Türkiye’de son yıllarda enflasyon ve buna bağlı olarak artan hayat pahalılığı, toplumun hemen her kesimini derinden etkileyen en önemli ekonomik sorunların başında gelmektedir. Enflasyon; mal ve hizmet fiyatlarının genel düzeyinin sürekli artması anlamına gelirken, bu artışın gelirlerle aynı oranda yükselmemesi, vatandaşın alım gücünü ciddi biçimde düşürmektedir. Bugün Türkiye’de enflasyon yalnızca ekonomik bir kavram olmaktan çıkmış, doğrudan sosyal yaşamı, psikolojiyi ve toplumsal dengeleri etkileyen bir sorun haline gelmiştir.
Hayat pahalılığı en çok temel ihtiyaçlarda hissedilmektedir. Gıda, barınma, ulaşım ve enerji gibi zorunlu harcamalarda yaşanan fiyat artışları, özellikle dar ve sabit gelirli kesimleri zor durumda bırakmaktadır. Market raflarında her hafta değişen etiketler, pazara giden vatandaşın aynı parayla daha az ürün alabilmesi, enflasyonun günlük hayata yansıyan en somut göstergeleridir. Kira fiyatlarının hızlı yükselişi ise barınma krizini derinleştirmiş, büyük şehirlerde yaşamak birçok kişi için neredeyse imkânsız hale gelmiştir.
Enflasyonun en yıkıcı etkilerinden biri gelir dağılımındaki adaletsizliği artırmasıdır. Geliri enflasyon karşısında korunamayan kesimler her geçen gün daha da yoksullaşırken, bazı gruplar fiyat artışlarını fırsata çevirebilmekte ya da varlıklarını enflasyona karşı koruyabilmektedir. Bu durum toplumda adalet duygusunun zedelenmesine ve sosyal huzursuzluğun artmasına neden olmaktadır. Orta sınıfın giderek erimesi, ekonomik yapının en kırılgan noktalarından biri haline gelmiştir.
Sabit gelirli çalışanlar, emekliler ve asgari ücretle geçinenler enflasyondan en fazla etkilenen gruplardır. Maaşlara yapılan artışlar, çoğu zaman gerçek enflasyonun gerisinde kalmakta; ücret artışı daha cebe girmeden erimektedir. Emekliler için ise durum daha da zordur. Yıllarca çalışmış bireyler, emeklilik dönemlerinde geçim sıkıntısı yaşamakta, temel ihtiyaçlarını karşılamakta zorlanmaktadır. Bu durum, sosyal devlet anlayışı açısından ciddi bir sorgulamayı da beraberinde getirmektedir.
Enflasyon aynı zamanda toplumun psikolojisini de olumsuz etkilemektedir. Sürekli artan fiyatlar, geleceğe dair belirsizlik hissini güçlendirmekte; bireylerde kaygı, umutsuzluk ve güvensizlik yaratmaktadır. İnsanlar tasarruf yapamaz hale gelirken, borçlanma artmakta, hane halkı bütçeleri giderek daha kırılgan bir yapıya bürünmektedir. Geleceğini planlayamayan bireylerin üretkenliği ve yaşam motivasyonu da doğal olarak azalmaktadır.
Hayat pahalılığı gençleri de derinden etkilemektedir. Eğitim, barınma ve ulaşım maliyetlerinin artması, gençlerin hayata daha geç atılmasına, ailelerinden bağımsız yaşam kuramamasına neden olmaktadır. Bu durum, beyin göçünü hızlandıran önemli faktörlerden biri olarak öne çıkmaktadır. Daha iyi yaşam koşulları ve ekonomik istikrar arayışı, nitelikli gençlerin yurt dışına yönelmesine yol açmaktadır.
Enflasyonla mücadele yalnızca kısa vadeli önlemlerle değil, güven veren, tutarlı ve uzun vadeli ekonomik politikalarla mümkün olabilir. Üretimi artıran, tarım ve sanayiyi destekleyen, hukukun üstünlüğünü ve ekonomik öngörülebilirliği güçlendiren bir yapı, enflasyonla kalıcı mücadelenin temelini oluşturur. Aksi halde geçici çözümler, sorunu yalnızca ötelemekten öteye geçemez.
Sonuç olarak Türkiye’de enflasyon ve hayat pahalılığı, yalnızca ekonomik göstergelerle açıklanamayacak kadar derin ve çok boyutlu bir sorundur. Bu sorun; gelir adaletinden toplumsal huzura, bireysel psikolojiden gelecek umutlarına kadar geniş bir alanı etkilemektedir. Kalıcı çözüm ise toplumun tüm kesimlerini gözeten, şeffaf, adil ve sürdürülebilir ekonomik politikaların hayata geçirilmesiyle mümkün olacaktır.



















