3 Şubat 2026 Salı

TOPLUMSAL AHLAK



Toplumsal ahlak, bir toplumda bireylerin birbirleriyle ve kamusal alanla kurdukları ilişkileri düzenleyen ortak değerler, normlar ve davranış biçimlerinin bütünüdür. Bu ahlaki çerçeve; dürüstlük, adalet, saygı, empati, sorumluluk ve dayanışma gibi evrensel ilkeler etrafında şekillenir. Toplumsal ahlak, yalnızca bireyin iç dünyasında taşıdığı bir vicdan meselesi değil, aynı zamanda sosyal düzenin, güvenin ve barışın temelidir. Güçlü bir toplumsal ahlak, güçlü ve sağlıklı bir toplumun vazgeçilmez unsurudur.

Toplumlar tarih boyunca ahlaki değerlerini kültür, gelenek, din ve hukuk yoluyla kuşaktan kuşağa aktarmıştır. Bu aktarımda en büyük rol aileye aittir. Aile, bireyin ilk ahlak okuludur; doğruyu yanlıştan, haklıyı haksızdan ayırt etmeyi burada öğreniriz. Eğitim kurumları ise bu temeli bilimsel düşünce, eleştirel bakış ve evrensel değerlerle destekler. Günümüzde medya ve sosyal medya da ahlaki tutumların şekillenmesinde güçlü bir etkiye sahiptir. Sunulan içerikler, kullanılan dil ve oluşturulan rol modeller, toplumun değer yargılarını doğrudan etkilemektedir.

Toplumsal ahlakın zayıfladığı dönemlerde güven duygusu ciddi biçimde sarsılır. İnsanlar birbirine şüpheyle bakmaya başlar, adalet duygusu zarar görür ve toplumsal huzur bozulur. Yolsuzluk, kayırmacılık, şiddet, hoşgörüsüzlük ve nefret söylemi bu ahlaki çözülmenin en belirgin göstergeleridir. Bu sorunlar yalnızca bireysel hatalar olarak görülmemeli; aynı zamanda sistemsel bozukluklar, fırsat eşitsizlikleri ve denetimsizlikle birlikte ele alınmalıdır.

Hukuk ile toplumsal ahlak arasında güçlü bir bağ vardır. Hukuk, toplum düzenini sağlamak için asgari kuralları koyar; ahlak ise bireyin bu kuralların ötesinde bir sorumluluk bilinci geliştirmesini sağlar. Her yasal olanın ahlaki olduğu söylenemez. Bu noktada vicdan devreye girer. Vicdan, bireyin yalnızca kendisi için değil, başkaları için de doğru olanı yapmasını sağlayan içsel bir denetim mekanizmasıdır. Hukukun kalıcı ve etkili olabilmesi, ancak güçlü bir ahlaki bilinçle mümkündür.

Modern yaşamın getirdiği hızlı değişim, toplumsal ahlakı zorlayan yeni sorunları da beraberinde getirmiştir. Tüketim kültürü, bireysel çıkarı ön plana çıkarırken dayanışma duygusunu zayıflatabilmektedir. Sosyal medyada beğeni ve görünürlük uğruna mahremiyetin ihlal edilmesi, hakaret ve linç kültürünün yaygınlaşması toplumsal değerleri tehdit etmektedir. Buna karşın gönüllülük faaliyetleri, sivil toplum çalışmaları ve toplumsal duyarlılığı önceleyen bireysel çabalar umut verici gelişmelerdir.

Toplumsal ahlakın güçlendirilmesi, yalnızca devletin ya da eğitim kurumlarının değil, tüm bireylerin ortak sorumluluğudur. Eğitimde değerler eğitiminin güçlendirilmesi, medyada etik yayıncılığın benimsenmesi, kamu yönetiminde şeffaflık ve hesap verebilirliğin sağlanması bu sürecin temel taşlarıdır. Bireyler ise günlük yaşamda sergiledikleri küçük ama anlamlı davranışlarla toplumsal ahlaka katkı sunabilir: Trafikte saygılı olmak, iş hayatında dürüst davranmak, farklılıklara hoşgörü göstermek ve yardımlaşma kültürünü yaşatmak gibi.

Sonuç olarak toplumsal ahlak, bir toplumun aynasıdır. Bu ayna ne kadar temiz ve sağlam olursa, toplum da o kadar huzurlu ve güvenli olur. Ahlaki değerleri korumak ve geliştirmek, sadece bugünün değil, gelecek kuşakların da sorumluluğudur. Daha adil, daha saygılı ve daha yaşanabilir bir toplum, ancak güçlü bir toplumsal ahlak anlayışıyla mümkündür.

2 Şubat 2026 Pazartesi

LİDERİMİZ MUSTAFA KEMAL ATATÜRK

 

Türkiye Cumhuriyeti, tarih sahnesine yalnızca yeni bir devlet olarak değil; çağdaş, akılcı ve halk egemenliğine dayanan bir yönetim anlayışıyla çıkmıştır. Bu anlayışın temelinde laiklik, hukuk devleti ve demokrasi yer alır. Bu üç ilke, Cumhuriyet’in kurucusu ve önderi Mustafa Kemal Atatürk’ün en büyük mirasıdır. Atatürk, yalnızca bir asker ya da devlet adamı değil; aynı zamanda toplumu çağdaş uygarlık seviyesine taşımayı hedefleyen büyük bir düşünce insanıdır.

Laiklik, Türkiye Cumhuriyeti’nin temel direklerinden biridir. Atatürk’e göre laiklik, sadece din ve devlet işlerinin ayrılması değil; aynı zamanda bireyin vicdan özgürlüğünün güvence altına alınmasıdır. Din, kişinin inancı olarak kutsaldır ve devlet yönetiminin aracı haline getirilemez. Laik bir düzen, hem inananı hem inanmayanı eşit kabul eder. Atatürk’ün bu ilkeyi hayata geçirmesinin temel nedeni, geçmişte dinin siyasete alet edilmesinin topluma verdiği zararları çok iyi görmüş olmasıdır. Laiklik sayesinde Türkiye, aklın ve bilimin rehberliğinde ilerleyebilecek bir zemine kavuşmuştur.

Hukuk devleti anlayışı da Cumhuriyet’in vazgeçilmez bir unsurudur. Atatürk, “Yurttaş için en büyük güvence adalettir” anlayışıyla hareket etmiş, keyfi yönetimlerin yerine kurallara dayalı bir sistem inşa etmiştir. Hukukun üstünlüğü, hiç kimsenin – makamı, gücü ya da unvanı ne olursa olsun – yasaların üzerinde olmamasını gerektirir. Cumhuriyet’in ilk yıllarında yapılan hukuk reformları, bireyi kul olmaktan çıkarıp yurttaş haline getirmiştir. Kadın-erkek eşitliği, medeni haklar ve çağdaş hukuk sistemi, bu dönüşümün en somut göstergeleridir.

Demokrasi ise millet iradesinin yönetime yansımasıdır. Atatürk, egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olduğunu vurgulayarak, yönetimin meşruiyetini halkın iradesine dayandırmıştır. Cumhuriyet, halkın kendi kaderini belirleme hakkının adıdır. Atatürk, çok zor koşullarda bile bu ilkeyi savunmuş; baskıcı ve tek kişinin karar verdiği bir yönetim anlayışını reddetmiştir. Demokrasi, sadece sandıkla sınırlı olmayan; ifade özgürlüğü, basın özgürlüğü ve katılımcı bir toplum düzenini kapsayan geniş bir kavramdır.

Bugün Türkiye’de laikliğin, hukukun ve demokrasinin korunması, sadece geçmişe duyulan bir saygı değil; geleceğe karşı bir sorumluluktur. Bu değerlerin zayıflaması, toplumsal kutuplaşmayı artırır, adalete olan güveni sarsar ve bireyin özgürlüğünü tehdit eder. Atatürk’ün “En büyük eserim Cumhuriyet’tir” sözü, bu yüzden yalnızca bir cümle değil; bir uyarı ve çağrıdır. Cumhuriyet, korunmadığı takdirde kendiliğinden varlığını sürdüremez.

Mustafa Kemal Atatürk’ün gösterdiği yol; akıl, bilim ve çağdaşlıktır. Laik bir devlet düzeni, güçlü bir hukuk sistemi ve gerçek bir demokrasi, Türkiye’nin bir arada yaşamasının teminatıdır. Bu değerleri savunmak, herhangi bir siyasi görüşün değil; Cumhuriyet bilincine sahip her yurttaşın ortak görevidir. Çünkü Atatürk’ün mirası, yalnızca geçmişin değil; aydınlık bir geleceğin anahtarıdır.

"Benim naciz vücudum elbet bir gün toprak olacaktır ancak;
Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır.”

"Ey yükselen yeni nesil! 

İstikbal sizindir. Cumhuriyeti biz kurduk, onu devam ettirecek sizlersiniz.”

"Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir.”

"Cumhuriyet, özgürlük ve adalet demektir.”

“Cumhuriyet, aydınlık günlerimizdir.”

"Halkın iradesi, Cumhuriyettir.”

MUSTAFA KEMAL ATATÜRK

1 Şubat 2026 Pazar

TÜRKİYE'DE GENÇ İŞŞİZLİK 2026: ÜNİVERSİTE MEZUNLARI NEDEN İŞ BULAMIYOR ?

 


Türkiye’de işsizlik çoğu zaman resmî istatistikler üzerinden değerlendirilir. Açıklanan oranlar ve sayılar, ekonomi gündeminin önemli başlıkları arasında yer alır. Bu veriler, belirli tanımlar ve yöntemler çerçevesinde hazırlanır ve teknik olarak doğru kabul edilir. Ancak günlük hayatın içinde hissedilen işsizlik duygusu, çoğu zaman bu rakamların anlattığından daha geniş bir tabloyu işaret eder. Özellikle gençler söz konusu olduğunda, istatistiklerin dışında kalan sessiz ama kalabalık bir kesimden bahsetmek gerekir.

Resmî tanıma göre işsiz sayılabilmek için aktif olarak iş aramak ve çalışmaya hazır olmak gerekir. Bu tanım, ölçüm açısından netlik sağlar; ancak hayat her zaman bu tanımların sınırları içinde ilerlemez. İşe başvurduğu hâlde uzun süre iş bulamayan, defalarca olumsuz yanıt alan gençlerin bir bölümü zamanla iş aramaktan vazgeçmektedir. Bu vazgeçiş, çoğu zaman isteksizlikten değil, yaşanan hayal kırıklıklarının birikmesinden kaynaklanır.

İş aramayı bırakan bu gençler genellikle ailelerinin yanında yaşamaya devam eder. Dışarıdan bakıldığında “evde oturuyor” gibi görünen bu durum, aslında bir bekleyiş hâlidir. Uygun bir iş fırsatının ortaya çıkması, ekonomik şartların iyileşmesi ya da yeni bir umut doğması beklenir. Aktif olarak iş aramadıkları için resmî işsizlik rakamlarına dâhil edilmezler; ancak çalışmak istemedikleri anlamına gelmez. Aksine, büyük bir kısmı üretken olmak ve kendi ayakları üzerinde durmak ister.

Bu tablo, toplumda hissedilen işsizlik algısı ile açıklanan resmî oranlar arasındaki farkı açıklar. İnsanlar çevrelerine baktıklarında, üniversite mezunu olup iş bulamayan gençleri, geçici işlerde çalışanları ya da uzun süredir iş aramayı bırakmış tanıdıklarını görür. Bu nedenle “gerçek işsizlik rakamlarda görünenden daha yüksek” düşüncesi yaygınlaşır. Aslında bu algı, istatistiklerin kapsamadığı bir alanı işaret ettiği için tamamen yanlış değildir.

Gençler açısından bu sürecin psikolojik boyutu da oldukça önemlidir. Uzun süre iş bulamamak, bireyin kendine olan güvenini zedeler. Gelecek kaygısı artar, sosyal hayattan kopuş yaşanabilir. Zamanla iş aramak yerine beklemek, bir tür korunma mekanizmasına dönüşür. Bu noktada gençler ne tam anlamıyla işsiz ne de istihdam edilmiş sayılır; istatistiklerin arasında kaybolan bir konumda kalırlar.

Eğitim ile istihdam arasındaki uyumsuzluk, ekonomik belirsizlikler ve iş piyasasındaki daralma bu süreci daha da görünür hâle getirir. Gençler çoğu zaman aldıkları eğitimin karşılığını bulamamakta, beklentilerini düşürmek zorunda kalmaktadır. Ancak her düşürülen beklenti, aynı zamanda ertelenmiş bir hayali de beraberinde getirir.

Sonuç olarak, resmî işsizlik rakamları ekonomiyi anlamak için önemli bir göstergedir; ancak tek başına bütün resmi yansıtmaz. İş aramaktan vazgeçmiş, umudunu ertelemiş ya da sistemin dışında kalmış gençler, rakamların dışında kalsa da toplumun içinde varlığını sürdürmektedir. Bu nedenle işsizliği yalnızca oranlar üzerinden değil, insanların yaşadığı gerçeklik üzerinden değerlendirmek gerekir. Rakamların ötesindeki bu sessiz bekleyiş görülmeden, işsizliğin toplumsal etkilerini tam anlamıyla kavramak mümkün değildir.

TÜRKİYE'DE GELİR DAĞILIMINDA DERİNLEŞEN EŞİTSİZLİK

 

Türkiye’de ekonomik sorunların merkezinde artık yalnızca enflasyon ya da hayat pahalılığı değil, giderek derinleşen gelir dağılımı adaletsizliği yer almaktadır. Aynı ülkede bir kesim lüks tüketim yapabilirken, geniş bir toplum kesimi temel ihtiyaçlarını dahi karşılamakta zorlanmaktadır. Bu tablo, ekonomik bir dengesizlikten çok daha fazlasını; toplumsal bir kırılmayı işaret etmektedir.

Bugün Türkiye’de asgari ücret 28.000 TL, emekli maaşı ise ortalama 20.000 TL seviyesindedir. Buna karşın açlık sınırı 32.000 TL, yoksulluk sınırı 100.000 TL olarak hesaplanmaktadır. Yani milyonlarca insan, daha gelirini almadan açlık sınırının altında yaşamaya mahkûm edilmektedir. Gelirler ile hayatın gerçek maliyeti arasındaki bu uçurum, eşitsizliğin en somut göstergesidir.

Gelir dağılımındaki bozulma, orta sınıfın hızla erimesine neden olmaktadır. Bir zamanlar toplumun omurgasını oluşturan orta sınıf, bugün ya alt gelir grubuna düşmekte ya da borçla ayakta durmaya çalışmaktadır. Artan kira fiyatları, yükselen gıda ve enerji maliyetleri, eğitim ve sağlık harcamaları orta sınıfı nefessiz bırakmıştır. Tasarruf etmek bir yana, ay sonunu getirmek bile ciddi bir mücadele hâline gelmiştir.

Öte yandan, yüksek gelir grubundaki küçük bir kesim, ekonomik dalgalanmalardan çok daha az etkilenmektedir. Döviz, altın ve gayrimenkul gibi yatırım araçlarına erişimi olan bu kesim, servetini koruyabilirken hatta artırabilirken; sabit gelirli vatandaşlar her geçen gün daha da yoksullaşmaktadır. Bu durum, zengin ile yoksul arasındaki makası her geçen gün biraz daha açmaktadır.

Gelir dağılımındaki eşitsizlik, yalnızca bugünün sorunu değildir; geleceği de tehdit etmektedir. Eğitimde fırsat eşitsizliği derinleşmekte, düşük gelirli ailelerin çocukları kaliteli eğitime erişememektedir. Sağlık hizmetlerine ulaşımda yaşanan zorluklar, yoksul kesimler için daha ağır sonuçlar doğurmaktadır. Böylece yoksulluk, nesilden nesile aktarılan kalıcı bir sorun hâline gelmektedir.

Bölgesel eşitsizlikler de gelir dağılımındaki adaletsizliği artıran önemli faktörlerden biridir. Büyük şehirlerde yaşam maliyetleri hızla artarken, kırsal bölgelerde iş olanakları sınırlı kalmaktadır. İnsanlar ya büyük şehirlerde yoksullukla yaşamaya ya da işsizliğe razı olmaya zorlanmaktadır. Bu durum, iç göçü artırırken sosyal dengeleri de bozmaktadır.

Gelir dağılımında adalet sağlanmadan ekonomik istikrarın kalıcı olması mümkün değildir. Çünkü ekonomi yalnızca büyüme rakamlarından ibaret değildir; önemli olan bu büyümenin toplumun geneline nasıl yayıldığıdır. Bir ülkede refah, sadece küçük bir azınlığa aitse, o ülkede sosyal huzurdan söz edilemez.

Türkiye’de gelir dağılımındaki eşitsizlik artık görmezden gelinecek bir mesele olmaktan çıkmıştır. Bu sorun çözülmediği sürece, ne enflasyonla mücadele ne de ekonomik reformlar istenen sonucu verecektir. Çünkü adil paylaşılmayan her kazanç, toplumda daha fazla umutsuzluk, güvensizlik ve gelecek kaygısı yaratmaktadır.

Ekonomik adalet, yalnızca bir tercih değil; toplumsal barışın ve sürdürülebilir bir geleceğin temel şartıdır.

ÖNE ÇIKAN YAYINLAR

TOPLUMSAL AHLAK

Toplumsal ahlak, bir toplumda bireylerin birbirleriyle ve kamusal alanla kurdukları ilişkileri düzenleyen ortak değerler, normlar ve davranı...