı bir anlayış üzerine kuruludur. Öğrenciler düşünmeye, sorgulamaya ve üretmeye değil; test çözmeye ve doğru şıkkı işaretlemeye zorlanmaktadır. Bu yaklaşım, bireylerin analitik düşünme, problem çözme ve yaratıcılık gibi temel becerilerinin gelişmesini engellemektedir. Okullar bilgi üreten değil, sınav kazandıran kurumlara dönüşmüş durumdadır. Öğrenciler daha çocuk yaşta yoğun bir yarışın içine sokulmakta, psikolojik baskı altında büyümektedir.

Bir diğer önemli sorun ise öğretmenlerin mesleki donanımı ve çalışma koşullarıdır. Öğretmenlik, toplumun en saygın mesleklerinden biri olması gerekirken, Türkiye’de ekonomik ve sosyal olarak yeterince desteklenmemektedir. Atama sorunları, düşük maaşlar, yetersiz hizmet içi eğitimler ve sürekli değişen müfredatlar öğretmenlerin motivasyonunu düşürmektedir. Eğitim sisteminin temel taşı olan öğretmenler güçlendirilmeden, kaliteli bir eğitimden söz etmek mümkün değildir.

Eğitimdeki eşitsizlikler ise giderek derinleşmektedir. Büyük şehirlerdeki nitelikli okullarla kırsal bölgelerdeki okullar arasında ciddi farklar bulunmaktadır. Özel okullara erişimi olan öğrencilerle devlet okullarında eğitim alan öğrenciler arasında imkân uçurumu oluşmuştur. Ailelerin ekonomik durumu, çocukların eğitim hayatını doğrudan belirler hale gelmiştir. Bu durum, fırsat eşitliği ilkesini tamamen zedelemektedir.

Uluslararası veriler de tabloyu açıkça ortaya koymaktadır. World Economic Forum’un ülkelerin eğitim seviyesini değerlendirdiği sıralamaya göre Türkiye, 99’uncu sırada yer almaktadır. Bu sonuç, eğitim sistemimizin dünya standartlarının oldukça gerisinde olduğunu göstermektedir. Eğitimde geri kalan bir ülkenin bilimde, teknolojide ve ekonomide ilerlemesi beklenemez.

Eğitim, günü kurtarmaya yönelik politikaların konusu olmamalıdır. Uzun vadeli, bilimsel ve kapsayıcı bir anlayışla ele alınmalıdır. Türkiye’nin geleceği, çocukların ve gençlerin alacağı eğitimle şekillenecektir. Aksi halde kaybedilen sadece bugünün öğrencileri değil, yarının Türkiye’si olacaktır.

Cumhuriyetimizin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk, eğitimi bir ülkenin geleceğini belirleyen en hayati unsur olarak görmüş, “Eğitimdir ki bir milleti ya özgür, bağımsız, şanlı ve yüksek bir toplum halinde yaşatır ya da esaret ve sefalete terk eder” diyerek bu konudaki bakışını açıkça ortaya koymuştur. Atatürk’ün eğitim anlayışı; bilimsel, laik, sorgulayan, ezberden uzak ve fırsat eşitliğini esas alan bir sistem üzerine kuruluydu. 

Köy Enstitüleri, öğretmen okulları ve çağdaş müfredat hamleleriyle amaçlanan; yalnızca diploma sahibi bireyler değil, üreten, düşünen, özgüveni yüksek ve çağdaş yurttaşlar yetiştirmekti. Bugün yaşanan eğitim krizine bakıldığında, Atatürk’ün ortaya koyduğu bu vizyonun ne kadar ileri görüşlü ve hayati olduğu çok daha net anlaşılmaktadır.

26 Ocak 2026 Pazartesi

TÜRKİYE'DE SAĞLIK : RANDEVUDAN ŞİFAYA UZAYAN ZOR YOL


Türkiye’de sağlık hizmetleri uzun yıllar “ulaşılabilirlik” üzerinden övüldü. Ancak bugün gelinen noktada, sistemin görünen yüzü ile yaşanan gerçeklik arasındaki fark giderek açılıyor. Sağlık artık sadece tedavi meselesi değil; zamana, paraya ve bulunduğunuz yere bağlı bir ayrıcalık hâline geliyor.

En temel sorunların başında randevu sistemi geliyor. Aylar sonrasına verilen muayene tarihleri, birçok hastayı ya beklemeye ya da çaresizce özel hastanelerin yolunu tutmaya zorluyor. Özellikle cildiye, ortopedi, kardiyoloji ve göz gibi branşlarda randevu bulmak ciddi bir sorun hâline gelmiş durumda. Hastalık beklemezken, sistem hastayı beklemeye mecbur bırakıyor.

Randevu alınsa bile süreç kolay bitmiyor. Tetkikler, kontroller ve ileri işlemler için yeni randevular gerekiyor. Ameliyatlar aylarca ertelenebiliyor. Bu durum bazı hastalar için sadece yaşam kalitesini değil, hayatın kendisini riske atıyor. Ertelenen tedaviler, ilerleyen hastalıklar ve artan sağlık harcamaları kaçınılmaz oluyor.

İlaç fiyatları ve tedavi maliyetleri ise ayrı bir yük. Bazı ilaçlara erişimde yaşanan sıkıntılar, muadil arayışları ve katkı payları özellikle emekliler ve kronik hastalar için ciddi bir sorun yaratıyor. Sağlık hizmeti “ücretsiz” görünse de, cebinden çıkan para her geçen gün artıyor. Bugün birçok hasta, ilacını almakla başka bir temel ihtiyacı arasında seçim yapmak zorunda kalıyor.

Kırsal bölgelerde yaşayanlar için tablo daha da ağır. Sağlık ocaklarının kapatılması, doktor ve uzman eksikliği, uzak mesafelere gitme zorunluluğu sağlık hizmetine erişimi zorlaştırıyor. Ambulans gelene kadar geçen süre,
bazı bölgelerde hayati risk oluşturuyor. Sağlık, coğrafyaya göre değişmemesi gereken bir haktır; ancak pratikte durum böyle değildir.

Hastane kapasitesi ve sağlık personeli eksikliği de sistemin en kırılgan noktalarından biridir. Yoğun hasta yükü altında çalışan doktorlar ve sağlık çalışanları tükenmişlik yaşamaktadır. Bir hekimin birkaç dakikada hasta bakmak zorunda kalması, ne hasta memnuniyeti ne de doğru teşhis açısından sağlıklı bir ortam yaratmaktadır.

Sağlık sistemi yalnızca binalardan ve cihazlardan ibaret değildir. Planlama, insan gücü, erişim ve sürdürülebilirlik bir bütün olarak ele alınmadıkça sorunlar büyümeye devam eder. Bugün yaşanan sıkıntılar, gelecekte daha ağır sonuçlar doğurabilir.

Sağlıkta gerçek başarı, randevu bulabilmekte değil; zamanında, eşit ve nitelikli hizmete ulaşabilmektedir. Aksi halde sistem var olur, ama şifa eksik kalır.

TÜRKİYE'DE TARIM : TOPRAĞIN ÇIĞLIĞI

 


Türkiye, tarih boyunca tarım ülkesi olarak anıldı. Verimli toprakları, farklı iklim kuşakları ve üretim çeşitliliğiyle kendi kendine yetebilen nadir ülkelerden biriydi. Bugün ise tablo içler acısıdır. Tarım sektörü, yüksek maliyetler, plansızlık ve ihmaller nedeniyle çöküşün eşiğine gelmiştir.

Çiftçinin en büyük sorunu maliyetlerdir. Gübre, mazot, ilaç, tohum ve elektrik fiyatları her yıl katlanarak artmaktadır. Ürün daha tarladayken zarar yazmaya başlamaktadır. Üretici ne kadar çok çalışırsa çalışsın, kazancı masrafların gerisinde kalmaktadır. Bu nedenle birçok çiftçi ya borçlanmakta ya da toprağını ekmekten vazgeçmektedir.

Sorunun bir diğer boyutu eğitim eksikliğidir. Tarım hâlâ büyük ölçüde geleneksel yöntemlerle yapılmaktadır. Bilinçli sulama, doğru gübreleme, modern üretim teknikleri yeterince yaygın değildir. Verimsizlik, hem üretimi düşürmekte hem de maliyetleri artırmaktadır.

Eğitim almayan, desteklenmeyen çiftçi, rekabet edemez hâle gelmektedir.
Verimsizlik beraberinde kalite sorununu da getirmektedir. Aynı ürünü
daha az alanda, daha yüksek kaliteyle üreten ülkelerle yarışmak mümkün olmamaktadır. Ürünlerin raf ömrü kısa, standartları düşük kalmaktadır.
Bu durum hem iç piyasada fiyat dalgalanmalarına hem de ihracatta
kayıplara yol açmaktadır.

Tohum meselesi ise tarımın kalbidir. Sağlıksız, verimi düşük ve ithalata bağımlı tohumlar, çiftçiyi her sezon yeniden dışa bağımlı kılmaktadır. Yerli ve sağlıklı tohum politikaları yeterince geliştirilememiştir. Tohumunu kontrol edemeyen bir ülke, tarımını da kontrol edemez.

Bir diğer kritik sorun su kaynaklarıdır. Yanlış sulama teknikleri, plansız kullanım ve iklim değişikliği, suyu her geçen gün daha kıt hale getirmektedir. Tarımda su verimliliği sağlanamazsa, yakın gelecekte birçok ürünün üretimi ciddi risk altına girecektir. Su olmadan tarım olmaz;
bu gerçek artık ertelenemez.

Çiftçilerin örgütsüzlüğü de büyük bir handikaptır. Kooperatifleşme zayıf, üretici birlikleri etkisizdir. Çiftçi tek başına pazara çıkmak zorunda kalmakta, tüccar karşısında güçsüzleşmektedir. Örgütlü olmayan üretici, fiyat belirleyemez; sadece kabul eder.

Tüm bunların üzerine eklenen hayat pahalılığı, tarımı gençler için tamamen cazibesiz kılmaktadır. Genç nüfus köylerden kopmakta, tarım yaşlanan bir kesimin omuzlarında kalmaktadır. Toprak var ama ekip biçen yoksa, sorun sadece ekonomik değil, gelecek sorunudur.

Türkiye’nin tarımı kaderine terk edilemez. Tarım, stratejik bir alandır. Üretim planlaması, eğitim, su yönetimi, tohum politikası ve örgütlenme birlikte ele alınmadıkça bu tablo değişmez. Toprağın sesi duyulmazsa,
yarın sofralar daha da boşalacaktır.


24 Ocak 2026 Cumartesi

OTOMOBİL ARTIK LÜKS DEĞİL, VATANDAŞA CEZA

 


Türkiye’de otomobil sahibi olmak artık bir ihtiyaç değil, adeta cezalandırılan bir tercih haline geldi. Çünkü bugün bir otomobil aldığınızda, kendinize bir araç almış olmuyorsunuz; ikinci otomobili devlete hediye ediyorsunuz. Vergi sistemi o noktaya geldi.

Otomobilin en görünmeyen ama en can yakan yükü ise yedek parça ve bakım maliyetleridir. En basit parça değişimi bile artık ciddi bir harcama kalemine dönüşmüş durumda. Fren balatası, disk, amortisör, akü, lastik… Hepsi dövizle yarışıyor. Küçük bir arıza, birkaç aylık maaşı silip süpürebiliyor. Sanayiye girmek, vatandaş için neredeyse korku filmine dönüştü. “Ne çıkacak?” endişesi, otomobil sahibinin en büyük stres kaynağı haline geldi.

Periyodik bakım ise ayrı bir yük. Yağ değişimi, filtreler, işçilik derken sıradan bir bakım faturası bile binlerce lirayı buluyor. Üstelik araç kullanılmasa bile bu masraflar ertelenemiyor. Aracını garaja çekip “az kullanayım” diyen vatandaş, yine de bakım ve sigorta masraflarından kaçamıyor. Otomobil, hareket etmediği zaman bile para yakan bir nesneye dönüşmüş durumda. Bu tablo, otomobilin artık bir ulaşım aracı değil, sürekli beslenmesi gereken pahalı bir yük olduğunu açıkça gösteriyor.

Bir otomobilin çıplak fiyatı ile anahtar teslim fiyatı arasındaki fark, artık makas değil uçurum. ÖTV, KDV derken vatandaşın ödediği vergi, aracın kendisinden daha pahalı hale geliyor. Orta sınıf için “ulaşılabilir” olarak görülen otomobiller, bugün hayal kategorisine girmiş durumda. Sıfır araç zaten erişilemez, ikinci el ise sanki altın alır gibi.

Ancak yük burada bitmiyor. Otomobili aldıktan sonra asıl çile başlıyor. Benzin, mazot, LPG… Hangisini seçerseniz seçin fark etmiyor, yakıt fiyatları her ay yeni bir rekor kırıyor. Aracını işe gitmek için kullanan vatandaş, daha kontağı çevirmeden kaybetmeye başlıyor. Yakıt almak, artık hesap kitap işi değil, psikolojik bir eşik haline geldi.

Yetmedi… MTV ödemeleri, TÜVTÜRK muayene ücretleri, zorunlu sigorta, kasko, bakım masrafları derken otomobil, her yıl düzenli olarak cebinizi boşaltan bir makineye dönüşüyor. Muayeneye girerken “acaba ne çıkacak” korkusu, bakımda “hangi parçaya ne kadar ödeyeceğim” stresi, sürücünün günlük rutini oldu.

Bir de otoyol ve köprü ücretleri var. Yol kısaldıkça fatura uzuyor. Vergisiyle yapılmış yolları, yeniden ücret ödeyerek kullanmak zorunda kalan vatandaş için seyahat artık lüks. Kendi aracınızla şehirler arası yolculuk yapmak, neredeyse uçak biletiyle yarışır hale geldi.

Sonuç çok net: Otomobil artık özgürlük değil, yük. Orta sınıf ya arabasını satıyor ya da garaja çekip kullanmamaya çalışıyor. Gençler otomobil hayalini tamamen rafa kaldırmış durumda. Bu tablo sürdürülebilir değil.

Otomobil, çağdaş yaşamın temel araçlarından biridir. Vergi politikaları, vatandaşın mobilitesini değil, çaresizliğini artırıyorsa burada ciddi bir sorun vardır. Bir ülkede insanlar arabaya değil, arabaya binmenin maliyetine bakıyorsa, o ülkede artık ulaşım değil, ekonomik sıkışmışlık konuşuluyordur.

GIDA ENFLASYONU : SOFRADAKİ YOKSULLUK, BEDENDEKİ HASTALIK

 


Türkiye’de gıda enflasyonu artık yalnızca bir ekonomik başlık değildir; doğrudan bir halk sağlığı sorununa dönüşmüştür. Fiyatlardaki artış, sadece mutfak bütçesini değil, insanların nasıl beslendiğini, ne yediğini ve uzun vadede nasıl bir sağlık riskiyle karşı karşıya kaldığını belirlemektedir. Bugün yaşanan tablo şudur: Sağlıklı beslenmek pahalı, sağlıksız beslenmek ise zorunlu hâle gelmiştir.

Gıda fiyatları arttıkça sofralardan ilk eksilen şey protein, sebze ve meyve oluyor. Et, balık, süt ürünleri, taze sebze ve meyve artık birçok hane için “seyrek tüketilen” gıdalar hâline gelmiştir. Yerlerini ise daha ucuz, daha doyurucu ama besin değeri düşük ürünler almaktadır. Karbonhidrat ağırlıklı, işlenmiş ve paketli gıdalar, ekonomik zorunluluk nedeniyle tercih edilmektedir.

Bu değişim sessiz ama tehlikelidir. Çünkü sağlıksız beslenme hemen değil, zamanla bedel ödetir. Obezite, diyabet, kalp-damar hastalıkları ve bağışıklık sistemi sorunları giderek yaygınlaşmaktadır. Bugün pazarda ucuz olduğu için alınan bir ürün, yarın hastane masrafı olarak geri dönmektedir. Gıda enflasyonu, sağlık harcamalarını da tetikleyen görünmez bir zincir yaratmaktadır.

Özellikle çocuklar ve yaşlılar bu tablodan en fazla etkilenen kesimlerdir. Gelişim çağındaki çocukların yeterli ve dengeli beslenememesi, uzun vadede hem fiziksel hem zihinsel gelişim sorunlarına yol açmaktadır. Yaşlılar ve emekliler ise kısıtlı gelirleri nedeniyle en temel besinleri dahi kısmak zorunda kalmaktadır. Bu, sadece bugünün değil, geleceğin toplum sağlığını da tehdit eden bir durumdur.

Sorun bireysel tercihlerle açıklanamaz. Kimse isteyerek sağlıksız beslenmeyi seçmez. İnsanlar bütçelerinin yettiğini almak zorunda kalır. Gıda enflasyonu karşısında “bilinçli tüketim” çağrıları gerçekçi değildir. Bilinç, seçenek varsa anlamlıdır. Seçeneğin olmadığı yerde, mecburiyet vardır.

Tarım politikalarındaki eksiklikler, üretim maliyetlerinin artması, ithalata dayalı yapı ve denetimsizlik bu krizin temel nedenlerindendir. Üretici kazanamamakta, tüketici ise pahalıya ve kalitesiz ürüne mahkûm edilmektedir. Aradaki denge bozulduğunda, bedel her zaman halkın sofrasından kesilir.

Gıda enflasyonu aynı zamanda sosyal adaletsizliği de derinleştirir. Geliri yüksek olanlar sağlıklı beslenmeye devam ederken, dar gelirli kesimler sağlıksız gıdalara yönelmek zorunda kalır. Böylece sağlık, sınıfsal bir ayrıcalık hâline gelir. Bir toplumda sağlıklı yaşamak gelir düzeyine bağlıysa, orada eşitlikten söz edilemez.

Bu nedenle gıda meselesi yalnızca fiyat artışı olarak ele alınamaz. Bu bir kamu politikası meselesidir. Sağlıklı gıdaya erişim, sosyal devletin temel sorumluluklarından biridir. Üretimin desteklenmesi, denetimlerin artırılması ve dar gelirli kesimlerin korunması zorunluluktur.

Bugün sofralarda yaşanan yoksulluk, yarın hastanelerde yaşanacak yoğunluğun habercisidir. Gıda enflasyonu görmezden gelinirse, toplum hem ekonomik hem sağlık açısından daha ağır bedeller ödeyecektir.

Çünkü sağlıksız beslenme bir tercih değil, dayatılan bir sonuçtur.

Ve bu sonuç, sessiz ama derin bir krizi büyütmektedir.

23 Ocak 2026 Cuma

ORTA DİREĞİN SESSİZ SEDASIZ YOK OLUŞU

 


Türkiye’de son yılların en büyük ama en az konuşulan krizlerinden biri, orta sınıfın sessizce yok oluşudur. Ne bir gecede oldu ne de tek bir kararla. Yıllara yayılan yanlış tercihler, gelir dağılımındaki bozulma ve hayat pahalılığı, orta sınıfı adım adım eritmiştir. Bugün artık “orta halli” diye bir tanım neredeyse kalmamıştır.

Orta sınıf; maaşıyla geçinebilen, ay sonunda borçlanmadan yaşamını sürdürebilen, çocuğunu okutabilen, yılda bir kez de olsa tatil planı yapabilen kesimdi. Ne yoksul ne zengin… Toplumun omurgasıydı. Ekonominin çarklarını döndüren, sosyal dengeyi sağlayan bu kesim bugün hızla yoksullaşmakta ya da borç batağına sürüklenmektedir.

Bugün gelinen noktada maaş artışları, enflasyonun çok gerisinde kalmıştır. Gıda, kira, ulaşım ve enerji giderleri karşısında orta sınıfın geliri erimiş, alım gücü dramatik biçimde düşmüştür. Eskiden “rahat” sayılan maaşlar artık sadece temel ihtiyaçlara yetmektedir. Orta sınıf, farkına varmadan alt gelir grubuna doğru itilmiştir.

Bu yok oluşun en net göstergesi borçluluk oranıdır. Kredi kartları, ihtiyaç kredileri ve taksitli yaşam, bir tercih olmaktan çıkmış, zorunluluk hâline gelmiştir. İnsanlar gelirleriyle değil, borçla ayakta durmaktadır. Borçla yaşayan bir sınıf ise ne tasarruf edebilir ne de geleceğe güvenle bakabilir.

Orta sınıfın erimesi sadece ekonomik bir mesele değildir; toplumsal sonuçları da ağırdır. Eğitimden sağlığa, kültürden sosyal yaşama kadar her alanda daralma başlar. Çocuklar özel ders alamaz, gençler yurtdışını hayal edemez, aileler sosyal hayattan çekilir. Toplum, yavaş yavaş içine kapanır.

Daha da önemlisi, orta sınıf yoksa sosyal denge de yoktur. Bir uçta çok az sayıda zengin, diğer uçta giderek büyüyen yoksul kitleler oluşur. Bu yapı ne ekonomik olarak sürdürülebilirdir ne de toplumsal huzur üretir. Orta sınıf, demokrasinin ve toplumsal barışın doğal taşıyıcısıdır. Zayıfladığında, kutuplaşma ve güvensizlik artar.

Türkiye’de bugün orta sınıfın yaşadığı en büyük sorun, görünmez olmasıdır. Yoksullar kadar “acil”, zenginler kadar “güçlü” görülmezler. Oysa krizlerin ilk ve en ağır yükünü çoğu zaman onlar taşır. Vergiyi ödeyen, sistemi ayakta tutan, kurallara uyan kesimdir; ama karşılığını alamaz.

Orta sınıfın yok oluşu kader değildir. Bu tablo; gelir adaleti, vergi politikaları, ücret dengesi ve sosyal devlet anlayışıyla doğrudan ilişkilidir. Güçlü bir orta sınıf olmadan güçlü bir ekonomi kurulamaz. Çünkü orta sınıf yoksa üretim de yoktur, umut da.

Bugün asıl soru şudur:

Orta sınıf tamamen kaybolmadan, bu gidişatı durduracak irade var mı?

22 Ocak 2026 Perşembe

TÜRKİYE'de KİRALAR : BARINMAK LÜKS OLDU

 


Türkiye’de artık kiralar sadece bir ekonomik sorun değil, açık bir toplumsal krizdir. Barınma, Anayasa’da güvence altına alınmış temel bir hakken, bugün milyonlarca yurttaş için erişilemez bir lüks haline gelmiştir. Büyükşehirlerden Anadolu’ya kadar uzanan bu sorun, yalnızca ev arayanları değil, toplumun tüm dengelerini sarsmaktadır.

Bir ülkede asgari ücretlinin maaşının yarısından fazlası kiraya gidiyorsa, burada piyasa dengesi değil bozulmuş bir düzen vardır. İstanbul, İzmir, Ankara gibi şehirlerde ortalama bir dairenin kirası, birçok hanenin toplam gelirini aşmış durumdadır. Öğretmen, hemşire, polis, emekli; hepsi aynı soruyu soruyor: Bu kiralarla nasıl yaşayacağız?

Sorunun tek sebebi ev sahipleri değildir. Yıllardır çözülmeyen konut arzı yetersizliği, plansız kentleşme, denetimsiz emlak piyasası ve yanlış ekonomi politikaları bu tablonun başlıca nedenleridir. Faiz politikalarıyla birlikte konut, barınma ihtiyacından çıkıp bir yatırım ve spekülasyon aracına dönüşmüştür. Evler yaşamak için değil, değer saklamak için alınmaktadır.

Yabancılara satış politikaları, kısa süreli kiralamalar ve denetimsiz ilan fiyatları da piyasayı daha da yukarı çekmektedir. Bir sokakta bir ev yüksek fiyattan kiraya verildiğinde, ertesi gün tüm sokak o fiyatı “emsal” kabul etmektedir. Böylece gerçek gelirle hiçbir ilgisi olmayan rakamlar normalleşmektedir.

Devletin kira artışına getirdiği sınırlamalar ise sorunu çözmek yerine ertelenmiş bir krize dönüştürmektedir. Ev sahibi ile kiracı karşı karşıya getirilmiş, toplumsal huzur zedelenmiştir. Oysa çözüm; geçici yasaklarda değil, kalıcı konut politikalarında, sosyal konut üretiminde ve etkin denetimde yatmaktadır.

Kiraların bu noktaya gelmesi yalnızca bugünün sorunu değildir; yıllardır biriken ihmallerin sonucudur. Sosyal konut üretimi yetersiz kalmış, dar gelirli için konut politikaları neredeyse tamamen terk edilmiştir. Belediyeler ve merkezi idare, konutu piyasanın insafına bırakmış; barınma hakkı, alım gücüne endekslenmiştir. Oysa gelişmiş ülkelerde barınma, piyasa şartlarından bağımsız olarak korunması gereken bir sosyal haktır. Türkiye’de ise ev bulabilen şanslı, bulamayan ise “çaresine bakması gereken” birey olarak görülmektedir.

Ayrıca kira krizinin psikolojik ve toplumsal etkileri de göz ardı edilmektedir. Sürekli taşınma korkusu yaşayan aileler, okul çağındaki çocuklar, yaşlılar ve emekliler için bu durum ciddi bir güvensizlik duygusu yaratmaktadır. İnsanlar evlerini değil, hayatlarını geçici yaşamaya başlamıştır. Bu da toplumsal huzuru zedeleyen, aidiyet duygusunu yok eden bir sonuç doğurmaktadır.

Bugün Türkiye’de barınma sorunu konuşulmuyorsa, yarın çok daha ağır sosyal sorunlar konuşulacaktır. Çünkü evsiz kalan sadece insanlar değil, umutlardır. Barınamayan bir toplum, ne üretir ne de huzur bulur.

İzmir’de tablo Türkiye ortalamasının da üzerine çıkmış durumda. Karşıyaka, Bornova, Bayraklı, Buca ve Çiğli gibi semtlerde dahi orta halli bir dairenin kirası, asgari ücret seviyesine yaklaşmış ya da aşmıştır. Kentte üniversite öğrencileri, yeni evlenen çiftler ve emekliler aynı evler için yarışır hâle gelmiştir. Özellikle deprem sonrası güvenli konut talebi, sınırlı yeni yapı üretimiyle birleşince kiralar adeta kontrolsüz biçimde yükselmiştir. İzmir’de barınma artık sadece ekonomik değil, sosyal bir baskı unsuruna dönüşmüştür.

Gerçek gündem budur. Ve bu gündem, görmezden gelinerek çözülmez.

20 Ocak 2026 Salı

GENÇLERİN BEYİN GÖÇÜ DEĞİL, BEYİN KAÇIŞI


TÜRKİYE'DE GENÇLER İŞ BULAMIYORLAR
YA YURT DIŞINA GİDİYORLAR, YA DA İŞ ARAMAKTAN VAZGEÇİYORLAR

Türkiye’de bugün genç olmanın anlamı şudur:

Beklemek.
Diplomadan sonra beklemek.
Başvurudan sonra beklemek.
“Mülakat olumlu” denildikten sonra beklemek.
Ve çoğu zaman hiçbir cevap gelmez.

Okumak Yetmiyor, Torpil Soruluyor
Gençler yıllarını veriyor.
Üniversite okuyor, kurslara gidiyor, dil öğreniyor.
Ama karşılaştıkları soru şu oluyor:
“Tanıdığın var mı?”
Bilgi değil, bağlantı.
Emek değil, çevre.
Bu sistemde çalışan genç değil,
sabreden genç kazanıyor gibi gösteriliyor.
Ama gerçekte kazanan çoğu zaman kimse olmuyor.

İki Yol Kalıyor
İş bulamayan gençlerin önünde genelde iki seçenek var:

1 - Yurt Dışına Gitmek

Gidenler ülkesini sevmediği için değil,gelecek göremediği için gidiyor.
Başka bir dil öğreniyor, başka bir kültüre uyum sağlıyor,
ama en azından emeğinin karşılığını alabileceği bir düzen arıyor.
Bu bir kaçış değil, mecburiyet.

2 - Evde Oturmak

Gitmeyenler ise evde kalıyor, ama bu “rahatlık” değil.
İşsiz genç;
Kendini değersiz hissediyor
Ailesine yük olduğunu düşünüyor
Hayal kurmaktan vazgeçiyor
Toplumda “tembel” damgası yiyor.
Oysa çoğu sadece imkânsızlıkla boğuşuyor.

En Tehlikeli Kayıp: Umut
İşsizlik sadece cüzdanı değil, ruhu da yorar.
Bir süre sonra gençler şunu demeye başlıyor:
“Zaten olmuyor.” İşte asıl tehlike burada.
Bir ülke, gençlerine “olmaz”ı öğretmeye başladığında geleceğini kaybeder.

Gençler sorun değil, Gençler problem değil.
Problem, gençleri görmezden gelen düzendir.

Bir ülkede;
Gençler çalışmak istiyor ama iş yoksa
Okuyanlar karşılık bulamıyorsa
Gidenler artıyor, kalanlar umutsuzlaşıyorsa, orada mesele birey değil, sistemdir.

Gençler İşsiz Değil, Bilinçli Olarak Dışlanıyor
Türkiye’de gençlerin yaşadığı şey “işsizlik” değil.
Bu kelime artık durumu anlatmıyor.
Bu, bilinçli bir dışlanmadır.
Çünkü ortada bir gerçek var:
Gençler çalışmak istiyor, ama sistem onları istemiyor.

Bu Bir Tesadüf Değil
Her yıl yüz binlerce genç mezun oluyor.
Herkes aynı soruyu soruyor:
“Bu gençler nereye gidecek?”
Cevap belli ama yüksek sesle söylenmiyor:
Ya yurt dışına, Ya eve, Ya da sessizliğe...
Bu bir plansızlık değil.
Bu, gençliği sistemin dışına itme politikasıdır.

Sadakat, Yeteneğin Önüne Geçti
Bugün iş bulmanın şartları açık:
Tanıdık
Bağlantı
Uyum
Sessizlik.

Soru şu değil: “Ne biliyorsun?”
Soru şu: “Kime yakınsın?”

Eleştiren genç istenmiyor.
Sorgulayan genç istenmiyor.
Hak arayan genç istenmiyor.
İstenen genç:
Suskun, minnettar ve mecbur hisseden genç.

Beyin Göçü Değil, Beyin Kaçışı
Bu ülkeden giden gençler “fırsat” kovalamıyor.
Nefes almaya gidiyorlar.

Kendi ülkelerinde:
Değer görmediler
Gelecek göremediler
Adil bir yarış bulamadılar
Giden gençlerin arkasından “hain” diyenler var.

Asıl soru şu olmalı:
Bu gençleri kim gönderdi?

Evde Oturan Gençler Tembel Değil
Evde kalan gençler suçlanıyor:
“İş beğenmiyorlar”
“Rahatlarına düşkünler”
“Çalışmak istemiyorlar”
Bu büyük bir yalan.

Gerçek şu: Gençler iş değil, aşağılanmak istemiyor.
Asgari ücretle: Günde 12 saat Güvencesiz
Yarının garantisi olmadan çalışmayı reddetmek tembellik değil, insanlık refleksidir.

En Büyük Tehdit: Sessiz Gençlik
Tarihte en tehlikeli gençlik, öfkelisi değil, umutsuzudur.
Umutsuz genç:
Oy vermez, katılmaz, üretmez, inanmaz, sisteme düşman olmaz, sadece yok olur. Bu, bir ülkenin yaşayabileceği en büyük kayıptır.

Bir ülke gençlerine:
İş veremiyorsa
Adalet sunamıyorsa
Gelecek vaat edemiyorsa
O ülke gençlerinden sadakat bekleyemez.

Gençler gitmiyor, gönderiliyor.
Ve bir gün bu ülke, sessizce kaybolan bu gençleri çok ama çok arayacak.

Gençler lüks istemiyor.
Kolay para istemiyor.
Hazır hayat istemiyor.
Sadece şunu istiyorlar:
Çalışırsam karşılığını alayım.
Bunu sağlayamayan bir ülke, gençlerini kaybeder.
Gençlerini kaybeden bir ülke ise zamanla her şeyini kaybeder.

18 Ocak 2026 Pazar

TÜRKİYE'DE EMEKLİLER AÇLIK SINIRINDA DEĞİL, AÇLIĞIN İÇİNDE


Türkiye’de Emekliler Açlık Sınırında Değil, Açlığın İçinde

Türkiye’de emeklilik artık bir “dinlenme dönemi” değil, açık bir hayatta kalma mücadelesi hâline geldi. Yıllarca çalışmış, prim ödemiş, bu ülkenin üretiminde yer almış milyonlarca insan bugün pazar tezgâhlarının önünde durup fiyat hesaplıyor. Fileye ne koyacağını değil, neyi koyamayacağını düşünüyor. Buna hâlâ “açlık sınırında yaşamak” demek gerçeği hafifletmektir. Emekliler açlık sınırında değil, açlığın içinde yaşıyor.

Açlık sınırı çoğu zaman istatistik gibi konuşuluyor. Rakamlar havada uçuşuyor. Oysa bu kavramın gerçek hayattaki karşılığı çok somut. Eksik beslenme, ertelenen doktor randevuları, alınamayan ilaçlar, kısık kalorifer, geciken faturalar… Emekli artık ay sonunu değil, haftayı nasıl çıkaracağını hesaplıyor. Bir kilo değil yarım kilo alan, pazardan eli boş dönen, “bu ay da idare edelim” cümlesini hayat felsefesine dönüştüren milyonlar var.

Bugün emekli maaşlarının büyük bir bölümü, en temel gıda harcamalarını bile karşılamıyor. Kira, elektrik, su, doğal gaz derken geriye yaşamaya yetecek bir pay kalmıyor. Buna rağmen emekliler sokakta değil. Yürüyüş yok, eylem yok, bağırış yok. Bu sessizlik çoğu zaman yanlış okunuyor. Sessizlik memnuniyet değildir. Bu, çaresizliğin ve yorgunluğun sessizliğidir. Emekli, artık sesinin duyulacağına inanmıyor.

Emekliler devletten lütuf istemiyor. Sadaka da istemiyor.
Sadece hak ettikleri yaşamı istiyorlar.
Emekli maaşı bir bütçe kalemi değildir; bir onur meselesidir. Bir ülkede emekli, yıllar sonra hâlâ çalışmak zorunda kalıyorsa, burada sorun bireyde değil sistemdedir. Emeklilik, yoksulluğun adı olmamalıdır.

Daha da düşündürücü olan şudur: Bu insanlar yıllarca bu ülkenin yükünü taşıdı. Vergisini ödedi, sigortasını yatırdı, üretimde yer aldı. Bugün ise “yük” gibi görülüyorlar. Oysa sorun emekliler değil; onları bu hâle getiren ekonomik ve sosyal tercihlerdir. Yanlış öncelikler, plansızlık ve günü kurtarma anlayışıdır.

Bir ülkede emekli açsa, sadece emekliler değil, toplumun vicdanı da açtır. Çünkü emekliye reva görülen hayat, aslında çalışanlara verilen bir mesajdır: “Ne kadar çalışırsan çalış, sonun bu.” Bu duygu, toplumsal adalet duygusunu kemirir, geleceğe olan inancı yok eder.
Mesele yalnızca maaş artışı değildir.
Mesele, bu ülkenin yaşlısına, emeğine, geçmişine nasıl baktığıdır. Emekliyi yoksullukla terbiye etmeye çalışan bir anlayış sürdürülebilir değildir. Bu tablo kader değil, bilinçli tercihler sonucudur. Ve her tercih, er ya da geç hesabını verir.
Türkiye, emeklilerini görmezden gelerek güçlü bir ülke olamaz.

Çünkü bir ülkenin gerçek gücü, en zayıf bırakılanlarının nasıl yaşadığıyla ölçülür.

17 Ocak 2026 Cumartesi

TOPLUMDA EN TEHLİKELİ İNSANLAR



Karaktersizliğin Maskesi: Yalakalık, İkiyüzlülük ve Kalitesizlik

Toplumda en tehlikeli insanlar;
yanlış yapanlar değil,
yanlışın yanında durup doğruymuş gibi yapanlardır.
Karaktersiz insan kendini hemen belli etmez.
Güler.
Onaylar.
Her ortama göre şekil alır.
Ama bir ortak özellikleri vardır:
Omurgaları yoktur.

Yalakalık: Güçlünün Yanında Eğilme Sanatı

Yalakalar fikri savunmaz,
kişiyi savunur.
Bugün güçlü olan kimse onun yanındadırlar.
Yarın güç değişsin,
aynı yüzle başka kapının önünde eğilirler.
Yalakalar risk almaz.
Çünkü fikirleri yoktur.
Sadece çıkar hesapları vardır.
Onlar için doğru-yanlış değil,
kimin kazandığı önemlidir.

İkiyüzlülük: Aynı Yüzde Birden Fazla Maske

İkiyüzlü insan;
arkadan konuşur,
önden gülümser.
Seni överken bile samimi değildir.
Eleştirirken bile cesur değildir.
Gerçek düşüncesini söylemez,
çünkü bir duruşu yoktur.
Duruşu olmayan insanın
kişiliği de ödünçtür.

Kalitesizlik ve Eziklik

Kalite;
parayla, makamla, ünvanla gelmez.
Kalite, insanın kendine saygısıyla başlar.
Ezik insanlar başkasını küçülterek yükselmeye çalışır.
Dedikoduyla beslenir,
başarılı insanlardan rahatsız olur.
Çünkü kendi iç dünyaları boştur.
Boşluk ses yapar.

Neden Her Yerdeler?

Çünkü dürüst insanlar sessizdir.
Karaktersizler ise gürültülü.
İş yerlerinde, sosyal medyada,
toplumun her alanında görünürler.
Ama iz bırakmazlar.
Hatırlanmazlar.
Saygı duyulmazlar.
Sadece katlanılırlar.

Son söz

Karaktersiz olmak bir tercih,
dürüst kalmak ise bir bedeldir.
Herkes bedel ödemek istemez.
O yüzden yalakalar çok,
omurgalı insanlar azdır.

Ama şunu unutmayın:
İnsan, sonunda aynaya yalnız bakar.
Ve o aynada yalakalık da, ikiyüzlülük de saklanamaz.



SEVGİ SAYGI MERHAMET VİCDAN ADALET

 


Bir Toplumun Gerçek Serveti

Bir toplumun gücü;
binalarında, yollarında, teknolojisinde değildir.
Gerçek güç; insanın insana nasıl davrandığında gizlidir.
Sevgi yoksa, kalabalıklar yalnızdır.
Saygı yoksa, sözler değersizdir.
Vicdan yoksa, kurallar anlamsızdır.
Merhamet yoksa, adalet sadece bir kelimedir.

Sevgi: Başlangıç Noktası

Sevgi;
yüksek sesle söylenen bir kelime değil,
küçük davranışlarda saklı bir duruştur.
Dinlemek,
anlamaya çalışmak,
zarar vermemeyi seçmek…
Sevgi, başkasını kendine benzetmeye çalışmak değil,
onu olduğu gibi kabul edebilmektir.

Saygı: Sevginin Dili

Sevgi hissedilir,
saygı gösterilir.
İnsan, sevmediğine de saygı gösterebilir.
Ama saygı yoksa, sevgi de uzun sürmez.
Saygı;
fikir ayrılığında susabilmek,
güçlü iken incitmemek,
haklıyken ezmemektir.

Vicdan: İçimizdeki Sessiz Hakem

Vicdan;
kimsenin görmediği yerde doğruyu yapabilmektir.
Kanunlar yazılır,
kurallar değişir,
ama vicdan konuştu mu insan durur.
Bir toplum, vicdanını kaybettiğinde;
suç normalleşir,
haksızlık sıradanlaşır,
insanlık yavaş yavaş silinir.

Merhamet: Gücün En Asil Hali

Merhamet zayıflık değildir.
Aksine, en büyük güçtür.
İntikam alabilecekken vazgeçebilmek,
yargılayabilecekken anlamaya çalışmak,
ezebilecekken kaldırmak…
Merhamet, insanı insan yapan en yüksek erdemdir.

Adalet: Her Şeyin Dengesi

Adalet;
sadece mahkeme salonlarında aranmaz.
Evde, sokakta, işte, trafikte başlar.
Adalet yoksa;
sevgi eksik kalır,
saygı yapaylaşır,
vicdan susar,
merhamet tükenir.
Gerçek adalet,
güçlüye ayrıcalık, zayıfa sabır tanımaz.

Son Söz

Bir toplum;
sevgiyle yumuşar,
saygıyla ayakta durur,
vicdanla yolunu bulur,
merhametle insan kalır,
adaletle geleceğini kurar.
Bunlar yoksa,
geriye sadece kalabalıklar kalır.
Ama bunlar varsa,
umut her zaman vardır.

14 Ocak 2026 Çarşamba

KİMSEYE ANLATAMADIĞIMIZ BİR HAYATIMIZ VAR


Herkes Aynı Soruyu Soruyor

Hayat kimseye aynı şekilde davranmıyor.
Ama bir noktada herkesi aynı soruda buluşturuyor.
“Ben bu hayatı gerçekten yaşadım mı?”

İnsanlar genelde büyük hatalardan pişman olmaz.
Asıl pişmanlıklar yapılmayanlardan gelir.
Söylenmeyen sözler
Gidilmeyen yollar
Ertelenen hayaller
Ve “sonra” denilen ama hiç gelmeyen zamanlar…

Kimse Kötü Bir Hayat Planlamaz
Ama çoğu insan,
başkasının beklentilerine göre yaşarken
kendi hayatını ertelediğini fark etmez.
Sessizce alışır:
Eksik sevilmeye
Az anlaşılmaya
Kendini ikinci plana atmaya
Ve buna “idare ediyorum” der.

Hayat Bir Gün Sorar
Kimseye haber vermeden sorar.
Ne bir takvimde yazar,
ne de bir uyarı verir.
Sadece içinizden bir ses yükselir:
“Ben daha fazlası olabilirdim.”
İşte o ses, hiç susmaz...

Geç Kalmış Olmak Diye Bir Şey Var mı?

Hayatta en büyük yalanlardan biri şudur:
“Artık çok geç.”
Geç olan şey zaman değil, cesaretsizliktir.
Çünkü insan nefes aldığı sürece yeniden başlayabilir.

Kimseye Anlatmadığımız Bir Hayatımız Var
Herkesin bir hayatı var.
Bir de kimseye anlatmadığı bir hayatı…
Gülümserken bile içinde susan,
“iyiyim” derken yorulan,
gece sessizleşince ortaya çıkan bir hayat.

İnsan çoğu zaman başkaları için yaşar.
Ailesi için, çevresi için,
“öyle olması gerektiği” için.
Ve fark etmeden, kendi hayatını beklemeye alır.

En Ağır Yorgunluk
Bedeni değil, ruhu yoran yorgunluktur.
Sürekli güçlü görünmek
Sürekli idare etmek
Sürekli “sonra” demek
İnsan bazen dinlenmek değil, anlaşılmak ister.

Kimse Tam Olarak Bilmez
Kimse senin:
Nelerden vazgeçtiğini
Neye katlandığını
Hangi cümleyi yutkunarak yuttuğunu bilmez.
Ve bilmek zorunda da değil.
Ama insanın kendini bilmesi gerekir.

Hayat Hep Bağırmaz

Bazen sadece içini sıkar.

Sebepsiz bir huzursuzluk verir.

“Bir şeyler eksik” hissi bırakır.

Bu bir zayıflık değil.

Bu, kendini hatırlamaktır.

Son Söz


Eğer bu yazıyı okurken bir an durduysan,
işte o an önemlidir.
Çünkü hayat bazen değişmek için değil,
fark edilmek için kapıyı çalar.

Ve o kapı, sadece içeriden açılır.
Bu satırlar sana dokunduysa, yalnız değilsin.

Bu yazıyı okuyorsan,
hayat sana hâlâ bir şey söylemek istiyor demektir.
Ve bazen tek gereken şey şudur:

Dinlemek.

ÖNE ÇIKAN YAYINLAR

TOPLUMSAL AHLAK

Toplumsal ahlak, bir toplumda bireylerin birbirleriyle ve kamusal alanla kurdukları ilişkileri düzenleyen ortak değerler, normlar ve davranı...