18 Şubat 2026 Çarşamba

BU DÜZEN KİME ÇALIŞIYOR ?

 

Sabah erkenden kalkıp işe giden milyonlar var.
Akşam yorgun argın eve dönen, ay sonunu hesaplayan, geleceği erteleyen insanlar…
Bir de hiç erken kalkmayanlar var. Çalışmadan kazananlar, krizleri fırsata çevirenler,
her koşulda büyüyenler.

İşte tam bu noktada insanın aklına şu soru geliyor:
Bu düzen gerçekten kime çalışıyor?
Bugün toplumun büyük çoğunluğu aynı şeyi hissediyor:
Ne kadar çalışırsan çalış, bir adım ileri gidemiyorsun.

Maaş artıyor ama kiralar daha hızlı artıyor.
Kazanç yükseliyor ama alım gücü düşüyor.
Borç kapanmıyor, sadece erteleniyor.
Bu bir tesadüf mü, yoksa sistemin doğal sonucu mu?

Artık yoksulluk sadece işsizlerin sorunu değil.
Çalışanlar da yoksul.
Diplomalılar da geçinemiyor.
Beyaz yakalıyla mavi yakalı arasındaki fark eridi,
geriye sadece “ayakta kalabilenler” ve “sürüklenenler” kaldı.

Bir kesim için hayat lüks sitelerde, pahalı arabalarla akarken;
çoğunluk için hayat kredi kartı ekstrelerinden ibaret.
Bu düzen adil değil, seçici.
Kurallar herkes için aynı gibi görünüyor ama sonuçlar hiç eşit değil.
Vergi yükü maaşlı çalışanın sırtında,
teşvikler ve imtiyazlar ise hep aynı adreslerde.
Risk alan değil, ilişkisi olan kazanıyor.
Üreten değil, yöneten güçleniyor.

En tehlikelisi de şu:
İnsanlar artık adaletsizliğe şaşırmıyor.
“Normal” kabul etmeye başlıyor.
Oysa adaletsizliğin normalleştiği bir yerde umut barınmaz.
Umut gidince gençler hayal kurmaz, aileler gelecek planı yapmaz, toplum içe kapanır.
Bugün gençler neden evlenemiyor?
Neden çocuk sahibi olmaktan korkuyor?
Neden yurt dışını tek çıkış yolu görüyor?
Çünkü bu düzen onlara çalıştıkça kazanacaklarını değil,
çabaladıkça daha çok yorulacaklarını öğretiyor.

Bir ülkede düzen, emek verenin değil de
hep güçlü olanın lehine çalışıyorsa,
orada sorun bireylerde değil, sistemdedir.

Bu yazı bir şikâyet değil.
Bu bir soru.

Herkesin kendine sorması gereken bir soru:
“Ben bu düzende neden bu kadar yoruluyorum ve kimler hiç yorulmuyor?”
Çünkü gerçek değişim,
soruları yüksek sesle sormakla başlar.

ÖRNEK İNSAN NASIL OLUR ?

Toplumları ayakta tutan en güçlü yapı taşı, iyi yetişmiş, ahlaklı ve vicdan sahibi insanlardır. Maddi zenginlikler, teknolojik gelişmeler ya da büyük yapılar; eğer insan niteliği zayıfsa uzun vadede bir anlam ifade etmez. Bu nedenle “örnek insan” kavramı, yalnızca bireysel bir ideal değil, aynı zamanda toplumsal bir zorunluluktur. Peki, örnek insan nasıl olur?

Örnek insan her şeyden önce güvenilir insandır. Sözü ile davranışı bir olan, verdiği sözü tutan, emanete ihanet etmeyen kişidir. Güven, bir kez kaybedildiğinde yeniden inşa edilmesi en zor değerlerden biridir. Bu nedenle örnek insan, kısa vadeli çıkarlar uğruna güven duygusunu zedelemez. İnsanların arkasından konuşmaz, yüzüne söylediğini arkasından da söyleyebilir.

Vicdan, örnek insanın iç pusulasıdır. Yasaların olmadığı yerde bile doğruyu yanlışı ayırt etmesini sağlayan en güçlü rehberdir. Vicdanlı insan, kimse görmese de yanlış yapmaz; çünkü hesabı önce kendinedir. Haksızlık karşısında susmaz, güçlünün değil haklının yanında durur. Kendi çıkarı söz konusu olduğunda bile başkasının hakkını gözetmeyi bilir.

Örnek insan aynı zamanda hoşgörülü ve sabırlıdır. Herkesin farklı düşüncelere, inançlara ve yaşam biçimlerine sahip olabileceğini kabul eder. Tahammülsüzlük yerine anlayışı seçer. Sabır, onun için pasif bir bekleyiş değil; zor anlarda aklını ve nezaketini koruyabilme becerisidir. Aceleyle kırıcı sözler söylemez, öfkeyle karar almaz.

Merhamet, örnek insanın kalbinde daima canlıdır. Sadece insanlara değil; hayvanlara, doğaya ve tüm canlılara karşı sorumluluk hisseder. Gücü yettiğinde yardım eder, yetmediğinde incitmemeye özen gösterir. Merhametli insan, başkasının acısını küçümsemez; “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” anlayışına teslim olmaz.

Kibarlık ve nezaket, örnek insanın günlük yaşamının ayrılmaz parçasıdır. Bu kibarlık yapmacık değil, içten gelen bir saygının sonucudur. Selam vermeyi, teşekkür etmeyi, özür dilemeyi küçüklük değil, erdem olarak görür. En zor anlarda bile dilini ve üslubunu koruyabilen kişi, gerçek anlamda olgun insandır.

Örnek insan yardımseverdir, ancak gösteriş için değil. Yaptığı iyiliği başa kakmaz, karşılık beklemez. İyiliği bir yatırım değil, insani bir sorumluluk olarak görür. Yardım ederken karşısındakini incitmez, onurunu zedelemez. Bilir ki asıl iyilik, insanı ayakta tutan iyiliktir.

İyimserlik, örnek insanın hayata bakış açısını belirler. Bu, her şeyin tozpembe olduğu anlamına gelmez; zorluklara rağmen umudu koruyabilme gücüdür. İyimser insan, çözüm üretir, karamsarlık yaymaz. Çevresine de moral ve umut aşılar.

Tüm bu değerlerin temeli ise sevgi ve saygıdır. Kendine saygısı olan insan, başkasına da saygı duyar. Sevgi, örnek insan için zayıflık değil, en büyük güçtür. Sevgiyle yaklaşan insan, kırmak yerine onarmayı tercih eder.

Peki, örnek insan nasıl yetişir? Bunun ilk adımı anne ve baba eğitimidir. Çocuk, en güçlü eğitimi sözlerden değil, davranışlardan alır. Evde dürüstlük, adalet ve saygı varsa; çocuk bunları doğal olarak benimser. Anne babanın tutarlı, adil ve sevgi dolu olması, çocuğun karakterinin temelini oluşturur.

İkinci önemli unsur okul eğitimidir. Okul sadece akademik bilgi verilen bir yer değil; aynı zamanda değerlerin pekiştirildiği bir ortam olmalıdır. Paylaşmayı, empatiyi, sorumluluk almayı öğreten bir eğitim sistemi; topluma örnek bireyler kazandırır.

Üçüncü unsur ise doğru arkadaş çevresidir. İnsan, farkında olmadan çevresine benzer. Değerleri olan, çalışkan ve dürüst arkadaşlar; kişiyi yukarı taşır. Yanlış çevre ise en sağlam karakteri bile zamanla aşındırabilir.

Sonuç olarak örnek insan olmak, bir günde ulaşılacak bir hedef değil; hayat boyu süren bir çabadır. Herkes kusursuz olmak zorunda değildir; önemli olan hatasını fark edip düzeltme iradesini gösterebilmektir. Daha iyi bir toplum istiyorsak, önce daha iyi insanlar olmayı hedeflemeliyiz. Çünkü dünya, örnek insanlarla güzelleşir.

16 Şubat 2026 Pazartesi

GENÇLER BU EKONOMİDE NASIL EVLENECEK

 

Türkiye’de gençlerin evlilikten giderek uzaklaşması artık bireysel bir tercih meselesi olmaktan çıkmış, doğrudan ekonomik ve toplumsal bir soruna dönüşmüştür. Bugün evlilik, iki insanın gönül birliği kurmasından ziyade, ciddi bir finansal planlama gerektiren “lüks” bir yatırım haline gelmiştir. Ev kiraları, faturalar, temel yaşam giderleri ve iş güvencesizliği, gençlerin evlilik hayallerini daha başlamadan ertelemelerine neden olmaktadır.

Günümüz şartlarında evlenmeyi düşünen bir genç, öncelikle barınma sorunuyla yüzleşmektedir. Büyük şehirlerde kiralar asgari ücretin büyük bir kısmını hatta tamamını aşmış durumdadır. Bunun üzerine elektrik, su, doğalgaz ve internet gibi temel faturalar eklendiğinde, sadece “hayatta kalmanın” maliyeti dahi gençler için ağır bir yüke dönüşmektedir. Henüz evlenmeden bu giderlerle baş etmeye çalışan gençlerin, aile kurma sorumluluğunu üstlenmesi giderek imkânsızlaşmaktadır.

Ev kurmanın maliyeti de bir diğer önemli engeldir. Beyaz eşyalar, mutfak gereçleri, elektronik ürünler, mobilyalar ve yatak odası gibi temel ihtiyaçlar, artık taksitlerle dahi ulaşılması zor kalemler haline gelmiştir. Eskiden ailelerin destekleriyle daha kolay atlatılan bu süreç, bugün ailelerin de ekonomik olarak zorlanması nedeniyle gençlerin omuzlarına tamamen yüklenmektedir.

Tüm bunlara ek olarak düğün masrafları, evliliği adeta bir gösteri yarışına çevirmiştir. Salon kiraları, takılar, organizasyonlar ve geleneksel beklentiler, gençleri borçla evlenmeye zorlamaktadır. Oysa evlilik bir mutluluk başlangıcı olması gerekirken, günümüzde çoğu genç için borçla başlayan stresli bir sürece dönüşmektedir.

Ekonomik baskıların yanı sıra işsizlik ve iş yerlerindeki huzursuzluklar da evliliği erteleyen önemli faktörler arasındadır. Gençler, geçici işler, düşük ücretler ve güvencesiz çalışma koşullarıyla geleceğe dair sağlam planlar yapamamaktadır. “Yarın ne olacağım belli değilken nasıl evleneyim?” sorusu, gençlerin en sık dile getirdiği cümlelerden biri haline gelmiştir.

Türkiye İstatistik Kurumu verilerine göre gençlerin yaklaşık %91’inin evlenmemiş olması, durumun bireysel değil, yapısal bir sorun olduğunu açıkça göstermektedir. Bu tablo, gençlerin evliliğe karşı olduğu anlamına gelmez; aksine şartların evliliği mümkün kılmadığını ortaya koyar.

Bir diğer önemli neden ise eğitim hayatı ve kariyer hedefleridir. Gençler, uzun süren eğitim süreçleri, mesleki belirsizlikler ve kendilerini ispat etme zorunluluğu nedeniyle evlilik yaşını ileri bir tarihe ertelemektedir. Günümüz dünyasında bireyler, önce ayakta durmak, sonra sorumluluk almak istemektedir. Bu yaklaşım, aslında bilinçli ve sağlıklı bir tutumdur.

İnsanlar artık önce kişisel gelişimlerini tamamlamak, hayatta istediklerini elde etmek ve ekonomik bağımsızlıklarını kazanmak istemektedir. Çünkü mutsuz, borçlu ve güvencesiz bir evlilik; iki insanı da yıpratmakta, toplumsal sorunları daha da derinleştirmektedir.

Sonuç olarak, gençlerin evlenmemesi bir “isteksizlik” değil, bir “mecburiyet”tir. Ekonomik şartlar düzelmeden, istihdam güvencesi sağlanmadan ve temel yaşam maliyetleri makul seviyelere çekilmeden evlilik oranlarının artması beklenmemelidir. Gençlerin hayallerini suçlamak yerine, onları bu noktaya getiren koşulları sorgulamak gerekir. Çünkü bir toplumun geleceği, gençlerinin umutla kurabildiği hayatlar kadar güçlüdür.

TÜRKİYE'DE ÇEVRE TAHRİBATI VE GELECEĞE BIRAKILAN AĞIR MİRAS

 

Türkiye, sahip olduğu zengin doğal varlıklarıyla dünyanın sayılı ülkelerinden biridir. Ormanları, denizleri, verimli toprakları ve su kaynaklarıyla yalnızca bugünün değil, gelecek kuşakların da yaşam güvencesidir. Ancak son yıllarda yaşanan çevresel tahribat, bu doğal zenginliklerin hızla yok olmasına neden olmakta; insan yaşamını, ekosistemi ve ülkenin geleceğini ciddi biçimde tehdit etmektedir.

Orman Tahribatı: Doğanın Akciğerleri Yok Ediliyor

Ormanlar yalnızca ağaçlardan ibaret değildir; su döngüsünün, iklim dengesinin ve biyolojik çeşitliliğin temel taşıdır. Buna rağmen Türkiye’de madencilik faaliyetleri, imar projeleri, enerji yatırımları ve rant odaklı uygulamalar nedeniyle orman alanları her geçen yıl daralmaktadır. Orman yangınları ise çoğu zaman ihmal, denetimsizlik ve yetersiz önlem nedeniyle felakete dönüşmektedir. Yanan ya da kesilen ormanların yerine dikilen fidanlar, yok edilen ekosistemi kısa vadede telafi edemez. Orman tahribatı, aynı zamanda sel, heyelan ve kuraklık gibi afetlerin artmasına da zemin hazırlamaktadır.

Su Kaynaklarının Yitirilmesi: Susuz Bir Gelecek Tehlikesi

Türkiye, sanılanın aksine su zengini bir ülke değildir. Buna rağmen göller kurutulmakta, dereler HES projeleriyle borulara hapsedilmekte, yeraltı suları kontrolsüz biçimde tüketilmektedir. Tarımda bilinçsiz sulama, sanayi atıkları ve evsel kirlilik su kaynaklarını geri dönülmez biçimde kirletmektedir. İklim değişikliğinin de etkisiyle yağış rejimleri bozulmuş, barajlar alarm vermeye başlamıştır. Su kaynaklarının yok edilmesi, yalnızca çevresel değil; ekonomik, sosyal ve sağlık açısından da büyük bir kriz anlamına gelmektedir.

İklim Değişikliği: İnsan ve Doğa Üzerindeki Yıkıcı Etki

İklim değişikliği artık geleceğin değil, bugünün sorunudur. Türkiye’de aşırı sıcaklar, ani sağanaklar, kuraklık ve orman yangınları iklim krizinin somut sonuçlarıdır. Tarımsal üretim düşmekte, gıda fiyatları artmakta, kırsal yaşam giderek zorlaşmaktadır. Aynı zamanda insan sağlığı da bu durumdan doğrudan etkilenmektedir; solunum hastalıkları, kalp rahatsızlıkları ve sıcak çarpması vakaları artmaktadır. Doğa uyum sağlayamadıkça ekosistemler çökmekte, canlı türleri yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalmaktadır.

Denizlerin ve Toprağın Kirletilmesi: Sessiz Felaket

Türkiye üç tarafı denizlerle çevrili bir ülke olmasına rağmen denizlerini koruyamamaktadır. Evsel atıklar, sanayi deşarjları, plastik kirliliği ve müsilaj gibi sorunlar deniz yaşamını tehdit etmektedir. Aynı şekilde tarımda aşırı kimyasal kullanımı ve sanayi atıkları toprağı zehirlemekte, verimli araziler tarım yapılamaz hale gelmektedir. Kirlenen toprak ve deniz, dolaylı olarak insanın sofrasına da zehir taşımaktadır.

Hava Kirliliği ve Fosil Yakıt Bağımlılığı

Kentlerde artan trafik, kömürle çalışan santraller ve plansız sanayileşme hava kirliliğini ciddi boyutlara taşımıştır. Temiz enerjiye geçiş yeterince hızlanmazken fosil yakıt bağımlılığı sürmektedir. Oysa hava kirliliği, erken ölümlerden çocuklarda gelişim bozukluklarına kadar birçok soruna yol açmaktadır. Temiz hava, bir lüks değil temel bir yaşam hakkıdır.

Atık ve Çöp Sorunu: Tüketim Çılgınlığının Bedeli

Plansız tüketim, geri dönüşüm eksikliği ve yetersiz atık yönetimi Türkiye’de çöp sorununu büyütmektedir. Plastik atıklar doğada yüzlerce yıl yok olmadan kalmakta, hem karasal hem deniz ekosistemine zarar vermektedir. Atık sorunu yalnızca çevresel değil, aynı zamanda ahlaki bir sorundur; çünkü tüketim alışkanlıklarımızla geleceği kirletiyoruz.

Sonuç: Doğayla Kavga Eden İnsan, Kaybetmeye Mahkûmdur

Doğa insana ait değildir; insan doğanın bir parçasıdır. Türkiye’de çevre sorunları artık ertelenemez bir noktaya ulaşmıştır. Sürdürülebilir politikalar, bilimsel planlama, güçlü denetim mekanizmaları ve toplumsal bilinç olmadan bu sorunların çözülmesi mümkün değildir. Aksi halde kısa vadeli kazançlar uğruna uzun vadeli bir yaşam kaybı yaşayacağız. Doğayı korumak, yalnızca çevrecilerin değil; insan kalmak isteyen herkesin sorumluluğudur.

İNSANLIĞIN SESSİZ AMA EN GÜÇLÜ YATIRIMI İYİLİKTİR

 

İyilik, hiçbir zaman boşa gitmeyen bir yatırımdır. Çünkü iyilik, maddi karşılık beklemeden yapılan, ancak karşılığını mutlaka insanın iç dünyasında, toplumda ve zamanın ruhunda bulan bir değerdir. Bugün dünyada yaşanan bunca adaletsizlik, yoksulluk, yalnızlık ve mutsuzluğun içinde iyilik; sessiz ama en güçlü direniştir. İnsanlığın karanlığa karşı yaktığı küçük bir mumdur iyilik. Küçük görünür ama karanlığı deler geçer.

İnsan yaşamında üç önemli şey vardır: Birincisi iyi insan olmaktır, ikincisi iyi bir insan olmaktır, ve üçüncüsü yine iyi bir insan olmaktır. Bu tekrar tesadüf değildir. Çünkü insanın sahip olabileceği en büyük unvan, en yüksek makam, en değerli servet “iyi insan” olabilmektir. İyi insan olmak; sadece kötülük yapmamak değil, gerektiğinde iyiliği bilinçli olarak seçmektir. Zor zamanda vicdanlı kalabilmek, çıkarın önüne merhameti koyabilmektir.

Günümüzde başarı çoğu zaman para, güç ve statü ile ölçülüyor. Oysa bu ölçüler geçicidir. İnsan, arkasında bıraktıklarıyla hatırlanır. Ne kadar kazandığıyla değil, kime dokunduğuyla; ne kadar yükseldiğiyle değil, kimleri ayağa kaldırdığıyla anılır. İyilik, insanı büyüten bir eylemdir. İyilik yapan küçülmez, aksine insanlığını genişletir.

İyilik yaptığınızda, beklemeniz gereken tek ödül sevinçtir. Bu sevinç, başkasının yüzünde gördüğünüz bir tebessümde, kalbinizde oluşan huzurda ve geceleri rahat uyuyabilmenizde gizlidir. İyilik pazarlık konusu olmaz. Karşılık beklenen iyilik, artık iyilik olmaktan çıkar. Gerçek iyilik, görünmeden yapılan, adı anılmadan yaşatılan iyiliktir.

Toplumumuzda sıkça söylenen çok derin bir söz vardır: “İyilik yap denize at, balık bilmezse Hâlık bilir.” Bu söz, iyiliğin muhatabının insan değil, vicdan ve inanç olduğunu anlatır. Her yapılan iyilik mutlaka doğru adrese ulaşır. Belki hemen, belki beklediğiniz şekilde değil; ama mutlaka. İyilik bazen yaptığınız kişiden size döner, bazen hiç tanımadığınız birinden. Bazen de sadece içinizdeki insanın ayakta kalmasını sağlar.

İyilik eylemleri, dünyanın daha iyi bir yer olması için ihtiyaç duyduğu değişimin tohumlarıdır. Büyük dönüşümler, büyük laflarla değil; küçük ama samimi davranışlarla başlar. Bir çocuğun başını okşamak, bir yaşlıyı dinlemek, bir hayvana su vermek, haksızlığa sessiz kalmamak… Bunların her biri birer iyilik tohumudur. Bugün toprağa atılan bu tohumlar, yarın umut olarak filiz verir.

Unutmamak gerekir ki iyilik bulaşıcıdır. Bir insanın yaptığı iyilik, başkasına ilham olur. Zincirleme bir etki yaratır. Kötülüğün hızla yayıldığı bir dünyada, iyilik en güçlü panzehirdir. İnsanlığın hâlâ ayakta olmasının sebebi, sayıları az gibi görünse de iyilikten vazgeçmeyen insanlardır.

Sonuç olarak; dünya belki mükemmel olmayacak, insanlar belki her zaman adil davranmayacak. Ama biz, kendi payımıza düşeni yapabiliriz. İyi insan olmayı seçebiliriz. Çünkü iyilik; kaybedeni olmayan, kazancı insanlık olan tek yatırımdır. Ve insanlık, bugün her zamankinden daha fazla bu yatırıma muhtaçtır.

15 Şubat 2026 Pazar

LAİKLİK DEMOKRASİ HAK HUKUK ADALET

 

Bir toplumun çağdaş, huzurlu ve sürdürülebilir bir yapıya kavuşabilmesi; yalnızca ekonomik büyüme ya da teknolojik ilerleme ile değil, aynı zamanda güçlü değerler sistemiyle mümkündür. Bu değerlerin başında laiklik, demokrasi, hak, hukuk ve adalet gelir. Bu kavramlar birbirinden bağımsız değil; aksine, biri zedelendiğinde diğerlerinin de anlamını yitirdiği bir bütünün parçalarıdır.

Laiklik, devletin tüm inançlara eşit mesafede durmasını ve bireyin vicdan özgürlüğünün güvence altına alınmasını ifade eder. Laik bir düzende devlet; herhangi bir dini ya da inanç sistemini dayatmaz, ayrıcalık tanımaz ve dışlamaz. Laiklik, dine karşıtlık değil; tam tersine, din ve inanç özgürlüğünün teminatıdır. İnancın siyasallaştırılmadığı, devlet yönetiminin akıl ve bilim temelinde şekillendiği bir yapı, toplumsal barışın da ön koşuludur. Laikliğin zayıfladığı toplumlarda kutuplaşma artar, ortak yaşam kültürü zarar görür.

Demokrasi, halkın kendi kendini yönetme iradesini ortaya koyduğu en kapsayıcı yönetim biçimidir. Ancak demokrasi yalnızca sandıktan ibaret değildir. Gerçek demokrasi; çoğulculuğu, ifade özgürlüğünü, basın hürriyetini, sivil toplumun gücünü ve denge-denetleme mekanizmalarını içerir. Çoğunluğun iradesi, azınlıkların haklarını yok saydığında demokrasi olmaktan çıkar. Demokratik bir sistemde iktidar geçicidir; kurumlar kalıcıdır. Bu da keyfiliğin değil, kuralların egemen olduğu bir yönetim anlayışını gerektirir.

Hak kavramı, insanın yalnızca insan olduğu için sahip olduğu temel değerleri ifade eder. Yaşam hakkı, düşünce ve ifade özgürlüğü, eğitim, sağlık ve adil yargılanma hakkı; devletin lütfu değil, bireyin doğuştan sahip olduğu kazanımlardır. Hakların korunmadığı bir yerde birey özgür olamaz; özgür olmayan bireylerden oluşan bir toplum da ilerleyemez. Hak bilinci gelişmemiş toplumlarda insanlar, haksızlığı normalleştirmeye başlar ve bu durum ahlaki bir çöküşe yol açar.

Hukuk, hakların kağıt üzerinde kalmamasını sağlayan kurallar bütünüdür. Hukukun üstünlüğü ilkesinin geçerli olduğu bir ülkede herkes kanun önünde eşittir; makam, güç ve statü kimseye ayrıcalık sağlamaz. Hukukun bağımsız olmadığı, yargının siyasallaştığı toplumlarda adalet duygusu zedelenir. İnsanlar haklarını aramak yerine güçlü olana yakın durmayı tercih eder ki bu, toplumsal çürümeyi hızlandırır.

Adalet ise tüm bu kavramların nihai amacıdır. Adalet, yalnızca mahkeme salonlarında verilen kararlarla sınırlı değildir; eğitimde, ekonomide, paylaşımda ve fırsat eşitliğinde de kendini gösterir. Geç gelen adalet, adalet değildir. Kişiye göre değişen adalet ise adaletsizliğin ta kendisidir. Adalet duygusunu kaybeden bir toplumda ne güven kalır ne de umut.

Laikliğin olmadığı yerde demokrasi, demokrasinin olmadığı yerde hak, hukukun işlemediği yerde adalet yaşayamaz. Bu değerler bir zincirin halkaları gibidir. Birini kopardığınızda bütün yapı çöker. Güçlü devlet; baskıcı devlet değil, adil ve hukuka bağlı devlettir. Güçlü toplum ise susan değil, haklarını bilen ve savunan toplumdur. Unutulmamalıdır ki adaletin olmadığı bir ülkede ne huzur kalır ne de gelecek.

Laiklik olmadan özgürlük,
Hukuk olmadan adalet,
Adalet olmadan gelecek olmaz.
Adalet yoksa, devlet de yoktur.
Hukukun sustuğu yerde vicdan konuşmaz.
Laik, demokratik ve adil bir ülke; herkesin hakkıdır.
Laiklik, vicdan özgürlüğüdür.
Demokrasi, milletin iradesidir.
Bu iki değerin teminatı:
Mustafa Kemal Atatürk’tür.

14 Şubat 2026 Cumartesi

HAYATA HER ZAMAN GÜLÜMSEYİN

 

Hayat bisiklete binmek gibidir; pedalı çevirdiğiniz sürece düşmezsiniz. Denge, harekette gizlidir. Durduğunuz an sendelemeye başlarsınız. Hayat da böyledir. İnsan durduğunda, vazgeçtiğinde, beklemeye çekildiğinde zorlaşır. Oysa küçük de olsa bir adım atmak, bir çaba göstermek, insanı ayakta tutar. Hayat bizden kusursuzluk değil, devam etmeyi ister.

Birçok insan hayatın kendisine haksız davrandığını düşünür. Oysa çoğu zaman sorun yolun kendisi değil, direksiyonun başında kimin olduğu sorusudur. Hayatınız istediğiniz gibi gitmiyorsa unutmayın; direksiyonda siz varsınız. Başımıza gelen her şey bizim suçumuz değildir elbette, ancak yön değiştirme gücü çoğu zaman elimizdedir. Aynı yolda ısrarla ilerleyip farklı bir son beklemek, insanın kendine yaptığı en büyük haksızlıktır.

Hayat bir hikâye gibidir. Bu hikâyenin değeri sayfalarının çokluğunda değil, satırlarının anlamındadır. Uzun yaşamak değil, dolu yaşamak kıymetlidir. Nice insan vardır; yıllar boyu yaşar ama bir iz bırakmaz. Nice insan vardır; kısa bir ömre koskoca bir anlam sığdırır. Hayat, hatırlanacak anlar biriktirme sanatıdır. Sevdiğin bir yüz, tuttuğun bir el, vicdanınla verdiğin bir karar… İşte hikâyeyi güzel yapan bunlardır.

Dünya bir okuldur. Ve bu okulda kimse mezun olmaz. Yaş kaç olursa olsun, insan her gün yeni bir dersle karşılaşır. Bazen sabrı öğreniriz, bazen kaybetmeyi. Kimi zaman susmanın, kimi zaman konuşmanın değerini anlarız. En zor dersler genellikle en kalıcı olanlardır. Acı öğretir, kayıp olgunlaştırır, zaman ise her şeyi yerine oturtur.

Bu okulda not sistemi yoktur ama bedeller vardır. Yanlışın bedeli, doğrunun ödülüdür çoğu zaman. İnsan hayat boyu öğrenir ama asıl mesele öğrenilenle ne yapıldığıdır. Aynı hatayı defalarca yapanla, ders çıkaran arasında derin bir fark vardır. Hayat, ezber kabul etmez; idrak ister.

Dünya bir sahnedir. Hepimiz bu sahnede bize verilen rolleri oynarız. Kimi anne olur, kimi baba; kimi işçi, kimi yönetici; kimi susar, kimi konuşur. Önemli olan rolün büyüklüğü değil, nasıl oynandığıdır. Küçük bir rolü onurla oynayan, büyük bir rolü samimiyetsiz oynayandan çok daha iz bırakır. Maskeler düşer, roller biter ama geriye karakter kalır.

Hayat, ne tamamen bizim kontrolümüzde ne de bütünüyle kaderin insafındadır. Bir tarafında irade, diğer tarafında kabulleniş vardır. İkisini dengeleyebilen insan huzura yaklaşır. Değiştiremeyeceğini kabullenmek bilgeliktir; değiştirebileceğini ertelemek ise korkaklık.

Sonuçta hayat, düşmemek için pedal çevirmeyi, yolunu bulmak için direksiyonu tutmayı, anlamlı bir hikâye yazmayı, ders almayı ve sahnede insan gibi kalmayı gerektirir. Uzun değil, doğru yaşamak… İşte bütün mesele budur.

ÖNE ÇIKAN YAYINLAR

TÜRKİYE’DE FUTBOL: KAYBOLAN SİSTEM VE GELECEK

  Futbol, Türkiye’de yalnızca bir spor değildir. Futbol; umut, kimlik, aidiyet ve milyonlarca insanın ortak duygusudur. Sokakta top oynayan ...