TRANSLATE

İLETİŞİM ŞART


İletişim yetenekleri hem iş hem de özel hayatta başarı elde etmeye destek sağlar. Başarılı bir yöneticilerin ortak özelliklerinden biri düşüncelerini düzgün bir şekilde dile getirmeleri ve karşılarındakini ikna edebilmeleridir. İşte iletişim yeteneklerinizi geliştirecek 6 öneri...

İLETİŞİM YETENEKLERİNİZİ GELİŞTİRECEK 6 ÖNERİ

En başarılı yöneticiler kolaylıkla düzgün bir çevre edinirler, düzgün konuşurlar ve etkili yazarlar. Bu yüzden artık en iyiler sınıfına girmeli ve iletişim yeteneklerinizi en yüksek seviyeye taşımalısınız. Aşağıdaki öneriler size yol gösterecektir:

1- Sözcüklerinizi Yönetin

İçinde bulunduğunuz durum ne olursa olsun daima saygı çerçevesi içinde iletişim kurun. Bu karşınızdakinin ihtiyaçlarını göz önünde bulundururken, aynı zamanda ağır başlı olmanızı gerektirir. Aşağıdaki maddeleri uygulamayı deneyin:

Konuşmakta olduğunuz kişinin neyi duymak istediğini belirleyin. Sadece gerçekleri mi istiyor? Anekdotlardan hoşlanır mı? Karşınızdaki kişinin duymak istediklerini söyleyerek yaptığınız bir konuşmada sözcükleriniz çok daha fazla değer kazanır.

Karşınızdaki kişiye değil, sorunlara odaklanın. Siz veya o ne kadar kızgın olursanız olun, karşınızdaki kişi yerine sorunlara saldırmak başarılı olmanın tek yoludur.

Aynı kişiyle gündelik hayatınızda çok sık iletişim kurmanız gerekiyorsa, bu kişinin e-mail'i mi, telefonu mu yoksa yüz yüze konuşmayı mı tercih ettiğini öğrenin. En kaprisli insanlar bile nasıl iletişime geçmekten hoşlandıklarının sorulmasından memnuniyet duyarlar.

2- Kültürler Arası İletişim Kurmayı Öğrenin

Kültürel ve etimolojik bariyerler konuşmalarınızın gereğinden farklı olmasına yol açabilir ve iki tarafa da zarar verebilir. Başka kültürlerden olan kişilerle düzgün iletişim kurabilmek için aşağıdaki önerileri inceleyebilirsiniz:

Yüksek sesle değil, yavaş konuşun. Sesinizi yükseltmek çok nadir durumlarda karşınızdakinin sizi daha iyi anlamasını sağlar.

Karşınızdakinin hiçbir şey bilmediğini varsayın ve spesifik olun. Siz işlerin nasıl yürüdüğünü biliyor olabilirsiniz, fakat herkes bilmiyor. Bu yüzden konuşmanızın başarısını garantilemek için karşınızdaki kişiye her detayı verin.

Yazılı iletişimi tercih edin. Bir e-mail daha iyi anlamak amacıyla tekrar tekrar okunmaya el verişlidir. Eğer bu yolu seçerseniz karşınızdaki kişi ile periyodik olarak telefonda da iletişime geçin, böylece tavrınızı daha net ortaya koyabilirsiniz.

En temel usulleri aklınızdan çıkarmayın. Her şey ters gittiğinde bile teşekkür etmeyi bilin ve gerektiği zaman özür dilemekten çekinmeyin.

3- Karmaşık Fikirleri İletmeyi Bilin

Her şeyi açıkça belirtmek veya vermeniz gereken bilgileri organize edip küçük gruplar halinde listeledikten sonra numaralandırmak işinizi çok kolaylaştıracaktır. Bu sayede dinleyicilerin beklentilerini karşılama ve iletmek istediğiniz bilginin anlaşılma ihtimali yükselir. Bu durumu şu örnekle açıklayabiliriz:

Eğer bana ulaşmanızın 4 yolu mobil telefon, e- mail, otel telefonu ve ofis telefonu derseniz size ulaşmak isteyen kişiler bu 4 yoldan 3'ünde bile başarılı olsalar, size daha fazla seçenek sunduğunuzu ama sözünüzü yerinize getirmediğinizi hatırlatırlar. Bu yüzden bilgileri sıralamak ve organize etmek hem eksik bilgi vermenizi engeller, hem de anlaşılma ihtimalinizi arttırır. Sonuçların ne kadar etkili olduğunu görünce şaşıracaksınız!

4- Yüz Yüze İletişim Kurmayı Tercih Edin

E-mail sayesinde yüz yüze iletişime geçme zorunluluğu azalmıştır. Masanızda oturup telefon veya e-mail ile iletişime geçmenin daha verimli olduğunu düşünüyor olabilirsiniz, ancak bu durumun bazı dezavantajları vardır.

Kendinizi izole etmek gerçek anlamda verimli iletişim kurma yeteneklerinizin kullanılmamasına yol açar. E-mail'den faydalanmanın sınırını aşmayın ve düzenli olarak yüz yüze toplantılar talep edin.

Yüz yüze iletişime geçmek niçin bu kadar önemlidir? İlk olarak e-mail'de tavrınızı ortaya koymanız zordur. Ayrıca, insanlar konuşurken göz teması kurmayı ve karşılarındakinin vücut dilini anlamaya çalışmayı sever. Sonuç olarak doğal iletişim yönleri daha açık ve güçlü bir şekilde iletişim kurmanızı sağlar.

5- Görünümünüze Dikkat Edin

Görüntünüzün de en az sizin kadar konuştuğunu asla unutmayın. Kıyafetlerinizin sizin hakkınızda neler dediğini biliyor musunuz?

Örneğin yaratıcı bir reklam ajansında çalışırken koyu ve yünlü bir takım elbise giyip eski bir saç kesimi yaptırarak Bay Tutucu olmanız aynı zamanda Bay İşten Çıkarılması Gereken olmanız anlamına gelir. Aynı durum bankada çalışan bir bayanın çok abartı giyinip gösterişli takılar takması örneği için de geçerlidir. Unutmayın ki konsept her şeydir.

6- Daha İyi İletişim Kurmanın Yararları

İletişim yeteneklerinizi geliştirmek çok ciddi bir avantajdır. Gelişme göstermeniz istediğiniz kariyere adım atmaya başlamanız anlamına da gelir. Daha iyi iletişim kurabilen kişiler daha başarılı ve sorumluluk almaya daha uygun kişiler olarak görülür ve bu kişiler genlikle zamlarla ve terfilerle ödüllendirilirler.

İYİ DÜŞÜN , DOĞRU KARAR VER


Karar alırken nelere dikkat etmeniz gerektiğini biliyor musunuz? Uzmanlar yaptıkları araştırma ile karar almanın "5 adımlık süreci" ortaya çıkardı. Karar alma ve uygulama konusunda başarıya ulaşmış şirketlerin deneyimlerinden süzülen bu 5 adım ve örnek uygulamaları ise şöyle özetlenebilir...

İYİ KARAR DERSLERİ

Kararların etkinliğini ölçme, onlara hız katma ve kritik kararlara odaklanma gibi adımlarda en başarılı örnek uygulamaları da mercek altına alıyor.

Dünyanın önde gelen danışmanlık şirketlerinden Bain&Company’nin uzmanları Marcia Blenko, Michael Mankins ve Paul Rogers, 5 kıtadan 750 şirket üzerinde yaptıkları araştırmada, iş dünyasında "karar alma" süreciyle ilgili davranışları saptamayı amaçlıyorlardı. İlk bulgularından biri şaşırtıcıydı: "Şirket yöneticileri, zamanlarının yüzde 50’sini toplantılarda geçiriyor." Hepsi de bu kadar değil. Yöneticilerin yüzde 85’i, toplantıların verimsiz ve etkinsiz geçtiğini düşünüyor, karar almakta zorlandıklarının altını çiziyorlardı.Karar almak konusunda ise ilk ulaştıkları sonuç şuydu: "Şirketlerin yüzde 80’inin yarattığı değerin yüzde 20’sinden azı, onların aldıkları ve yürürlüğe koydukları kararlara bağlı." Üç danışman, araştırmalarını derinleştirip "Decide&Deliver" adlı kitaba dönüştürdüklerinde, karar almanın şirketler için önemini, bu konuda başarılı olan şirketlerin nerede fark yarattıklarını ve ne ölçüde bunu değere dönüştürdüklerini de ortaya koydular. Örneğin yüksek oranda karar alabilen şirketlerde, bu kararları etkili uygulama oranı diğerlerine göre 8 kat daha iyi düzeyde seyrediyor. Blenko, Mankins ve Rogers, bu saptamalara ulaştıkları araştırmalarından sonra şirketlere yeni dönemde daha başarılı olmaları için "karar alma" konusunda hayati önerilerde de bulunuyor. "5 adımlık süreç" olarak nitelendirilen bu öneride, dünyadan önemli şirketlerin örneklerine de yer veriyorlar. Karar alma ve uygulama konusunda başarıya ulaşmış şirketlerin deneyimlerinden süzülen bu 5 adım ve örnek uygulamaları ise şöyle özetlenebilir:

1-KARARIN ETKİNLİĞİNİ ÖLÇÜN

İşe karar alma ve uygulama sürecinizin güçlü ve zayıf yönlerini değerlendirerek başlamalısınız. Kararlarınızın kalitesi isabetli olması, ideal karar alma hızı, o kararı almak ve uygulamak için katlandığınız maliyetler, harcadığınız zaman kısacası harcadığınız toplam efor ve uygulama konusundaki başarınızı "karar karnesi" adlı bir metot ile ölçmelisiniz.$0Kaliteli ve isabetli kararlar tahminlere veya kişisel düşüncelere değil işe sağlam rakamlara, konu ile ilgili gerçeklere dayanarak verilebilir.$0Southwest Havayolları, 2000’li yılların başında yakıt maliyetlerini agresif biçimde hedge etme (finansal korunma) kararı aldı. Operasyonlarında kullandığı jet yakıtının büyük bölümünün fiyatını sabitledi. 2007 yılında petrol fiyatları roket gibi yükseldiğinde bu korkunç maliyet artışına karşı kendini koruyabildi. Kârlılığını koruyabilen birkaç havayolu şirketinden biri oldu. Şirketin bu korunma kararı tartışmasız çok isabetliydi.$0Birçok havayolu şirketi, yönetim ve fiyat modelini Southwest’i örnek alarak kökünden değiştirdi ama çok azı onun yakaladığı kârlılığa erişebildi. Çünkü bir şirketin aldığı kararları doğru uygulamalarla hayata geçirebilme yeteneği de olmalı.

2- DAHA HIZLI DAVRANIN

Kararların kalitesi ve isabetli olması kadar hızı da bu konudaki etkinliğinizi belirler. 26 yıllık GE çalışanı olan ve daha sonraları bir sağlık hizmetleri şirketi olan McKesson’ın finanstan sorumlu başkan yardımcısı olan Bill Graber, bu konuda şunları söylüyor:"1980’lerin sonunda ve 1990’ların başında birçok insan bizim GE’de rakiplerimizden daha iyi kararlar aldığımızı düşünüyordu.

Oysa kararlarımız diğer şirketlerden daha iyi, daha üstün değildi. GE olarak diğerlerinden daha hızlı karar alıyorduk ve hedeflediğimiz sonuçlara ulaşana dek hızla o kararı uyguluyor, takip ediyor, gereken revizyonları çarçabuk yapıyorduk." Bir organizasyonun kararlarının ne kadar iyi olduğu kadar ne kadar hızlı hareket ettiğinin de önemli ol-duğunun bir diğer ispatı da Zara ve Topshop örnekleri. Bu şirketler sezonun trendleri hakkında diğer büyük perakendecilerden çok daha hızlı karar alıyor. Yeni ürünleri raflara aylar değil, haftalar içerisinde çıkarabiliyorlar. Büyüme hızları da endüstri ortalamasının iki katı. Medya, teknoloji gibi hızlı değişen endüstrilerde kararlar birkaç gün, bazen birkaç saat içinde alınmak zorunda. Araştırmalar ilaç sektörünün en hızlı şirketleri olan Bayer, Astra Zeneca ve Merck’in her birinin yavaş şirketlere kıyasla 2000 ile 2005 arasında 1,1 milyar dolar gelir elde ettiğini gösteriyor.

3-EN KRİTİK OLANA ODAKLANIN

Şirketinizin üst yönetimi önemli kararların hangileri olduğunu saptamakta güçlük çekiyorsa benzer semptomlar ortaya çıkmaya başlar. Şirketler, hangi model laptop’ları satın alacağı veya broşürlerin renginin ne olacağı gibi detayları uzun uzun tartışılırken temel stratejiyi gözden kaçırabilir. Zaten Bain&Company’nin araştırması da bu konuya açıklık getiriyor. Buna göre kritik kararların hangileri olduğu konusunda kafaları net olan şirketlerin kararları, diğerlerinden yüzde 40 daha etkili oluyor. Ford’un yaşadığı bir sorun da bu yaklaşımı haklı çıkarıyor. Boeing Ticari Uçaklar Bölümü’nün CEO’su Alan Mulally, 2006 yılında Bill Ford’dan bir davet aldı. Ford ve ailesiyle Detroit’in dışında bir hafta sonu geçirdi. Ford ona ailesinin bir zamanlar nasıl şahane bir otomobil şirketi yarattığını ve şimdi o şirketin nasıl çöküşün eşiğine geldiğini anlattı. Mullaly kısa bir süre sonra Ford’un başına geçti, şirkette elbette herkes ona kucak açmadı. Çünkü sektörün dışından geliyordu. Ford’un birbiriyle ilgisiz çok sayıda markaya sahip olduğunu görüyordu. Büyük SUV ve kamyonetler portföyde fazla yer tutuyordu, çok sayıda bayi ve tedarikçi finansal sorunlarla boğuşuyordu. Ancak Ford’da hiç kimse bu problemin üzerine gitmiyordu. Mullaly, işe başladığının ilk haftası yarım günlük "iş planı gözden geçirme" toplantıları düzenlemeye başladı. İlk toplantı sert geçti, kimse sorunları kabul etmiyordu. Mullaly, üst düzey yöneticileri kendi birimleriyle ilgili en önemli kararları saptamaları için zorladı. Dört hafta içinde Ford’un alması gereken kritik kararlar listesi hazır oldu. Mullaly, bunları şirketin yönetim kuruluna 1 sayfada özetledi. Bunların arasında kalitenin geliştirilmesi, yakıt tasarruflu araçların üretimi, tedarikçi sayısının azaltılması, bayi ağının ve uluslararası organizasyonun rasyonalize edilmesi de vardı. Kararlar hayata geçirildi ve şirket operasyonlarını da organize etti, bölgesel ünite yapılanmasından global matris düzenine geçti. Aston Martin, Jaguar, Land Rover ve Volvo markalarını sattı. Yeni model geliştirme işini hızlandırdı, küçük ve tasarruflu araç kategorisini güçlendirmeye yöneldi. Ekibiyle birlikte şirketi refinanse ettiler ve 23 milyar dolar aldılar. United Auto Workers ile anlaşmaya vararak tedarikçilerini ve bayilerini azaltma yoluna gittiler. İşler yolunda giderse Ford 2011’de kârlılığı yakalayacak gibi görünüyor.

4-BİREYSEL KARARLARI HAYATA GEÇİRİN

Bazı şirketlerde üst düzey yöneticilerin aldığı kritik kararların başarılı biçimde hayata geçirilebilmesi mümkün olmaz. Dünyaca ünlü bir enerji şirketinin başından geçenler de bunu destekleyecek nitelikte. Şirketin CEO’su, iyi satmayan bir türbin modelinin üretimini sürdürmesi gerektiğini düşünüyordu. Sonra ekibinden gelen itirazları dikkate aldı ve bu T662 modelinin üretimini durdurmaya karar verdi. İkinci bir telefonla onlara bu kararını bildirdi.$0Ancak, sonradan Kaliforniya’daki fabrikanın onun bu son kararını hiç dikkate almadığını ve üretime devam ettiğini fark etti. Henüz tesisin 18 aya yayılan tedarik kontratları da iptal edilmemişti. Sonuçta şirket üretimi durdurursa tedarikçilerine karşı büyük sorumluluklar altına girecekti.

Bu nedenle kitapta adı açıklanmayan bu şirket, CEO’nun kararını tekrar gözden geçirmek zorunda kaldı. Bu hikayedeki sorunları aşmak, karar alma ve uygulama sürecini iyi biçimde işletmek için şirketin karar süreçlerini de bir X-Ray’den geçirmelisiniz. Buna biz "Karar x-ray"i diyoruz. Bunun için aşağıdaki 4 soruya yanıt vermeniz gerekiyor: Hangi kararlar alınmalı ve uygulanmalı?

Kararların alınmasında kimler kritik rolleri üstlenecek? Doğru karar alınmasını sağlayacak tavsiyeleri ve verileri kimler ortaya koyacak?

Karar nasıl alınacak ve uygulanacak?Karar ne zaman alınacak ve en iyi performansa ulaşmak için ne zaman uygulanacak?

5-SONUÇ ÜRETEN ORGANİZASYON KURUN

Şirketinizin yapısının geleneksel mi, yoksa karar odaklı mı olduğunu kontrol etmelisiniz. Bunun için ekibinizle birlikte yanıtlamanız gereken 5 temel soru var. Bunları şöyle sıralamak mümkün:Yapımız en fazla değer yaratan kararları destekliyor mu?

Kritik kararlarımız için spesifik roller ve performans kriterleri nelerdir?

Süreçlerimiz efektif ve zamanında kararlar ve aksiyonlar üretebiliyor mu?

Kilit karar noktalarındaki insanlarımız ihtiyaç duydukları bilgilere sahip mi?Performans hedeflerimiz ve ödüllerimiz işimiz için doğru kararlar veren insanlara odaklı mı?

Bu sorulara verdiğiniz yanıtlar organizasyonunuzun karar alan ve sonuç üreten bir yapıda olup olmadığını size söyleyecektir.

ÖĞRENDİM


Geniş ve rahat olmayı öğrendim…Ölümün dışında hiçbir şey göründüğü kadar önemli ve acil değil…

Coşkulu ve neşeli olmadığım zaman bunun hiç kimsenin suçu olmadığını ve gülümsemem gerektiğini öğrendim…

Cesur olmayı, değilsem bile öyle davranmayı öğrendim…Nasılsa arada ki farkı kimse anlamıyor…

Cazibemle 15 dakika idare edebildiğimi, ondan sonra mutlaka bilmem gereken bir şeyler olduğunu öğrendim…

Hiç kimsenin sır saklamadığını öğrendim…Çünkü herkes birine söylemek ihtiyacı hissediyor…

Yanıtını bilmediğim ve emin olmadığım konularda “bilmiyorum” demenin daha faydalı olduğunu öğrendim…

Ağzımı kapalı tuttuğumda fazla hata yapmadığımı öğrendim…

Başarıya çıkan bir asansör olmadığını tırmanmak gerektiğini öğrendim…

İnsanların bana sadece ben izin verdiğim şekilde davranabildiklerini öğrendim…

Kıskançlığın mutluluğun düşmanı olduğunu ve mutlu olmak için başkalarına güvenmenin sonsuza kadar hayal kırıklığı getirdiğini öğrendim…

İnsanların kendinden daha az başarılı insanlarla başarısını, mutsuz insanlarla mutluluğunu konuşmaması gerektiğini öğrendim…

Başkaları için olumsuz düşünüp acımasız ve kırıcı olanların aslında güçsüz kimseler olduğunu ve sevgiyi sadece güçlü insanların bildiğini öğrendim…

İnsanlara artık kızmıyorum çünkü hayatlarında hataları, sorunları, mutsuzlukları olan insanların karşılarındakileri kendi yerlerinde görmeye çalıştıklarını öğrendim…

Ben bu hatayı nasıl yaptım demek yerine en mükemmel düşünenlerin bile hata yapabileceğini önemli olanın ders alıp yinelememek olduğunu ve yeni hatalardan daha az zararlı çıkmayı öğrendim…

Hayatta ki en önemli çözümün neyin önemli olduğuna karar verip gerisini çöpe atmak olduğunu öğrendim…

Sadece ders almak için arkama bakmayı, sadece yüksek sesle düşünebilmek için sorumu bir başkasına anlatmayı öğrendim… Çözüm için değil…

İmkansız diye bir şey olmadığını, çok istediğimde imkansızı elde edebildiğimi, asıl savaşı kazanabilmek için küçük çarpışmaları kaybetmeyi göze almayı öğrendim…

Zamanı ve sözleri dikkatsizce kullanmamayı öğrendim…Çünkü geri alamıyorum.

Ne kadar çaba harcarsam harcayım bazılarının mutsuzluk için her zaman neden bulabildiğini öğrendim… ARTIK ÇABALAMIYORUM.

Önemli olan şeyin başkalarının benim hakkımda ne düşündükleri değil, benim kendim hakkındaki düşüncelerim olduğunu öğrendim… Kendimi yargılıyorum…

Affetmek ve Unutmak… Eğer güçlüysen başarabildiğini ve kin tutmanın beni rahatsız ettiğini öğrendim…

Nerde ve ne şartlarda olursa olsun yaşadığım yeri güzelleştirmeyi öğrendim…

Sürekli BEN DÜRÜSTÜM, BEN DOĞRUYU SÖYLÜYORUM, SEN FARKLISIN diyenlerden kuşkulanmayı öğrendim…

Durum ne kadar vahim olursa olsun, soğukkanlılığımı yitirmemeyi, gülümsemeyi, her şeyi negatif ve kötü düşünen mutsuz olan insanlardan ayrı kalmayı öğrendim…

Beni kızdıran birine cevap vermeden önce 10 saniye düşünmeyi, nefes almayı ve kendime sakinleşmek için zaman tanımayı öğrendim…

Bugünkü her üzüntümün ve her acımın benim yarınki mutluluğumu hazırladığını öğrendim…

Yapmak istediklerimden asla vazgeçmemeyi, büyük düşlerin gerçeklerden daha güçlü olduğunu ve başarmanın en kısa yolu olduğunu öğrendim

Kaybedecek neyim var demek yerine, yaşadığım her şeyde kazanacak çok şeyim var demeyi öğrendim...

BENİ ELEŞTİREN, BANA BİR ŞEYLER SÖYLEME YETİSİNİ KENDİNDE BULANLARA CEVAP VERMEMEYİ ÖĞRENDİM… ÇÜNKÜ HİÇ BİR ZAMAN BİTMEYECEKTİR…

OLMAK YA DA OLMAMAK

Olmak, her nasılsanız öyle olmanıza izin vermek ve öyle olduğunuz için kendinizi bütünüyle sevmek demektir...Ne hissediyorsanız onu hissetmek ve o duyguyu yaşamaktır...Olmak tümüyle anda yaşamaktır çünkü...Şimdi’nin var olan tüm şey olduğunu bilirsiniz...Bu istediğiniz şeyi yapmaktır , ruhunuzun sizi ittiği serüveni yaşamaktır.

Neden ” olmak ” ?…Bu şekilde yaşadığınızda, kendinizi, başkalarını ya da aklınıza gelen düşünceleri asla yargılamazsınız.O zaman doğru-yanlış, olanaklı-olanaksız, kusurlu-kusursuz, olumlu-olumsuz diye bir şey olmaz.Artık, an-ın güzelliğini hissetmenize ve onun tadını çıkarmanıza izin vermeyen zaman illüsyonu da olmaz. Olma hali içinde bulunduğunuzda sadece yaşamın Oluşu ve Şimdi’nin sürekliliği vardır.

Olma hali içindeyken, düşünceleriniz artık geçmiş ya da gelecekle oyalanmaz; suçluluk duygusu ve pişmanlık ve yapılması gereken şeyler tarafından işgal edilmez. Olma halinde, belli bir gerçeğe tutunmaz, tüm gerçekleri incelersiniz. Tüm gerçekleri bir Oluş olarak görür ve -olma haliniz içinde uygulanabilir olup olmadıklarını belirlemek için- her birinin araştırılmasına izin verirsiniz. Bu şekilde yaşadığınızda,size gelen tüm düşünceler düşünülür ve beyniniz vasıtasıyla, bedeninizde hisler olarak idrak edilir, ki bu da daha çok bilişin, daha fazla düşüncenin, daha fazla Oluşun yaşanmasını sağlar.

Yalnızca “olduğunuz”da, her şeyin Oluşu ile uyum içinde olursunuz. Ve bu uyumla, istediğiniz her şeye sahip olabilirsiniz ve olmaktan başka hiçbir şey yapmanız gerekmez. Varlığınızın Tanrısı, düşündüğünüz, istediğiniz her şeyi size çekecektir. Her dışsal prensibi yapmaya çalışarak kendilerini meşgul edenler, içsel prensibi etkisiz kılıp boşa harcarlar.Olmakta, siz zaten her şeye sahipsinizdir ve her şeysinizdir.

Yalnızca olduğunuzda ve tüm düşünceleri almanıza izin verdiğinizde, işte o zaman Tanrı’nın sesini işitebilirsiniz. O zaman bilmek istediğiniz her şeyi bir anda bilebilirsiniz. Düşüncelerinizi yargılamadan, ruhunuzda duygu olarak tezahür etmelerine izin verdiğinizde -yalnızca Oluş’a ve olan her şeye açık olarak- o zaman sınırsız Tanrı olarak yaşarsınız.Böylece kendi Tanrı benliğinizin saf bir kanalı olur ve Tanrı zihninin saf sadeliğine yaklaşırsınız.

Bilerek ve izin vererek yaşamayı öğrenin. O zaman değişmiş ego üzerinde hakimiyet kurmuş olursunuz.O zaman yedinci kata, yedinci mühüre, yedinci cennete ulaşmış olursunuz çünkü o düzeyde yargı yoktur; sadece yaşamın sürekli Oluşu vardır. Bir kez yargıyı aştığınızda, bu dünyayı, bu katı bütünüyle aşmış olursunuz...

SEVGİ ve BİLGİ PAYLAŞTIKÇA ARTAR


Hayat bir aynadır. Siz ona gülümserseniz, o da size gülümser.

Yaşamını iyileştirmek isteyen herkes ilk önce olumlu düşünmeyi öğrenmelidir. Çünkü, düşünceler inançları, inançlar davranışları, davranışlar da çevre ile etkileşimi belirler.

Zihni sağlıklı olanların, bedenleri de daha sağlıklı olur. Dolayısıyla, olumlu düşünce hayatın kalitesini ve süresini de artırır.

Olumlu düşünce yeteneği öğrenilebilecek bir yetenektir. Bu yeteneği geliştirmek için başkalarının deneyimlerinden faydalanmak etkili bir ilk adım olur. Dolayısıyla, çevredeki iyimser insanları belirleyip, onları örnek almak olumlu düşünce yeteneğini geliştirmeye yardımcı olur.

Olumlu düşünme yeteneğini kazanmak için insan öncelikle kendisiyle barışık olmalıdır. Bunun için düşüncenin, söylemlerin ve eylemlerin tutarlı olması gereğini hiç unutmamalıyız. Bu tutarlılık gösterilmediğinde hem toplumun güveni yitirilir, hem de insanın iç huzuru zedelenir.

En acımasız kritiği insanlar çoğu zaman kendileri yaparlar. Hatasız kul olmaz. Yapılan hataları eleştirmek yerine, kendini geliştirme fırsatı olarak görmek daha yapıcı sonuçlar verir. Olumlu düşünmek, hataları reddetmek değil, onları birer iyileştirme fırsatı olarak görmek demektir. Olumlu düşünmek, hataların bir daha ki sefer nasıl önlenebileceğini düşünmek, bunun için plan yapmak ve uygulamaktır.

Bu yaklaşımı çevrenizdekiler için de uygulamak, insanların sizinle daha olumlu bir etkileşim kurabilmesine yardımcı olur. Bir adada tek başına yaşamanın güçlüğünü göz önüne getirdiğimizde çevremizle etkileşimin hayatımızın ne kadar önemli bir parçası olduğunu daha iyi anlarız. Bu etkileşimin kalitesini artırmak, hayat kalitemizin de artırılmasına yardımcı olur.

Olumlu düşünebilmek için cümlelerinizden olumsuz kelimeleri silmeye çalışın. Bu yaklaşım, her olayın olumlu yönlerini görebilme yeteneğini geliştirmeye de yardımcı olur. Çünkü kelimeler, düşünceyi ve inançları tetikler.

Hayata yaklaşımda sorumluluk almak, ancak bunu yaparken esnek bir yaklaşımı benimsemek olumlu yaşam için önemli bir girdidir. Hayatta ulaşmak istediklerimizin kendiliğinden gelmeyeceğini, geleceği şekillendirmek için bugünden çaba gösterilmesi gerektiğini kavramalıyız. Ancak, geleceği şekillendirmenin, geleceği belirlemek manasına gelmediğini de iyi anlamalıyız.

Dolayısıyla, zihinsel açıdan sağlıklı olabilmek için gerçekleri kabullenmeyi de öğrenmek gerekir. Ancak, gerçekleri kabullenmek, onlara boyun eğmek demek değildir. Önemli olan gerçekleri görmek ve onlardan değiştirebilecek olduklarımız için yapıcı eylemlerde bulunmaktır.

Olumlu düşünmek ve olumlu yaşamak için insan kendine ve çevresine güvenmelidir. Hayatı sadece onu değiştirebileceğine inananlar iyileştirir. Kendine ve çevresine güvenen, inançlı ve azimli insanlar hayatın kalitesini geliştirir, kendileri ve çevreleri için mutluluk kaynağı olur.

Dünyada iki büyük güç vardır: biri korku, diğer ise inançtır. Olumlu düşünebilmek için insanın korkularını da yenmesi gerekir. Korkuları yenmenin en etkili aracı ise inançtır.

Tanrıya inanmak hayatta değiştiremediklerimiz karşısında iç huzuru bulabilmeyi sağlar. Değiştirmek istedikleriniz için elinizden gelen çabayı gösterdikten sonra hayırlı bir sonuç beklentisiyle tanrıya havale etmek stresi azaltır ve daha sağlıklı bir hayat yaşamaya fırsat tanır.

Düzenli olarak fiziksel ve ruhsal egsersiz yapmak insanda olumlu düşünceyi, sağlıklı ve dengeli yaşamı geliştirir.

Yaşam ulaşılan sonuçlar değil, istenilene ulaşmak için yürüttüğümüz süreçtir. Bu süreçte bilinçli çaba göstermek, tutarlı olmak, çevremize güven vermek ulaşılan sonuçlardan çok daha büyük mutluluk kaynağıdır.

Bu süreçte en önemli ve kalıcı kazanımlardan biri de elde edilen sonuçlar değil, öğrenimlerdir. Öğrenmek için sürekli bir çaba göstermek gelişmenin temelidir. Bu çaba gerçekleri kabullenme ve aynı zamanda onları değiştirme gücünü kazanmak için faydalıdır.

Yaptığı işe inançla sarılan kişiler büyük bir coşku ile çalışırlar. Bu coşku onları başarıya ve olumlu etki yapmaya taşır. Bu nedenle insanın sevdiği konulara eğilmesi büyük önem taşır.

Hayatta en demokratik olarak dağıtılmış kaynak zamandır. Herkes için gün 24 saattir. Zamanı iyi kullanmak ve ileride değişmesini istedikleriniz için önceden adımlar atacak cesaret ve uzak görüşlülüğü göstermek insanın olumlu düşünce yeteneğini de geliştirir.

Olumlu düşüncenin temelinde sevgi yatar. Olumlu düşünebilmek için insanları sevmek, onlara birşeyler kazandırabilmenin heyecanını yaşamak gerekir. Kendini iyi hissetmenin yolu, içten bir duyguyla başkalarına yardım edebilmektir.

Hayatta mutluluk olumlu düşünce ile başlar, olumlu söylem ve eylemlerle gelişir, paylaşılan sevgi ve bilgiyle doruğa erişir...

Hayatta iki değer var ki, paylaştıkça artıyor: sevgi ve bilgi...Sevgisini ve bilgisini paylaşan insanlar en büyük zenginliğe kavuşan insanlardır...

VERİMLİ ÇALIŞMAK


Verimli çalışmak; zamanınızı hedefleriniz doğrultusunda etkili bir şekilde kullanmaktır.

Verimli çalışmak sadece ders çalışmak değildir, verimli çalışmayı öğrenmiş bir kişi oyun oynamaya, faklı faaliyetlere ve arkadaşlarına zaman ayırabilecektir. Başarılı insanlar, hedeflerine belirledikleri bir süre içinde ulaşmış insanlardır diyebiliriz. Başarılı olabilmek için , eğer ders çalışacaksanız derse ilişkin hedefinizi ortaya koyun ve bu hedef için süre belirleyin. Başaracağınıza inanırsanız yolu yarılamışsınız demektir, eğer başaramayacağınızı düşünüyorsanız daha çalışmaya başlamadan kaybettiniz demektir. Kendinize güvenin ve işe koyulun.

Meşhur bir söz var “Sadece oturarak başarıya ulaşan tek yaratık vardır, oda tavuk”

Evet çalışmaya hazır mısınız?
Bu aşamada şunları öğreneceksiniz;
Kendinizi psikolojik olarak hazırlayın;

Hangi dersi, o dersin hangi konusunu ne derece öğrenmeniz gerektiğini düşünün. Çalışacağınız kaynağın ilgili konularına baştan sona göz atın ne kadar sürede bitirebileceğinize karar verin. Konuyu çalışıp tam anlamıyla öğrendiğinizde, sizi bekleyen olumlu durumları hayal edin, “Sınavdan yüksek not alırsam çok mutlu olurum” gibi.

Çalışma esnasında hayallere yada iç konuşmalara daldığınızı hissederseniz bundan vaz geçmeye çalışın. Tekrar hayalinize dalıyorsanız hayalinizi düşünmeye devam edin ve bitirin, aksi takdirde sizi tekrar rahatsız edebilir.

Bu arada verimli çalışmak için bedeninizi de hazırlamalısınız;

Önemli bir dersi çalışacaksanız yada sınavınız varsa yeterince dinlenmiş olmalısınız. Yeterince dinlenmiş olmanız kafi derecede uyumak ve yorucu bedensel faaliyetlerden uzak kalmanıza bağlıdır. Fiziksel yorgunluk ders çalışmanızı olumsuz olarak etkileyecektir, diyelim ki bir futbol maçı yaptınız maçtan sonra ders çalışmaya başlarsanız uykunuz gelecek ve gereğince çalışamayacaksınız. O halde ya maçı erteleyin yada sınavı. Tabi birincisini ertelemek daha kolay. Eğer akşam çalışacaksanız gün içerisindeki 40-50 dakikalık uyku sizi dinlendirecektir. Asla yatarak veya masaya uzanarak çalışmayın çünkü bu duruş uykunuzu getirecektir. Ortamdaki lamba gözünüze direkt gelmemeli onun yerine ışığı arkanıza alacak şekilde oturun.

Çalışma ortamınızı uygun şekilde düzenleyin;

Çevrenizde dikkatinizi dağıtacak nesneleri, poster ve resimleri kaldırın. Televizyonun bulunduğu odada çalışmayın, çünkü ses dikkatinizi dağıtacaktır. Masanızı bir çalışma masası gibi düzenleyin gereksiz şeylerden kurtulun. Çalışma ortamınızı değiştirmemeye özen gösterin çünkü sürekli aynı ortamda çalışmak bir süre sonra şartlı reflekse dönüşür ve çabuk konsantre olmanızı sağlar.

Kendinize bir çalışma programı oluşturun.
Çalışma süresi olarak şu formülü kullanmanız uzmanlar tarafından önerilir.

40 dakika çalışma + 5 dakika tekrar + 10 dakika dinlenme

Çalışmanızın kalıcılığını sağlayacak en önemli faktör tekrardır. Tekrar için tavsiye edilen en iyi yöntem; İlk tekrar 40 dakikalık bir öğrenme seansının sonunda yapılmalı ve 10 dakika sürmelidir. Bu tekrar hatırlanan miktarın bir gün daha aynı düzeyde kalmasını sağlar. 2-4 dakika sürecek ikinci tekrar 24 saat sonra yapılmalıdır. Bundan sora bilgi hafızada bir hafta kadar saklanır. Bir hafta sonra yine 2-4 dakika sürecek üçüncü tekrar yapılmalıdır. Dördüncü tekrar; bir ay sonra 2-4 dakikalık bir süreyle yapıldıktan sonra, bilgiler uzun süreli hafızaya geçer, ve son derece kuvvetli bir biçimde yerleştirilmiş olur.

Bunun dışında yatmadan önce çalıştığınız konunun tekrarını yaparsanız öğrendikleriniz büyük ölçüde hafızanıza yerleşir.
 
PLANLI ÇALIŞMA

Tasarladığımız, ulaşmak istediğimiz, kendimize uygun hedeflere varmanın yollarından birinin de verimli ve plânlı çalışma olduğu artık bir gerçek. Çalışma alışkanlığı kazanmak, zamanı kullanmayı bilmek, çalışmayı yarına bırakma alışkanlığından vazgeçmek, çalışmaktan zevk almak ve bunu bir yaşam biçimi hâline getirmek ancak, iyi bir plânlama ile mümkün olabilir. Eğer bir plânınız yoksa, çalışmalarınızı istediğiniz zaman, gelişigüzel yapıyorsanız beklediğiniz başarıyı yakalamanız mümkün olmayabilir.

Plânsız olmak, neyi ne zaman yapacağınızı bilmemek, zaman kaybetmenize sebep olur. Zamanı idare etmek, zamanı kullanmak, enerjinizi doğru yerde harcamanıza olanak sağlar, başarınızı artırır. "Zaman yetmiyor" diye söyleniyorsanız bu, genellikle plânsız hareket etmenizden ve zamanınızı doğru bir biçimde kullanmamanızdan kaynaklanmaktadır.

Plânsız bir gün, etrafı çevrilmemiş, kime ait olduğu belli olmayan bir arsaya benzer. Orada kimisi top oynar, kimisi çift sürer. Ya da size ait arsa bakmışsınız yol olmuş. "Gün benim" diyebilmek için, zamanınızın boşa geçmesini önlemek için kısa, orta ve uzun vadeli plânlarınız olmalıdır. Plân burada bize bir önem arz eder, o da şudur: Amacımıza ulaşabilmek için ne kadar disiplinli ve kararlı olabileceğimiz hakkında test neticeleri vermek. Plânlarınızı uyguluyorsanız iyi yolda, uygulamıyorsanız kötü yoldasınız. Unutmayın, en iyi plân uygulanan plândır. En kötü plân "Yarın yapılacak" plândır.

Değişimi, yaşamınızın her aşamasında uygulayın, öğrenmenin bir davranış değişikliği olduğunu unutmayın ve bilin ki dünyada tek değişmeyen şey değişimdir.

"Yarın diye bir şey yoktur."

ÖĞRENCİLERE , VELİLERE ÖNERİLER


Her çocuk başarmak için doğar, nasıl mı?
Çocuklarımız anaokuluna başlar başlamaz rekebetle tanışıyorlar, ilkokula başladıklarında ise rekabeti iyice tadıyorlar. Ve sonunda da SBS ve ÖSS illeti ile yüzleşiyorlar.

Başarmak için doğan, başarmamak için aslında hiçbir engeli olmayan çocuklar, sağlıklı yollardan geçemediğinde ise kayıp çocuklar olabiliyor. Başarılı olmak isteyen öğrencilere ve çocuğu başarılı olsun isteyen ebeveynlere, Başarı Uzmanı Mümin Sekman’dan öneriler var. İşte, hayallerini gerçek kılmak, kısaca başarmak isteyen çocukların izlemeleri gereken yollar...

Malum, kirpi bile yavrusunu “Ne kadar yumuşaksın yavrucuğum” diye severmiş... Kuşkusuz her anne-baba çocuğunun zeki ve başarılı olduğuna inanıyor. Üstelik, anne babanın penceresinden bu çok da doğru...
Çünkü çocuklar kendilerine değer verildiğinde, başarılı olduklarına inanıldığında, cesaretlendirildiklerinde ve yetenekleri doğrultusunda sağlıklı bir şekilde yönlendirildiklerinde doğallıkla başarıyorlar...

Fakat, “başarı” deyince anneler öyle dertli ki... Nasıl olmasınlar?.. SBS’ler, ÖSS’ler, şu sonu gelmeyen sınavlar, çocukların ve çocuklu ailelerin üstünde kabus gibi...


Öyle ki, ebeveynler SBS yüzünden çocukların ders çalışmaktan soğuduğunu, derslerinde başarılı olan çocukların bile korku ve kaygıları nedeniyle derslere ilgisinin azaldığını; kiminin içine kapandığını, kiminin saldırgan-öfkeli tutumlar sergilediğini ve çocuklarını tanıyamadıklarını söylüyorlar.


10’lu yaşlarda çocukların bir de ergenlik fırtınası yaşadığı gerçeğini hatırlarsak, çocukların işi de hiç kolay değil. Ve biz anne babaların desteğine ve sağlıklı yönlendirmelerine belki de her zamankinden daha çok ihtiyaçları var. Ha, bir de çocuklarımızın 24 saat ders çalışmasını istemekten vazgçmemiz gerekiyor.


BAŞARI DEYİNCE...


“Başarı deyince aklına ne geliyor?” diye İlköğretim çağındaki öğrencilere sorulduğunda öğrenciler şu cevapları vermişler:


“Derslerde iyi not alarak bisiklet kazanmak, okul birincisi olmak, planlı ve azimli olmak, doktor olmak, hedefine ulaşmak, karnemim iyi gelmesi, akıllı ve zeki olmak, iyi bir iz bırakmak, iyi bir evde yaşamak, yetenekli olmak, Atatürk gibi bakmak, kopyacı olmamak, kendine güvenmek, üniversiteyi kazanmak, herkese sözünü geçirmek, bilgisayar oyununda herkesi yenmek, arkadaşlarım tarafından sevilmek, defterimin yıldızlarla kaplı olması, her şeyin kolay gelmesi, annemden istediğim kadar para almak...”


Şüphesiz, çocukların hayalleri sonsuz ve öyle de olmalı... Ama, bir çocuk neyi başarmak isterse istesin, önce; bu dünyada biricik, çok özel ve harika olduğunu bilmeli; bu gerçek anne baba tarafından çocuğa öğretilmeli... Tabii, sevgili çocuklar sonra da şu önerilere kulak verebilirler...


BAŞARMAK İSTEYEN ÖĞRENCİLERE ÖNERİLER


Korkunu gözünde büyütme ! Korkunu gözünde büyütürsen, korkun karşısında küçülürsün ! Herksin korktuğu bir şeyler vardır ama bazıları korktukları şeyleri gözlerinde çok büyütürler. Korkumuz büyüdükçe de cesaretimiz küçülmeye başlar. Ve cesaretin bittiği yerde esaret başlar!..


Denediğin halde istediğin sonucu alamadığın, “Bir daha denersem yine olmayacak” diye düşündüğün şeyler neler? Başarısız olduğun dersleri düşün. Denedin olmadı, denedin olmadı. Bir daha denersen yine olmayacağını düşündün ve mücadele etmeyi bıraktın. Belki tekrar denersen olacak ama denemiyorsun. Oysa, zaman geçtikçe sen değişir, gelişirsin. Sen değişince, şansın da değişir. Dün yapamadığını bugün yapabilir hale gelirsin. Kendine bir şans daha vermeye ne dersin?


Azimli olduğun kadar akıllı da olursan sonuca ulaşırsın. Büyükler bazen, kendi deneyip de yapamadıklarını, çocuklarının da yapamayacağını düşünürler. Bu yüzden, bazen çocuklara, büyüklerinin hayal bile edemeyeceği şeyleri başarmak düşer.Yorgun olsan da mücadeleden yılma. Hem azimli, hem akıllı olabilirsin! Azimli olduğun kadar akıllı da olursan sonuca ulaşırsın! Hayatta başarılı sonuçlar almak için, en yorgun anımızda bile aklımızı iyi kullanabilmeliyiz.


Öte yandan, azimli ve akıllı olabilmek için hayata iyimserlik penceresinden bakabilmek gerekir. Unutma, zafer bir dakika daha dayanabilenindir. Hayat mucizelerle doludur. Bazen hiç kurtulamayacağımızı düşündüğümüz durumlardan, şartlar değişir, kurtuluruz. Umudumuzu kaybetmemeli ve çabalamaya devam etmeliyiz. Biz çaba harcamaya devam edersek, şartlar da bizim lehimize devam etmeye başlayacaktır.


Zorlukları azimle yenmek kadar büyük düşünebilmek de önemlidir. Büyük hayalleri olanlar, hayallerine giden yolda yaşayacakları geçici ve küçük hayal kırıklıklarında cesaretlerini kaybetmemeleri gerekir. Büyük hayalleri olanlar karşılacakları zorluklardan ve küçük başarısızlıklardan yılmamalıdır. Neyi asla yapayacağını düşünüyorsun? Belki doktor olamamaktan korkuyorsundur, belki sınavları kazanamaktan... Hepimizin korkuları var, fakat korkularımızı aşabiliriz. Senin hayallerinin yüksekliği ne kadar? Çünkü sen yükseldikçe önündeki engeller küçülür.


Tabii, civciv gibi düşünerek kartal gibi uçamazsın. Civcivlik günlerinde öğrendiğin bazı şeyleri beyninden silmelisin. Yükseklerden korkmamayı öğrenmekle işe başlamalısın. Sen başarabilirsin, çok yükseklere uçabilirsin. Önce kendine güvenmelisin, sonra da sık sık denemeler yapmalısın. Denemeler sırasında da hatalarından ders çıkarmalısın. Her denemende bir hatanı elersen, sonunda hatan kalmaz ve uçmayı başarırsın.


Eğer, kartal yavrusuysan, ömrünü tavuk taklidi yaparak yaşayamazsın ! Eğer içine büyük işler başarabileceğini hissediyorsan, sen de özel biri olabilirsin. İçindeki ses sana ait olduğun yeri söyleyecektir. Oraya yükselmeye cesaretin var mı? Andre Gide adlı yazar der ki: “Açılmamış kanatların büyüklüğü bilinmez.” Ayrıca, çevremizde beceriksiz olduğunu düşündüğümüz bazı kişiler, başka bir konuda bizden çok daha iyi olabilirler. Herkes bir konuda diğerlerinden daha iyi olabilir. Sonuçta, başkası olma kendin ol...


Bugüne kadar başardıklarının bir listesini yap. Ve kendine güvenini kaybettiğin zamanlarda bu listeyi oku. Çünkü bazen gücümüzü kendimize hatırlatmamız gerekir.


DERSLERDE BAŞARI İÇİN BUNLARI YE !



Kendine güvenmen için enerjin olmalı ! Kendimize güvenimiz, ne yediğimize de bağlıdır. Çünkü enerjimizi yediğimiz besinlerden alırız. Enerjisi olmayan şeyler yediğimizde, kendimizi hep yorgun hissederiz. Bu yüzden kendimize güvenimiz de azalır. Hamburger ve kolanın tadı güzel gelebilir ama besleyici değildir. Peki, derslerde başarılı olmak için neleri sık sık yemeli? Süt, portakal, ceviz, balık...


Ne kadar dik durursan, o kadar enerjik hissedersin. Oturuş şeklimiz ile kendimize güvenimiz arasında bir bağ olduğunu biliyor muydun? Hep omuzlarımız çökmüş bir şekilde durursak, bunalıma gireriz. Sırtımız dik, başımız ileri bakacak şekilde durursak, vücudumuz daha güçlü duygular üretir. Gücünü toplamak ve kendine güvenmek istediğinde, daha dik durmayı deneyebilirsin.


Aynı anda tek tavşan kovala! Çinliler; “İki tavşanı aynı anda kovalayan, hiçbirini yakalayamaz” der. Aynı anda elinde 3 portakalı havaya atıp tutmaya çalışırsan, muhtemelern birkaçını yere düşürürsün. Aynı anda tek iş yap! Böylece önündeki işe dikkatini vermen kolay olur. İşleri sırasıyla yapacak şekilde planla ve sonra da düzenli çalışarak sonuçlandır.


Bir şeyde çevrendekilerden daha iyi ol! Sen de bir şeyi diğer insanlardan daha iyi yapabilirsin. Satranç, bale, maç yorumu, matemetik dersi, hatta elinde hızla kalem çevirme bile olabilir. Önce hangi işte çevrendekilerden daha iyi olmak istediğine karar ver. Sonra, o işe odaklan ve her ayrıntıyı öğren. Bu sana güven verecektir.


ÖZGÜVENLİ BİR ÇOCUK YETİŞTİRMEK İSTEYENLERE ÖNERİLER...



1- Çocuğunuzun kendi başına karar alma kaslarını geliştirmeye çalışın. Örneğin; film izlerken kahramanların içine düştüğü ikilemlerde, çocuğunuza dönüp sorun: “Sen olsaydın ne yapardın?”


2- Çocuğunuzun irade gücünü geliştirin. İç disiplinle çalışmayanın dış disiplinle çalışacağını anlatın. Özgür olmak ve başkaları tarafından bir şeyler yapmaya zorlanmak istemiyorsa, yapması gerekenleri öz disiplinle yapması gerektiğini hatırlatın.


3- Hatalarını değil, doğrularını yönlendirerek çocuğunuzu yönlendirin. Zayıf yönlerini vurgulamak yerine, güçlü yönlerini öne çıkarın. Övgü ile yönetmek, yergi ile değiştirmekten daha kolaydır.


4- Yıkıcı kıyaslamalardan uzak durun! “Komşunun oğlu matematikte senden daha iyi” demek çocuğunuza matematiği sevdirmez, komşunun oğlundan nefret ettirir.


5- Önce koşulsuz sevin, sonra başarı isteyin. Çocuğunuz başarısız olsa bile, ailede yeri ve değeri olduğunu bilmek ister. Temel güvenin performans şartına bağlanması, aşırı başarı baskısına bağlı başarısızlığa neden olur.


6- Çocuğunuz bir şey başarırken yakalayın. Resmin içini taşırmadan boyadığında ya da ayakkkabılarını düzgün bağladığında bunu fark edin. Sizin için küçük, onun için büyük başarıları alkışlayın.


7- Çocuklarınızla önemli konuları göz seviyesinden konuşun. Karşılıklı göz kontağı ile konuşmak, eşit ve samimi bir diyalog kurmaktır.


8- Ona sorumluluk verin. Kendini gösterme fırsatları sunun. İyi yapabildiği işlerde sizi yenmesine izin verin. Başarıyı tattırın ki, başarı zevki gelişsin.


9- Aşırı korumacı hareket etmeyerek ona duyduğunuz güveni gösterin. Çocuğun başının üstünde dönüp durdukları için “helikopter aile” olmayın. Çocuğunuzun kişilikli olabilmesi için kendi başına birşeyler yapabilmesi gerektiğini unutmayın.


10- Gerçekçi başarı beklenileri oluşturun. Evlatlarınız üzerinden kendi hayallerinizi gerçekleştirmeye çalışmayın. Kendi beklentilerinizi değil, çocuğun kapasitesini baz alın.

HERŞEY SENİNLE BAŞLAR


Başarı kendini yenmekle başlar, başkalarını yendikçe devam eder. Daha önce bazı insanların yaşamak için başardığını ama bazı insanların ise başarmak için yaşadığını yazmıştım. Suyun üstünde kalmakla yetinmeyip, iş dünyasının büyük ve hızlı balıkları olmak isteyen, başarmak için yaşayanların özellikleri nelerdir?

Yaşamak için başaranlara göre, başarı mesai saatleri içinde uğraşılması gereken bir konudur. Başarmak için yaşayanlara göre, başarı mesai saatlerine sığmaz, ancak uyurken bile aklınızda çevirdiğiniz bir işte en iyi olabilirsiniz.


Başarmak için yaşayanlar gündelik faaliyetlerini iki gruba ayırır, amaca bir adım daha yaklaştıranlar ve yaklaştırmayanlar. “Bunu yapmış olmak beni hedefime ne kadar yaklaştırır?” sorusu hep akıllarının merkezindedir. Hedeflerine yaklaştıracak bir şeyler yapmadıkları zamanları ve günleri yaşanmamış sayma eğilimi, kendi kariyerine ihanet ediyor olmaktan gelen suçluluk duygusu yaşarlar. Başarmak için yaşayanlar, ileride daha iyi bir yerde olacaklarına dair güçlü bir inanç geliştirdikleri için, bugün önlerinde olan zorlukları daha “katlanılır” görürler. Çünkü ileride bu zorluğu aşmış olacaklarını, daha iyi şartlarda yaşıyor olacaklarını düşünürler. Kötü koşulları “geçici” olarak görürler.


Bu insanlarda bir işte diğer insanlardan daha iyi olama eğilimi yüksektir. O işin en iyi nasıl yapılabileceğini bilen, o işi en iyi yapan olarak bilinen olmak isterler.


Başarmak için yaşayanların irade güçleri ve iç disiplinleri diğer insanlardan daha yüksektir. Başarmak için gerekli denetimi önce içlerinde başlatırlar. Önce kendi içlerindeki tembel taraflarını yenerler. İçlerinde mutlak bir kontrol ve hâkimiyet kurduktan sonra dalga dalga çevrelerinde egemen olmaya başlarlar. Başarmak kendini yenmektir. Başarı kendini yenmekle başlar, başkalarını yendikçe devam eder. Başarı içte başlar, sonra dışa taşar.


Büyük başarılardan sonra gelen başarısızlıklar da aynı sırayı izler. Dışarıdan her şey başarılı giderken, önce içte başarısızlığın ilk belirtileri kendini gösterir. Bir süre sonra içteki başarısızlık tohumları, dışta başarısızlık fidanlarına dönüşür. Zaman geçtikçe fidanlar büyür ve herkes tarafından görülebilir hale gelir.


HER ŞEY SENİNLE BAŞLAR!


Dünyayı değişitirmeye kendinden başlamalısın. Kendini değişitirmek için de yeni kararlar almalısın. Başarılı olmak için önce başarılı olmaya karar vermen gerekir. Kararsızca başarılı olmaya çalışırsan, enerjin dağılır. Neyi başarmak istediğini netleştirip tüm kalbinle onu başarmaya çabalamalısın. Böylece, gücünü toplayabilir, elinden gelenin en iyisini yapabilirsin. Unutma, her şey seninle başlar.


Ne kadar çok çalışırsan, o kadar az korkarsın! Sınavlarda heyecanlanmaktan mı korkuyorsun? Ne kadar iyi hazırlanırsan, o kadar güçlü olursun. Çünkü korku duygusu yeterince hazırlıklı olmadığını düşünmekten doğar. Eğer, yeterince hazırlıklı değilsen, yapamamaktan korkarsın. Eğer iyice hazırlanırsan, korkun da azalır.


Kendini güçlendirecek şekilde kendinle konuş! Özgüvenin kendin hakkındaki düşüncelerine bağlıdır. Kendinle cesaretlendirici şekilde konuşmalısın. Söylediklerine inanmasan bile bunu yapmak korkunu azaltır. Duyguların kendinle konuşmana göre oluşur. Sürekli, “Ben şimdi ne yapacağım” dersen, panik yapabilirsin. “Bir çözüm bulabilirim” dersen daha sakin olursun ve sakin halinle daha kolay çözüm bulursun.


Her olayda kendini suçlamayı bırak! Ne hissedeceğin, kendinle nasıl konuştuğuna bağlıdır. Her şeyde kendini suçlayıp, kendine güvenini yok etme. Özgüvenimiz azalınca, her olayda kendimizi suçlamaya başlarız. Kendimizi suçladıkça da özgüvenimiz daha fazla azalmaya başlar. Buna bir son vermek gerekir. Sen kusurlarından ve yapamadıklarından ibaret değilsin.


En büyük hayalini başarsaydın, neler olurdu? Şimdi biraz da hayal kaslarını çalıştır. Hiç korkmasaydın, neleri başarmak isterdin? En büyük hayalini gerçekleştirseydin, insanlar sana nasıl dav ranırdı? Neler yaşardın? Nelere sahip olurdun? Nasıl bir evde yaşardın?


Çevrende nasıl insanlar olurdu? Hayal kırıklığı yaşarım, diye hayal kurmaktan korkmamak gerekir. “Ya hayalerim suya düşerse” diye korkanlara şu espriyi öğretebilirsin: Hayallerine yüzme öğretirsen suya düştüklerinde boğulmazlar.


ÖNCE SEN DEĞİŞ!


Sen değiştikçe şansın da değişir. Başarıncaya kadar denemeye devam etmelisin ama bunu akıllı bir şekilde yapmalısın. Denedin olmadıysa, tekrar denemeden önce, neden olmadığını, nasıl yaparsan olabileceğini öğrenmelisin. Onsan sonra tekrar denemelisin. Her denemede yeni biri olmalısın. Yeni şeyler öğrenmiş, yeni bilgi ve beceriler kazanmış halde tekrar denemelisin. Sen aynı kalırsan, ancak şartlar değişirse sonuç alabilirsin. Ama sen kendini geliştirirsen, o zaman şartlar değişmese de sonuç alabilirsin.


Lider gibi olmak için lider gibi düşün ! Birçok lider gibi Atatürk’ün çocukluğu da zorluklarla geçmiştir. Büyük insanların çoğu büyük engellerle karşılaşmıştır. Sen de lider olmak istiyorsan, lider gibi düşünmelisin. Zorluklarla karşılaştığında başarısına hayran olduğun bir insanı akla getir. Sonra da şöyle düşün:

“O benim yerimde olsaydı ne yapardı?

WANTED


Bazıları iş ararken , bazıları birbiri ardına iş teklifleri alır. Bazıları yıllarca yerinde sayarken bazıları jet hızıyla terfi eder. Hiç düşündünüz mü iş bulmakta güçlük çekmeyenlerin ortak özellikleri nelerdir? İşte bu soruya yazar David Freemantle’ın cevabı...

KİMLER "ARANIYOR" ?

Yazar ve konuşmacı David Freemantle, Wanted (Aranıyor) isimli kitabını yazdığında 66 yaşındaydı. Bir gece yatakta uzanmışken aklına yeni bir fikir geldi: "Bazı insanlar iş bulmakta ya da bir işte kalıcı olmakta diğerlerine nazaran daha başarılıydı. Peki neden?"

Freemantle, bu soruyu yanıtlayan bir kitap yazmaya başladı. Yıl 2008, Eylül ayıydı ve küresel kriz ilk darbeyi ABD'ye vuruyordu, 533 bin kişi işten çıkarıldı. Kriz dalga dalga dünyaya yayıldı. 2009 Mart ayına gelindiğinde yalnızca ABD'de 663 bin kişi işsiz kalmıştı, işsizlik son 25 yılın en yüksek oranına ulaşmış ve yüzde 8.5 olmuştu.

Yetenek savaşının antitezini yazdı

Kitap "Wanted" adıyla, 2009 sonunda ABD'de yayınlandı. Freemantle'ın 16. kitabıydı (5 tanesi uluslararası best seller - en çok satan). Yazar kitabının ne kadar sattığını göremedi, çünkü Nisan 2010'da aramızdan ayrıldı.

Wanted, Optimist Yayınları tarafından "Aranıyor" ismiyle Türkçe'ye çevrilerek Kasım 2010'da kitapçılardaki yerini aldı. İngilizce'sini inceleme fırsatı bulduğum ve esprili dili nedeniyle oldukça eğlendiğim bu kitabın Türkçe'sini de hemen edindim.

Kitapta aslında bir antitez var. Biliyorsunuz, bugünün sıcak konusu "yetenek savaşı". Şirketler, kendilerini başarıdan başarıya koşturacak yeteneklerin peşinde. Ancak onları bulamıyorlar, çünkü yetenekler son derece kıt. Bulduklarını da kaybediyorlar, çünkü yetenekler için alternatif bol.

Freemantle, küresel kriz tecrübesinde çalışanların başına gelenlerden hareketle, yeteneğin bol, alternatifin az olduğunu söylüyor. Yoğun rekabet ortamında hiçbir işin "güvenli" olmadığı görüşünde. Bu nedenle çalışanlara "en çok aranan çalışan olmanın yollarını" anlatıyor.

Yazara göre her şirketin sahip olmak istediği çalışanlardan biri olmak için izlemek gereken 50 yol var. Ben size bu yolların hepsini yazmayacağım ama en çarpıcı bulduğum 3 tanesinden bahsedeceğim.

Aşık olun

Piyasada en aranır çalışan olmanın ilk yolu "Aşık olmak!"
"Başarılı insanları her nerede ararsanız, orada yaptıkları işi seven insanlar bulursunuz" diyor Freemantle. Birkaç yıl önce, oturduğum mahalledeki bankalardan birinde çalışan bir güvenlik görevlisini duymuştum (ismine Ali diyelim). Ali, aralarında babamın da yer aldığı emekliler tarafından çok seviliyordu. Bankaya oldukça fazla sayıda emekli (maaş çekmek için) gidiyordu. Ali hepsini kapıda karşılıyor, içeri alıp oturtuyor, çay-kahve söylüyor ve onlarla sohbet ediyordu. Bankada gerekli yerlere yönlendiriyor, ATM'den para çekemeyenlere yardımcı oluyordu. Emekliler Ali'ye, Ali işine aşıktı.

İşe ilk başladığım yıllarda kafamı her kaldırdığımda gördüğüm bir sekreter vardı. Sekreter yılın 9 ayında hasta, kalan 3 ayında raporluydu. İşinden o kadar nefret ederdi ki hastalanmak için soğukta üzerine bir şey almadan dışarı çıkar, günde iki paket sigara içer, hasta birini gördü mü sarılıp öpmek için elinden geleni yapardı. "Nefret ettikleri işleri yapan insanlar olduğunu görmekten daha kötü bir şey yoktur" diyor Freemantle kitabında.

Kendiniz olun

Beyin avcılığı yapan, çok sevdiğim bir arkadaşıma bir gün dert yanıyordum: "Benden iş kadını falan olmaz, ne tayyör giyebiliyorum, ne kendimi pazarlayabiliyorum, ne de para pazarlığı yapabiliyorum." Dedi ki, "Biz doğal Mine'yi seviyoruz, kendin gibi ol yeter."

Aranıyor kitabından seçtiğim ikinci yol bu: Kendin gibi olmak.

Freemantle, "Bir kuruluş içinde kendiniz olmak, o kuruluşun olmanızı istediği kişi olmaktan çok daha zorlayıcıdır. Genelde vicdan, uyulması beklenen kurallarla çatışır" diyor. Tamamen katılıyorum. Bugüne kadar hangi işlerden neden ayrıldığını ya da kovulduğunuzu düşünün. En azından birinde "sizi istemediğiniz şeyler yapmaya iten" ortamlar olduğunu görürsünüz. Asla "yalaka ve evet efendimci" biri olmayın, kendinize saygınızı yitirmeyin, çünkü karşınıza her zaman "her dediğini yapmanızdan hoşlanan" insanlar çıkmaz. Özellikle de farklı ve yaratıcı düşünmenin çok değerli olduğu bu çağda.

Diktatörler için çalışın

Aylardır işsiz olan bir arkadaşım nihayet bir iş görüşmesine gitmişti. Görüşmeden geldiğinde yorumu şuydu: "Genel müdürü görür görmez tüylerim ürperdi ama ondan çok şey öğrenebilirim. Bir iki yıl işkence çekmeye değer." Arkadaşım o işe girdi, bir diktatörün boyunduruğunda iki yıl işkence çekti ama üçüncü yılın başında genel müdürlük koltuğunda o oturuyordu. Üstelik ne saman altından su yürütmüştü ne entrikalar çevirmişti. Diktatör bizzat patron tarafından kovulmuştu. Şirkette, arkadaşım dışında genel müdürden şikayetçi olmayan kimse kalmamıştı çünkü.

Freemantle'ın kitabından aldığım son yol önerisi, işte bu zehirli insanlarla ilgili: Diktatörler için çalışın.

"Bir yıl bir diktatör için çalışmak, bir işletme okulundaki iki yıla bedeldir" diyor yazar. Diktatörleri muhteşem cümlelerle tanımlıyor: "Diktatörler tüm kararları verirler. En küçük ayrıntılara girerek çok titiz bir biçimde yönetirler. Sadece beyin takımları içinde yer alan bir avuç insanı dinlerler. İnsanların hislerine duyarsızdırlar ve aptalları hoş görmezler. Çoğu zaman değişken, öngörülemez ve mantıksızdırlar. Duygusal şiddetin aşırılıklarına eğilimlidirler. Bu açıdan, kendileri için çalışılacak mükemmel patronlardır. Biraz garip bir yolla olsa da onlardan çok şey öğrenebilirsiniz."

MOZART DİNLEMEK ZEKA ARTTIRIR


İnsan beyninin sırrı hala tam olarak çözülemedi. Beyin hakkında aydınlatılan noktalar kadar doğru bilinen yanlışlar da var. Beynimizin ne kadarını kullandığımızdan bölümlerine kadar beyin hakkındaki efsaneler bu yazıda...

BEYİNLE İLGİLİ YAYGIN İNANÇLAR NE KADAR DOĞRU?

İnsan beyni bildiğimiz evrendeki en karmaşık varlık. Bilim adamlarının onca çalışmalarına rağmen iki kulağımız arasına sıkışmış 1,5 kilogram ağırlığındaki bu kıvrım kıvrım organ, hala birçok sır taşıyor içinde.

İşte beynimiz hakkında çok yaygın olan kimi efsaneler ve bazı bilgiler:

’Beynimizin yalnızca yüzde 10’unu kullanıyoruz’

Öteden beri beynimizin sadece yüzde 10’luk bölümünü kullandığımız söylenir.

Ve geride kalan, kullanılmayan yüzde 90’lık kapasiteyle neler yapılabileceği merak edilir.

Ama beyin MRI’ları teknolojisinde atılan adımlar, bu yaygın kanının efsane olduğunu ortaya koydu.

Londra Üniversitesi Kognitif Bilim Enstitüsü’nden Prof. Sophie Scott, "yapılan işlevsel beyin görüntülemeleri, beyinde herhangi bir şekilde faaliyete geçmeyen pek az nokta olduğunu gösterdi bize." diyor.

Yumruğumuzu sıkmak gibi basit bir iş için bile, beynimizin yüzde 10’undan fazlasını kullanmak zorundayız. İşlevsel beyin görüntülemeler, parmaklarımız ve avucumuzdaki kasların kasılmasıyla birlikte, beyindeki çok sayıda hücrenin anında harekete geçtiğini gösteriyor.

Beynin sol ve sağ bölümleri

Anatomik olarak beyin sağ ve sol bölümler olarak ikiye bölünmüş halde. Ve bu iki bölüm bazı işleri aralarında paylaşıyorlar.

Prof. Scott beynin sağ ve sol tarafları arasında gerçekten büyük farklılıklar olduğunu söylüyor; "ama bu, bir genelleme olarak söylendiğinde aynı şey kastedilmiyor." diyor.

İnsanları kendi kendilerini geliştirme konusunda yönlendiren kitaplara ya da iş alanında yol gösteren kurslara bakarsanız, beynin iki bölümünün iki ayrı varlık olduğu gibi bir kanıya kapılıyorsunuz.

Beynin sol kısmı, mantık ve akılcılığın egemen olduğu bölüm olarak gösteriliyor. Sağ tarafı ise sezgi ve yaratıcılık bölümü olarak tanımlanıyor. Dolayısıyla eğer mantığınızı kullanan bir insansanız, beyninizin sol tarafını daha çok işletiyorsunuz demektir. Ama daha duygusalsanız ve sanata eğilimliyseniz beynin sağ tarafını kullananlardansınız.

Yaygın efsaneye göre, beyninin her iki tarafını tam anlamıyla kullanmayı öğrenen insanlar daha başarılı oluyor, hayattan daha büyük tatmin elde ediyorlar.

Prof. Scott ise, insanların, karşılarına çıkan sorunlar ve hayat karşısında farklı şekillerde düşündüklerini, ama bunun beyinlerindeki sağ ve sol bölümler arasındaki güç dengeleriyle hiçbir ilgisi olmadığını Vurguluyor.

"Bazı insanların görsel algılaması gerçekten çok iyidir. Bazılarının da işitsel algılaması. Bir bilgiyi alıp işleme ve kullanma şekillerimiz çok değişik oluyor.

Ama bunu beynin mantıklı sol yanı ve yaratıcı sağ yanı şeklinde basitleştirmek, beynin çalışma şekli konusundaki saptamalarımıza uymuyor.

Bir de bu, beynin bir yanını, diğer bölümünden daha fazla kullandığımız gibi bir izlenim doğuruyor ki, beyin aslında böyle çalışmıyor." diyor Prof. Sophie Scott...

Dolayısıyla, beynin iki tarafı birbirleriyle sürekli iletişim halinde ve corpus callosum diye bilinen karmaşık bir sinir yumağı aracılığıyla işbirliği içinde çalışıyor.

Yani beynin iki yarısı birbirini tamamlıyor ve birbiriyle uyumlu halde işliyor.

’Dolunayda insanların anormal davranışları artar’

Dolunay, öteden beri geceleri yaşanan tuhaflıklarla ilişkilendirilir.

Birçok inanışa göre, delilikle dolunay arasında bağlantı kurulur; insanlar dolunay zamanı kurda dönüşür ve dolunaylarda her türlü ürkütücü ve tatsız şey yaşanır.

Ancak psikologlar ve istatistikçiler bu konuya eğildiklerinde, ayın, insan beyni ve davranışları üzerindeki etkileri hakkında o kadar da elle tutulur bir veriye ulaşamadılar.

Daha da önemlisi, dolunay zamanlarıyla, saldırılar, tutuklamalar, intiharlar, kriz masalarına yapılan başvurular, psikiyatri kliniklerine yatırılmalar, zehirlenmeler ve trafik kazaları arasında herhangi bir ilişkiye de rastlamadılar.

Uzun bir araştırma listesi hazırlayan Eric Chudler, "bu konuda birçok araştırma yapıldı. Eldeki verilerin çoğu, ayın değişik dönemleriyle anormal davranışlar arasında hiçbir ilişki bulunmadığını ortaya koyuyor." dedi.

Araştırmalara göre, dolunayla ilgili efsanelere inananların çoğu güvenlik ve sağlık hizmetlerinde çalışıyor. Polisler ve hastane görevlileri de hayatta en korkunç ve üzücü vakalarla karşılaşan kesim.

Eric Chudler, travmatik olaylarla karşılaşan bu insanların, o anlarda çok daha az dikkat çeken yarım ay ya da yeni aydan ziyade, gökyüzündeki dolunayı farkettiklerini belirtiyor.

Dolayısıyla da kaza veye suçlarla, ayın en bariz olduğu zamanlar arasında ilişki kuruluyor.

’Mozart dinlemek, zekâ artırır’

1990’larda ortaya atılan bu fikir ünlü klasik besteci Amadeus Mozart üzerinde odaklanmıştı.

İnsanlar, küçük çocuklara Mozart’ın eserlerinin dinletilmesinin çocukların beyin gelişimlerine katkısı olacağına ve çocukları daha akıllı yapacağına inanmaya başladılar.

Diğer efsanelerin tersine, bu inanışta bir parça doğruluk payı var.

"Mozart etkisi" ile insanın zeka düzeyi arasındaki ilişkilere dair ilişki, ilkin 1993 yılında Nature dergisinde yayımlanan bir bilimsel araştırmada yer aldı.

Araştırmada Kaliforniya Üniversitesi öğrencilerine bir dizi uzamsal akıl yürütme görevleri verilmişti. Bu testten önce Mozart’ın piyano eserini dinlemiş olan öğrenciler, daha önce rahatlatıcı bir müzik dinlemiş olan ya da sessiz ortamda kalan öğrencilere kıyasla, daha başarılı olmuştu.

Ama piyano sonatı dinletilen öğrencilerin başarı farkı, 15 dakika sonra kaybolmuştu.

Ardından gelen iki yıl içinde, medya, bu ilginç gözlemi büyüterek küçük çocuklara Mozart dinletilmesinin onları daha zeki yaptığı düşüncesini yaydı.

Öyle ki, sırf bu amaçla Mozart eserlerinin CD’leri üretildi, piyasaya verildi. 1998 Yılında ABD’nin Georgia eyaletinde yeni doğan bebeklerin annelerine Mozart CD’leri dağıtılıyordu.

Kimileri, Mozart’ın bestelerindeki müzik yapısının beyindeki hatlar üzerinde özel bir biyolojik etkisi olduğu tezini ortaya attı.

Daha sonraları yapılan çalışmalarsa, bu konuda, olağanın ötesinde bir veri sağlamadı.

Ortaya çıkan sonuç, beyni meşgul edecek testlerden önce, insanı canlandıran herhangi bir hareketli müzik dinletilmesinin, kişiyi daha uyanık ve hevesli hale getirdiği; dolayısıyla biraz daha iyi sonuç elde etmesine yardımcı olduğu yolundaydı.