20 Şubat 2026 Cuma

PARA KAYBI CEBİNİZİ BOŞALTIR, KARAKTER KAYBI RUHUNUZU

 

Hayatta kaybetmek kaçınılmazdır. İnsan bazen parasını kaybeder, bazen zamanını, bazen de fırsatlarını. Ancak bu kayıpların içinde bir tanesi vardır ki, geri dönüşü en zor olanıdır: insanlığını kaybetmek.

Para, insan hayatında önemli bir araçtır. İnsan para kaybedebilir, iflas edebilir, sıfırdan başlayabilir. Tarih boyunca büyük başarı hikâyelerinin çoğu, büyük kayıpların ardından yazılmıştır. Çünkü para kaybı, insanın cebini boşaltır; ama karakteri yerindeyse, insan yeniden kazanabilir. Çalışarak, sabrederek ve mücadele ederek kaybedilen para geri gelebilir.

Fakat insanlığını kaybeden bir insan için aynı şeyi söylemek zordur.

İnsanlık; vicdandır, merhamettir, dürüstlüktür, empati kurabilmektir. İnsanlık, kimsenin görmediği yerde bile doğru olanı yapabilmektir. İnsanlık, çıkarı için başkasını ezmemektir. İnsanlık, güçlü olduğunda zalim olmamak, zayıf olduğunda ise onurunu kaybetmemektir.

Günümüz dünyasında birçok insan para kazanmak uğruna değerlerinden vazgeçebiliyor. Dostluklar çıkar için harcanıyor, güven küçük menfaatler uğruna yok ediliyor, vicdan sessizliğe gömülüyor. İnsanlar bazen daha fazla kazanmak için başkalarının kaybetmesini umursamaz hale geliyor. Oysa gerçek kayıp, o anda kazanılan para değil, kaybedilen karakterdir.

Çünkü para kaybı geçicidir, karakter kaybı ise kalıcıdır.

İnsan, parasını kaybettiğinde yeniden çalışabilir. Ama güvenini kaybettiğinde, insanlar artık ona eskisi gibi bakmaz. Çünkü güven, bir kez kırıldığında tamir edilmesi en zor olan şeylerden biridir. Bir insanın gerçek değeri, sahip olduğu para değil, sahip olduğu karakterdir.

Hayat, insanı birçok kez sınar. Bazen zor seçimler yapmak zorunda kalırız. Kolay olan ile doğru olan arasında bir tercih yapmamız gerekir. Kolay olan genellikle daha hızlı kazandırır, ama doğru olan insana huzur verir. Çünkü insanın en büyük zenginliği, gece başını yastığa koyduğunda vicdanının rahat olmasıdır.

Bugün birçok zengin insan vardır ama huzursuzdur. Çünkü para, vicdanın yerini dolduramaz. Para, güven satın alamaz. Para, gerçek dostluk satın alamaz. Para, kaybedilmiş bir karakteri geri getiremez.

Ama insanlığını koruyan bir insan, her zaman güçlüdür.

Çünkü böyle insanlar kaybettiklerinde bile aslında kaybetmezler. Onlar saygı kazanırlar. Onlar güven kazanırlar. Onlar gerçek zenginliğe sahiptirler. Zaman geçer, şartlar değişir, ama karakteri sağlam olan insanlar her zaman yeniden ayağa kalkar.

Hayatın sonunda insanların hatırladığı şey, ne kadar para kazandığınız değil, nasıl bir insan olduğunuzdur. İnsanlar sizin arabanızı, evinizi ya da banka hesabınızı değil; dürüstlüğünüzü, iyiliğinizi ve karakterinizi hatırlar.

Bu yüzden hayatta en önemli şey para kazanmak değil, insan kalabilmektir.

Para kaybetmek bir son değildir. Ama insanlığını kaybetmek, insanın kendisini kaybetmesidir.

Ve unutulmamalıdır ki; para kaybeden insan yeniden zengin olabilir. Ama insanlığını kaybeden biri, aslında en büyük fakirdir.

SERVET UÇURUMU: AYNI DÜNYADA İKİ FARKLI HAYAT

 

Dünyamızda her geçen gün daha fazla hissedilen bir gerçek var: Servet uçurumu. Bir tarafta lüks içinde yaşayan küçük bir azınlık, diğer tarafta ise borçla ayakta kalmaya çalışan büyük bir çoğunluk. Aynı şehirde, aynı sokakta, hatta bazen yan yana yaşayan insanların hayatları arasında devasa farklar oluşmuş durumda. Bu durum yalnızca ekonomik bir sorun değil, aynı zamanda sosyal, ahlaki ve vicdani bir meseledir.

Bugün bazı insanlar için hayat, özel jetlerle seyahat etmek, milyonluk araçlara binmek, lüks villalarda yaşamak ve paranın sınırlarını zorlamak anlamına geliyor. Onlar için “yarın ne yiyeceğim?” sorusu hiçbir zaman bir endişe kaynağı olmamıştır. Ancak toplumun büyük çoğunluğu için gerçeklik tamamen farklıdır. Milyonlarca insan kiralarını ödemekte zorlanmakta, kredi kartı borçlarıyla yaşamını sürdürmekte ve ay sonunu getirebilmek için sürekli hesap yapmak zorunda kalmaktadır. İnsanlar artık hayal kurmayı bile lüks olarak görmeye başlamıştır.

Borç, modern çağın görünmez zincirlerinden biri haline gelmiştir. İnsanlar çalışıyor, emek veriyor, çabalıyor; ancak çoğu zaman bu emek onları özgürleştirmek yerine borç sistemine daha da bağımlı hale getiriyor. Maaşlar artan yaşam maliyetlerinin gerisinde kalırken, temel ihtiyaçlar bile birçok kişi için ulaşılması zor hale gelmiştir. Bir insanın tam zamanlı çalışmasına rağmen ekonomik olarak güvende hissedememesi, sistemin sorgulanması gerektiğinin en açık göstergesidir.

Bu noktada en önemli sorulardan biri şudur: Adalet gerçekten var mı? Kurallar herkes için eşit mi uygulanıyor? Yoksa bazı insanlar için daha esnek, bazıları için daha katı mı? Toplumda sıkça hissedilen duygulardan biri de fırsat eşitsizliğidir. Aynı yeteneğe, aynı zekaya ve aynı çalışma isteğine sahip iki insandan biri doğru çevrede doğduğu için büyük fırsatlar elde ederken, diğeri hayatı boyunca aynı noktaya ulaşmak için çok daha fazla mücadele etmek zorunda kalmaktadır. Bu durum, insanların sisteme olan güvenini zedelemektedir.

Fırsat eşitsizliği yalnızca bireysel başarıyı değil, toplumun genel gelişimini de olumsuz etkiler. Çünkü potansiyeli olan birçok insan, yalnızca imkansızlıklar nedeniyle kendini gerçekleştiremez. Oysa adil bir toplumda insanların kaderini doğduğu yer değil, gösterdiği çaba ve yetenek belirlemelidir.

Servet uçurumunun büyümesi aynı zamanda toplumsal huzuru da tehdit eder. Çünkü insanlar yalnızca yoksulluk nedeniyle değil, adaletsizlik hissi nedeniyle de mutsuz olurlar. İnsanlar çalıştıkları halde ilerleyemediklerini gördüklerinde, sisteme olan inançlarını kaybetmeye başlarlar. Bu da umutsuzluğu, güvensizliği ve sosyal gerilimleri artırır.

Burada unutulmaması gereken en önemli gerçek şudur: Ekonomi yalnızca rakamlardan ibaret değildir. Ekonomi, insanların hayatıdır. Bir çocuğun geleceğidir, bir ailenin huzurudur, bir gencin hayalleridir. Eğer bir sistem, insanların büyük çoğunluğunu sürekli borç içinde yaşamaya mahkum ediyorsa, o sistemin yeniden düşünülmesi gerekir.

Adalet, bir toplumun temel direğidir. Eğer insanlar kuralların herkese eşit uygulandığına inanırsa, umutlarını kaybetmezler. Ancak kuralların sadece bazıları için geçerli olduğu düşüncesi yayılırsa, o zaman güven duygusu yok olur. Güvenin olmadığı bir yerde ise ne huzur olur ne de gerçek bir gelişim.

Daha adil bir dünya mümkündür. Bunun ilk adımı, eşit fırsatlar sunmaktan, emeği korumaktan ve adaleti gerçekten herkes için geçerli hale getirmekten geçer. Çünkü güçlü toplumlar, sadece zengin insanların değil, umutlu insanların yaşadığı toplumlardır.

Unutulmamalıdır ki, bir toplumun gerçek zenginliği, birkaç kişinin serveti değil, halkının genel refahıdır. Eğer çoğunluk borçla, azınlık ise sınırsız lüksle yaşıyorsa, burada sorgulanması gereken ciddi bir dengesizlik vardır. Ve belki de en önemli soru şudur:

Kurallar gerçekten herkes için mi, yoksa sadece bazıları için mi?

18 Şubat 2026 Çarşamba

ÇALIŞAN FAKİRLER ÇAĞINA NASIL GELDİK ?

 

Bir zamanlar yoksulluk işsizlikle anılırdı.
Bugün ise yoksulluk, çalışanların gerçeği oldu.
Sabah erkenden işe giden, gün boyu emek veren,
akşam yorgun dönen milyonlarca insan var.
Ama ay sonunda hesap yine ekside.
Maaş yatıyor, aynı gün kira gidiyor.
Faturalar sıraya diziliyor.
Market poşeti küçülüyor.
Hayaller erteleniyor.
Artık mesele “iş bulmak” değil,
“çalışarak geçinebilmek.”

Çalışan fakir kavramı, modern çağın en büyük çelişkisi.
Emek var ama refah yok.
Mesai var ama birikim yok.
Çaba var ama güvenli gelecek yok.

Eskiden “Oku, çalış, kazanırsın” denirdi.
Bugün gençler üniversite mezunu ama
ailesinin yanında yaşamaya devam ediyor.
Beyaz yakalı ofiste, mavi yakalı sahada;
farklı kıyafetler, aynı geçim derdi.

Peki nasıl geldik buraya?
Gelir artarken alım gücünün düşmesi,
ücretlerin enflasyon karşısında erimesi,
konut fiyatlarının maaşları geçmesi,
borçlanmanın normalleşmesi…

Bir toplumda insanlar geçinebilmek için sürekli krediye başvuruyorsa,
orada sistem alarm veriyor demektir.
Çalışan insanın temel ihtiyacı nedir?
Barınma.
Beslenme.
Güvenli gelecek.

Eğer bir kişi tam zamanlı çalışmasına rağmen bunlara erişemiyorsa,
sorun bireysel değil yapısaldır.
Bugün birçok insan ikinci iş yapıyor.
Hafta sonu çalışıyor.
Ek gelir kovalamaya çalışıyor.
Ama yine de rahatlayamıyor.

Bu sadece ekonomik bir mesele değil;
aynı zamanda psikolojik bir kırılma.
Çünkü insan çalışıp karşılığını alamadığında
motivasyonunu kaybeder.
Adalet duygusu zedelenir.
Topluma olan bağlılığı zayıflar.

En tehlikelisi de şu:
Yoksulluk sıradanlaşıyor.
“Şükret” kültürü ile “geçinemiyorum” gerçeği arasına sıkışan insanlar,
artık ses çıkarmaktan yoruluyor.
Ama gerçek değişmiyor:
Çalışan kesim giderek daralan bir yaşam alanına sıkışıyor.

Bu düzen sürdürülebilir mi?
Çalışanların ezildiği bir ekonomik model uzun vadede ayakta kalabilir mi?
Orta sınıf erirse, toplum dengede kalabilir mi?
Bir ülkenin gücü sadece üretim rakamlarında değil,
o üretimi yapan insanların yaşam kalitesinde ölçülür.
Eğer çalışan insanlar fakirse,
orada büyüme kâğıt üzerinde kalır.

Bu yazı bir isyan değil.
Bir tespit.
Çalışmak hâlâ erdemdir.
Ama çalışanın korunmadığı bir yerde,
emeğin değeri sadece sözde kalır.

Belki de artık şu soruyu sormalıyız:
Ekonomi büyürken insanlar neden küçülüyor?

Artık yoksulluk tembellikten değil, çalışmaktan geliyor.

BU ÜLKEDE İNSANLAR NEDEN YORULDU ?


Eskiden yorgunluk akşam olurdu.
Şimdi sabah başlıyor.
İnsanlar artık bedenen değil, ruhen yoruluyor.
Sabah gözünü açar açmaz başlayan bir kaygı var:
Bugün neyle karşılaşacağım?
Ekonomik belirsizlik, adalet endişesi, gelecek korkusu…

Bu ülkenin insanı artık sadece çalışmıyor, aynı zamanda sürekli tedirgin yaşıyor.
Yorgunluk sadece yoğun tempodan gelmez.
Asıl yoran şey, karşılığını alamamaktır.
Emek verip ilerleyememek…
Çabalayıp yerinde saymak…
Dürüst kalmaya çalışırken geride kalmak…
Bugün milyonlarca insan aynı hissi paylaşıyor:
Ne kadar uğraşsak da bir şey değişmiyor.

Gençler umut yorgunu.
Orta yaşlılar sorumluluk yorgunu.
Emekliler geçim yorgunu.
Esnaf borç yorgunu.
Çalışanlar gelecek yorgunu.
Herkes bir şeyin yükünü taşıyor ama kimse gerçekten rahat değil.

Eskiden insanlar zor zamanlardan geçerdi ama umut vardı.
Daha iyi olacak cümlesi inandırıcıydı.
Şimdi ise insanlar yarını düşünmek istemiyor.
Çünkü yarın, bugünden daha pahalı, daha belirsiz ve daha ağır görünüyor.

Toplumda görünmeyen bir stres birikti.
Sokakta tahammül azaldı.
Trafikte öfke arttı.
Sosyal medyada sabır kalmadı.
İnsanlar küçük şeylere büyük tepkiler veriyor.
Çünkü aslında kimse küçük şeye kızmıyor;
herkes biriken yorgunluğunu dışarı vuruyor.

Bu yorgunluk tembellikten değil.
Bu yorgunluk çalışmaktan da değil.
Bu yorgunluk güvensizlikten.
Adalete güven azalırsa,
ekonomiye güven azalırsa,
yarına güven azalırsa,
insan ayakta kalsa bile içinde çöker.

Bir toplumun en tehlikeli hâli fakir olması değil,
umudunu kaybetmesidir.
Bugün insanlara dikkatlice bakın.
Herkes görevini yapıyor.
İşe gidiyor.
Vergisini ödüyor.
Çocuğunu okutmaya çalışıyor.
Ama içlerinde bir soru var:
Bunca çabanın sonunda gerçekten huzur var mı?

Bu yazı karamsarlık için değil.
Gerçeği görmek için.

Çünkü bir ülkenin insanı yorulmuşsa,
o ülkenin önce insanını dinlemesi gerekir.
Yorgunluğu görmezden gelmek,
onu daha da derinleştirir.
İnsanlar lüks istemiyor.
Adalet istiyor.
Güven istiyor.
Emeğinin karşılığını istiyor.
Ve en önemlisi, yarın için küçük de olsa bir umut istiyor.
Yorgun bir toplum sessizleşir.
Ama umut bulan bir toplum ayağa kalkar.
Belki de artık sormamız gereken soru şu:
İnsanları daha fazla nasıl çalıştırırız değil,
insanları nasıl yeniden umutlandırırız?

Bu ülkede insanlar çalışmaktan değil, umutsuzluktan yoruldu.

BU DÜZEN KİME ÇALIŞIYOR ?

 

Sabah erkenden kalkıp işe giden milyonlar var.
Akşam yorgun argın eve dönen, ay sonunu hesaplayan, geleceği erteleyen insanlar…
Bir de hiç erken kalkmayanlar var. Çalışmadan kazananlar, krizleri fırsata çevirenler,
her koşulda büyüyenler.

İşte tam bu noktada insanın aklına şu soru geliyor:
Bu düzen gerçekten kime çalışıyor?
Bugün toplumun büyük çoğunluğu aynı şeyi hissediyor:
Ne kadar çalışırsan çalış, bir adım ileri gidemiyorsun.

Maaş artıyor ama kiralar daha hızlı artıyor.
Kazanç yükseliyor ama alım gücü düşüyor.
Borç kapanmıyor, sadece erteleniyor.
Bu bir tesadüf mü, yoksa sistemin doğal sonucu mu?

Artık yoksulluk sadece işsizlerin sorunu değil.
Çalışanlar da yoksul.
Diplomalılar da geçinemiyor.
Beyaz yakalıyla mavi yakalı arasındaki fark eridi,
geriye sadece “ayakta kalabilenler” ve “sürüklenenler” kaldı.

Bir kesim için hayat lüks sitelerde, pahalı arabalarla akarken;
çoğunluk için hayat kredi kartı ekstrelerinden ibaret.
Bu düzen adil değil, seçici.
Kurallar herkes için aynı gibi görünüyor ama sonuçlar hiç eşit değil.
Vergi yükü maaşlı çalışanın sırtında,
teşvikler ve imtiyazlar ise hep aynı adreslerde.
Risk alan değil, ilişkisi olan kazanıyor.
Üreten değil, yöneten güçleniyor.

En tehlikelisi de şu:
İnsanlar artık adaletsizliğe şaşırmıyor.
“Normal” kabul etmeye başlıyor.
Oysa adaletsizliğin normalleştiği bir yerde umut barınmaz.
Umut gidince gençler hayal kurmaz, aileler gelecek planı yapmaz, toplum içe kapanır.
Bugün gençler neden evlenemiyor?
Neden çocuk sahibi olmaktan korkuyor?
Neden yurt dışını tek çıkış yolu görüyor?
Çünkü bu düzen onlara çalıştıkça kazanacaklarını değil,
çabaladıkça daha çok yorulacaklarını öğretiyor.

Bir ülkede düzen, emek verenin değil de
hep güçlü olanın lehine çalışıyorsa,
orada sorun bireylerde değil, sistemdedir.

Bu yazı bir şikâyet değil.
Bu bir soru.

Herkesin kendine sorması gereken bir soru:
“Ben bu düzende neden bu kadar yoruluyorum ve kimler hiç yorulmuyor?”
Çünkü gerçek değişim,
soruları yüksek sesle sormakla başlar.

ÖRNEK İNSAN NASIL OLUR ?

Toplumları ayakta tutan en güçlü yapı taşı, iyi yetişmiş, ahlaklı ve vicdan sahibi insanlardır. Maddi zenginlikler, teknolojik gelişmeler ya da büyük yapılar; eğer insan niteliği zayıfsa uzun vadede bir anlam ifade etmez. Bu nedenle “örnek insan” kavramı, yalnızca bireysel bir ideal değil, aynı zamanda toplumsal bir zorunluluktur. Peki, örnek insan nasıl olur?

Örnek insan her şeyden önce güvenilir insandır. Sözü ile davranışı bir olan, verdiği sözü tutan, emanete ihanet etmeyen kişidir. Güven, bir kez kaybedildiğinde yeniden inşa edilmesi en zor değerlerden biridir. Bu nedenle örnek insan, kısa vadeli çıkarlar uğruna güven duygusunu zedelemez. İnsanların arkasından konuşmaz, yüzüne söylediğini arkasından da söyleyebilir.

Vicdan, örnek insanın iç pusulasıdır. Yasaların olmadığı yerde bile doğruyu yanlışı ayırt etmesini sağlayan en güçlü rehberdir. Vicdanlı insan, kimse görmese de yanlış yapmaz; çünkü hesabı önce kendinedir. Haksızlık karşısında susmaz, güçlünün değil haklının yanında durur. Kendi çıkarı söz konusu olduğunda bile başkasının hakkını gözetmeyi bilir.

Örnek insan aynı zamanda hoşgörülü ve sabırlıdır. Herkesin farklı düşüncelere, inançlara ve yaşam biçimlerine sahip olabileceğini kabul eder. Tahammülsüzlük yerine anlayışı seçer. Sabır, onun için pasif bir bekleyiş değil; zor anlarda aklını ve nezaketini koruyabilme becerisidir. Aceleyle kırıcı sözler söylemez, öfkeyle karar almaz.

Merhamet, örnek insanın kalbinde daima canlıdır. Sadece insanlara değil; hayvanlara, doğaya ve tüm canlılara karşı sorumluluk hisseder. Gücü yettiğinde yardım eder, yetmediğinde incitmemeye özen gösterir. Merhametli insan, başkasının acısını küçümsemez; “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” anlayışına teslim olmaz.

Kibarlık ve nezaket, örnek insanın günlük yaşamının ayrılmaz parçasıdır. Bu kibarlık yapmacık değil, içten gelen bir saygının sonucudur. Selam vermeyi, teşekkür etmeyi, özür dilemeyi küçüklük değil, erdem olarak görür. En zor anlarda bile dilini ve üslubunu koruyabilen kişi, gerçek anlamda olgun insandır.

Örnek insan yardımseverdir, ancak gösteriş için değil. Yaptığı iyiliği başa kakmaz, karşılık beklemez. İyiliği bir yatırım değil, insani bir sorumluluk olarak görür. Yardım ederken karşısındakini incitmez, onurunu zedelemez. Bilir ki asıl iyilik, insanı ayakta tutan iyiliktir.

İyimserlik, örnek insanın hayata bakış açısını belirler. Bu, her şeyin tozpembe olduğu anlamına gelmez; zorluklara rağmen umudu koruyabilme gücüdür. İyimser insan, çözüm üretir, karamsarlık yaymaz. Çevresine de moral ve umut aşılar.

Tüm bu değerlerin temeli ise sevgi ve saygıdır. Kendine saygısı olan insan, başkasına da saygı duyar. Sevgi, örnek insan için zayıflık değil, en büyük güçtür. Sevgiyle yaklaşan insan, kırmak yerine onarmayı tercih eder.

Peki, örnek insan nasıl yetişir? Bunun ilk adımı anne ve baba eğitimidir. Çocuk, en güçlü eğitimi sözlerden değil, davranışlardan alır. Evde dürüstlük, adalet ve saygı varsa; çocuk bunları doğal olarak benimser. Anne babanın tutarlı, adil ve sevgi dolu olması, çocuğun karakterinin temelini oluşturur.

İkinci önemli unsur okul eğitimidir. Okul sadece akademik bilgi verilen bir yer değil; aynı zamanda değerlerin pekiştirildiği bir ortam olmalıdır. Paylaşmayı, empatiyi, sorumluluk almayı öğreten bir eğitim sistemi; topluma örnek bireyler kazandırır.

Üçüncü unsur ise doğru arkadaş çevresidir. İnsan, farkında olmadan çevresine benzer. Değerleri olan, çalışkan ve dürüst arkadaşlar; kişiyi yukarı taşır. Yanlış çevre ise en sağlam karakteri bile zamanla aşındırabilir.

Sonuç olarak örnek insan olmak, bir günde ulaşılacak bir hedef değil; hayat boyu süren bir çabadır. Herkes kusursuz olmak zorunda değildir; önemli olan hatasını fark edip düzeltme iradesini gösterebilmektir. Daha iyi bir toplum istiyorsak, önce daha iyi insanlar olmayı hedeflemeliyiz. Çünkü dünya, örnek insanlarla güzelleşir.

16 Şubat 2026 Pazartesi

GENÇLER BU EKONOMİDE NASIL EVLENECEK

 

Türkiye’de gençlerin evlilikten giderek uzaklaşması artık bireysel bir tercih meselesi olmaktan çıkmış, doğrudan ekonomik ve toplumsal bir soruna dönüşmüştür. Bugün evlilik, iki insanın gönül birliği kurmasından ziyade, ciddi bir finansal planlama gerektiren “lüks” bir yatırım haline gelmiştir. Ev kiraları, faturalar, temel yaşam giderleri ve iş güvencesizliği, gençlerin evlilik hayallerini daha başlamadan ertelemelerine neden olmaktadır.

Günümüz şartlarında evlenmeyi düşünen bir genç, öncelikle barınma sorunuyla yüzleşmektedir. Büyük şehirlerde kiralar asgari ücretin büyük bir kısmını hatta tamamını aşmış durumdadır. Bunun üzerine elektrik, su, doğalgaz ve internet gibi temel faturalar eklendiğinde, sadece “hayatta kalmanın” maliyeti dahi gençler için ağır bir yüke dönüşmektedir. Henüz evlenmeden bu giderlerle baş etmeye çalışan gençlerin, aile kurma sorumluluğunu üstlenmesi giderek imkânsızlaşmaktadır.

Ev kurmanın maliyeti de bir diğer önemli engeldir. Beyaz eşyalar, mutfak gereçleri, elektronik ürünler, mobilyalar ve yatak odası gibi temel ihtiyaçlar, artık taksitlerle dahi ulaşılması zor kalemler haline gelmiştir. Eskiden ailelerin destekleriyle daha kolay atlatılan bu süreç, bugün ailelerin de ekonomik olarak zorlanması nedeniyle gençlerin omuzlarına tamamen yüklenmektedir.

Tüm bunlara ek olarak düğün masrafları, evliliği adeta bir gösteri yarışına çevirmiştir. Salon kiraları, takılar, organizasyonlar ve geleneksel beklentiler, gençleri borçla evlenmeye zorlamaktadır. Oysa evlilik bir mutluluk başlangıcı olması gerekirken, günümüzde çoğu genç için borçla başlayan stresli bir sürece dönüşmektedir.

Ekonomik baskıların yanı sıra işsizlik ve iş yerlerindeki huzursuzluklar da evliliği erteleyen önemli faktörler arasındadır. Gençler, geçici işler, düşük ücretler ve güvencesiz çalışma koşullarıyla geleceğe dair sağlam planlar yapamamaktadır. “Yarın ne olacağım belli değilken nasıl evleneyim?” sorusu, gençlerin en sık dile getirdiği cümlelerden biri haline gelmiştir.

Türkiye İstatistik Kurumu verilerine göre gençlerin yaklaşık %91’inin evlenmemiş olması, durumun bireysel değil, yapısal bir sorun olduğunu açıkça göstermektedir. Bu tablo, gençlerin evliliğe karşı olduğu anlamına gelmez; aksine şartların evliliği mümkün kılmadığını ortaya koyar.

Bir diğer önemli neden ise eğitim hayatı ve kariyer hedefleridir. Gençler, uzun süren eğitim süreçleri, mesleki belirsizlikler ve kendilerini ispat etme zorunluluğu nedeniyle evlilik yaşını ileri bir tarihe ertelemektedir. Günümüz dünyasında bireyler, önce ayakta durmak, sonra sorumluluk almak istemektedir. Bu yaklaşım, aslında bilinçli ve sağlıklı bir tutumdur.

İnsanlar artık önce kişisel gelişimlerini tamamlamak, hayatta istediklerini elde etmek ve ekonomik bağımsızlıklarını kazanmak istemektedir. Çünkü mutsuz, borçlu ve güvencesiz bir evlilik; iki insanı da yıpratmakta, toplumsal sorunları daha da derinleştirmektedir.

Sonuç olarak, gençlerin evlenmemesi bir “isteksizlik” değil, bir “mecburiyet”tir. Ekonomik şartlar düzelmeden, istihdam güvencesi sağlanmadan ve temel yaşam maliyetleri makul seviyelere çekilmeden evlilik oranlarının artması beklenmemelidir. Gençlerin hayallerini suçlamak yerine, onları bu noktaya getiren koşulları sorgulamak gerekir. Çünkü bir toplumun geleceği, gençlerinin umutla kurabildiği hayatlar kadar güçlüdür.

ÖNE ÇIKAN YAYINLAR

PARA KAYBI CEBİNİZİ BOŞALTIR, KARAKTER KAYBI RUHUNUZU

  Hayatta kaybetmek kaçınılmazdır. İnsan bazen parasını kaybeder, bazen zamanını, bazen de fırsatlarını. Ancak bu kayıpların içinde bir tane...