Vicdanın Susturulduğu Çağ
İnsanlık tarihi boyunca “iyi insan” olmak, en yüce değerlerden biri sayıldı. Dürüstlük, merhamet, adalet ve vicdan; toplumları ayakta tutan temel sütunlardı. Ancak bugün birçok insanın içinden şu cümle geçiyor: “İyi olmak artık zor.” Peki gerçekten zorlaştı mı, yoksa biz mi değiştik? Belki de içinde yaşadığımız çağ, vicdanı sessizliğe iten bir düzen kurdu.
Modern dünyada başarı; çoğu zaman ahlaki değerlerle değil, güç ve kazançla ölçülüyor. İyi bir insan olmak değil, güçlü bir insan olmak teşvik ediliyor. Rekabetin kutsandığı, “kazanan her şeyi alır” anlayışının yaygınlaştığı bir sistemde, empati geri planda kalıyor. İnsanlar birbirini anlamaya çalışmak yerine geçmeye, ezmeye ya da saf dışı bırakmaya odaklanıyor. Böyle bir ortamda vicdan, “yavaşlatıcı bir yük” gibi görülmeye başlanıyor.
Ekonomik baskılar da iyi olmayı zorlaştıran en önemli unsurlardan biri. Geçim kaygısı yaşayan, borçla ayakta kalmaya çalışan bir insanın dünyaya bakışı ister istemez daralıyor. Hayatta kalma mücadelesi, insanı savunma pozisyonuna itiyor. Bu noktada paylaşmak, fedakârlık yapmak ya da başkasını düşünmek ikinci plana düşebiliyor. Oysa iyi insan olmak çoğu zaman kendi çıkarından biraz vazgeçebilmek demektir. Ama sistem, insanları sürekli daha fazlasını istemeye yönlendiriyor.
Bir diğer önemli sorun ise güvenin zedelenmesi. İnsanlar artık kolay kolay kimseye güvenemiyor. Sürekli aldatılma, kandırılma ya da hayal kırıklığına uğrama korkusu taşıyor. Güven duygusunun zayıfladığı toplumlarda insanlar kalplerini kapatır. Çünkü açık olmak risklidir. İyi niyetli olmak saflıkla karıştırılabilir. Bu nedenle birçok kişi, “iyi görünmek” ile “iyi olmak” arasındaki farkı unutarak maskeler takmaya başlar.
Dijital çağ da vicdanın susturulmasına farklı bir boyut ekledi. Sosyal medyada herkes mutlu, başarılı ve güçlü görünmek zorunda gibi. İnsanlar gerçek duygularını saklıyor, kırılganlıklarını gizliyor. Başkalarının hayatlarına bakıp kıyas yapıyor ve içten içe yetersizlik hissediyor. Bu da tahammülsüzlüğü artırıyor. Oysa iyi insan olmak, önce kendini kabul etmekle başlar. Kendi eksiklerini kabul edemeyen bir insan, başkasının kusuruna merhametle yaklaşamaz.
Toplumsal düzeyde liyakatin zayıflaması, adalet duygusunun sarsılması da vicdanı örseleyen bir başka etken. İnsanlar haksızlıkların cezasız kaldığını, dürüst olanın kaybettiğini düşündüğünde umutları kırılıyor. “Doğru insan neden kaybediyor?” sorusu zihinleri meşgul ediyor. Bu algı güçlendikçe, iyi olmak cesaret gerektiren bir davranışa dönüşüyor. Çünkü insan, adaletin işlemediğine inandığında değerlerini korumakta zorlanıyor.
Ancak tüm bu karanlık tabloya rağmen iyi insan olmak hâlâ mümkün. Belki de zorlaşması, onu daha kıymetli kılıyor. Vicdan, tamamen susmaz; sadece bastırılır. İnsan, iç sesini dinlemeyi seçtiğinde yeniden hatırlar kim olduğunu. Küçük iyilikler, büyük dönüşümlerin başlangıcıdır. Birine saygıyla yaklaşmak, bir haksızlığa sessiz kalmamak, dürüst kalmak… Bunlar belki dünyayı bir anda değiştirmez ama insanın kendi iç dünyasını korur.
Unutmamak gerekir ki iyi olmak bir zayıflık değil, bilinçli bir tercihtir. Bu tercih her gün yeniden yapılır. Koşullar ne olursa olsun, insan kendi karakterinden sorumludur. Vicdanın susturulduğu bir çağda, onu yeniden konuşturmak cesaret ister. Fakat belki de tam bu yüzden, iyi insan olmak en büyük direniştir.
Çünkü dünya, güçlü görünenlerden çok; vicdanını kaybetmeyenlerin omuzlarında ayakta kalır.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder