1 Şubat 2026 Pazar

TÜRKİYE'DE GENÇ İŞŞİZLİK 2026: ÜNİVERSİTE MEZUNLARI NEDEN İŞ BULAMIYOR ?

 


Türkiye’de işsizlik çoğu zaman resmî istatistikler üzerinden değerlendirilir. Açıklanan oranlar ve sayılar, ekonomi gündeminin önemli başlıkları arasında yer alır. Bu veriler, belirli tanımlar ve yöntemler çerçevesinde hazırlanır ve teknik olarak doğru kabul edilir. Ancak günlük hayatın içinde hissedilen işsizlik duygusu, çoğu zaman bu rakamların anlattığından daha geniş bir tabloyu işaret eder. Özellikle gençler söz konusu olduğunda, istatistiklerin dışında kalan sessiz ama kalabalık bir kesimden bahsetmek gerekir.

Resmî tanıma göre işsiz sayılabilmek için aktif olarak iş aramak ve çalışmaya hazır olmak gerekir. Bu tanım, ölçüm açısından netlik sağlar; ancak hayat her zaman bu tanımların sınırları içinde ilerlemez. İşe başvurduğu hâlde uzun süre iş bulamayan, defalarca olumsuz yanıt alan gençlerin bir bölümü zamanla iş aramaktan vazgeçmektedir. Bu vazgeçiş, çoğu zaman isteksizlikten değil, yaşanan hayal kırıklıklarının birikmesinden kaynaklanır.

İş aramayı bırakan bu gençler genellikle ailelerinin yanında yaşamaya devam eder. Dışarıdan bakıldığında “evde oturuyor” gibi görünen bu durum, aslında bir bekleyiş hâlidir. Uygun bir iş fırsatının ortaya çıkması, ekonomik şartların iyileşmesi ya da yeni bir umut doğması beklenir. Aktif olarak iş aramadıkları için resmî işsizlik rakamlarına dâhil edilmezler; ancak çalışmak istemedikleri anlamına gelmez. Aksine, büyük bir kısmı üretken olmak ve kendi ayakları üzerinde durmak ister.

Bu tablo, toplumda hissedilen işsizlik algısı ile açıklanan resmî oranlar arasındaki farkı açıklar. İnsanlar çevrelerine baktıklarında, üniversite mezunu olup iş bulamayan gençleri, geçici işlerde çalışanları ya da uzun süredir iş aramayı bırakmış tanıdıklarını görür. Bu nedenle “gerçek işsizlik rakamlarda görünenden daha yüksek” düşüncesi yaygınlaşır. Aslında bu algı, istatistiklerin kapsamadığı bir alanı işaret ettiği için tamamen yanlış değildir.

Gençler açısından bu sürecin psikolojik boyutu da oldukça önemlidir. Uzun süre iş bulamamak, bireyin kendine olan güvenini zedeler. Gelecek kaygısı artar, sosyal hayattan kopuş yaşanabilir. Zamanla iş aramak yerine beklemek, bir tür korunma mekanizmasına dönüşür. Bu noktada gençler ne tam anlamıyla işsiz ne de istihdam edilmiş sayılır; istatistiklerin arasında kaybolan bir konumda kalırlar.

Eğitim ile istihdam arasındaki uyumsuzluk, ekonomik belirsizlikler ve iş piyasasındaki daralma bu süreci daha da görünür hâle getirir. Gençler çoğu zaman aldıkları eğitimin karşılığını bulamamakta, beklentilerini düşürmek zorunda kalmaktadır. Ancak her düşürülen beklenti, aynı zamanda ertelenmiş bir hayali de beraberinde getirir.

Sonuç olarak, resmî işsizlik rakamları ekonomiyi anlamak için önemli bir göstergedir; ancak tek başına bütün resmi yansıtmaz. İş aramaktan vazgeçmiş, umudunu ertelemiş ya da sistemin dışında kalmış gençler, rakamların dışında kalsa da toplumun içinde varlığını sürdürmektedir. Bu nedenle işsizliği yalnızca oranlar üzerinden değil, insanların yaşadığı gerçeklik üzerinden değerlendirmek gerekir. Rakamların ötesindeki bu sessiz bekleyiş görülmeden, işsizliğin toplumsal etkilerini tam anlamıyla kavramak mümkün değildir.

TÜRKİYE'DE GELİR DAĞILIMINDA DERİNLEŞEN EŞİTSİZLİK

 

Türkiye’de ekonomik sorunların merkezinde artık yalnızca enflasyon ya da hayat pahalılığı değil, giderek derinleşen gelir dağılımı adaletsizliği yer almaktadır. Aynı ülkede bir kesim lüks tüketim yapabilirken, geniş bir toplum kesimi temel ihtiyaçlarını dahi karşılamakta zorlanmaktadır. Bu tablo, ekonomik bir dengesizlikten çok daha fazlasını; toplumsal bir kırılmayı işaret etmektedir.

Bugün Türkiye’de asgari ücret 28.000 TL, emekli maaşı ise ortalama 20.000 TL seviyesindedir. Buna karşın açlık sınırı 32.000 TL, yoksulluk sınırı 100.000 TL olarak hesaplanmaktadır. Yani milyonlarca insan, daha gelirini almadan açlık sınırının altında yaşamaya mahkûm edilmektedir. Gelirler ile hayatın gerçek maliyeti arasındaki bu uçurum, eşitsizliğin en somut göstergesidir.

Gelir dağılımındaki bozulma, orta sınıfın hızla erimesine neden olmaktadır. Bir zamanlar toplumun omurgasını oluşturan orta sınıf, bugün ya alt gelir grubuna düşmekte ya da borçla ayakta durmaya çalışmaktadır. Artan kira fiyatları, yükselen gıda ve enerji maliyetleri, eğitim ve sağlık harcamaları orta sınıfı nefessiz bırakmıştır. Tasarruf etmek bir yana, ay sonunu getirmek bile ciddi bir mücadele hâline gelmiştir.

Öte yandan, yüksek gelir grubundaki küçük bir kesim, ekonomik dalgalanmalardan çok daha az etkilenmektedir. Döviz, altın ve gayrimenkul gibi yatırım araçlarına erişimi olan bu kesim, servetini koruyabilirken hatta artırabilirken; sabit gelirli vatandaşlar her geçen gün daha da yoksullaşmaktadır. Bu durum, zengin ile yoksul arasındaki makası her geçen gün biraz daha açmaktadır.

Gelir dağılımındaki eşitsizlik, yalnızca bugünün sorunu değildir; geleceği de tehdit etmektedir. Eğitimde fırsat eşitsizliği derinleşmekte, düşük gelirli ailelerin çocukları kaliteli eğitime erişememektedir. Sağlık hizmetlerine ulaşımda yaşanan zorluklar, yoksul kesimler için daha ağır sonuçlar doğurmaktadır. Böylece yoksulluk, nesilden nesile aktarılan kalıcı bir sorun hâline gelmektedir.

Bölgesel eşitsizlikler de gelir dağılımındaki adaletsizliği artıran önemli faktörlerden biridir. Büyük şehirlerde yaşam maliyetleri hızla artarken, kırsal bölgelerde iş olanakları sınırlı kalmaktadır. İnsanlar ya büyük şehirlerde yoksullukla yaşamaya ya da işsizliğe razı olmaya zorlanmaktadır. Bu durum, iç göçü artırırken sosyal dengeleri de bozmaktadır.

Gelir dağılımında adalet sağlanmadan ekonomik istikrarın kalıcı olması mümkün değildir. Çünkü ekonomi yalnızca büyüme rakamlarından ibaret değildir; önemli olan bu büyümenin toplumun geneline nasıl yayıldığıdır. Bir ülkede refah, sadece küçük bir azınlığa aitse, o ülkede sosyal huzurdan söz edilemez.

Türkiye’de gelir dağılımındaki eşitsizlik artık görmezden gelinecek bir mesele olmaktan çıkmıştır. Bu sorun çözülmediği sürece, ne enflasyonla mücadele ne de ekonomik reformlar istenen sonucu verecektir. Çünkü adil paylaşılmayan her kazanç, toplumda daha fazla umutsuzluk, güvensizlik ve gelecek kaygısı yaratmaktadır.

Ekonomik adalet, yalnızca bir tercih değil; toplumsal barışın ve sürdürülebilir bir geleceğin temel şartıdır.

ÖNE ÇIKAN YAYINLAR

UMUTSUZ OLMAK İNSANI YAŞLANDIRIR

  İnsan bedeni zamanla yaşlanır; bu kaçınılmazdır. Ancak insanın ruhu, zihni ve hayata bakışı çok daha erken yaşlanabilir. Bunun en büyük se...