27 Ocak 2026 Salı

TÜRKİYE'DE EĞİTİM: SÜREKLİ DEĞİŞEN SİSTEM, KAYBOLAN GELECEK

 

Eğitim, bir ülkenin geleceğini belirleyen en hayati unsurdur. Güçlü ekonomiler, sağlam demokrasiler ve refah toplumu ancak nitelikli bir eğitim sistemiyle inşa edilir. Ancak Türkiye’de eğitim, uzun yıllardır istikrardan uzak, sürekli değişen ve öğrenciyi merkeze almayan bir yapının içinde savrulmaktadır. Her gelen yönetimle birlikte müfredatlar, sınav sistemleri ve eğitim politikaları değişmekte; bu durum hem öğrencilerde hem de velilerde ciddi bir belirsizlik ve güvensizlik yaratmaktadır.

Türkiye’de eğitim sistemi büyük ölçüde ezbere dayalı ve sınav odaklı bir anlayış üzerine kuruludur. Öğrenciler düşünmeye, sorgulamaya ve üretmeye değil; test çözmeye ve doğru şıkkı işaretlemeye zorlanmaktadır. Bu yaklaşım, bireylerin analitik düşünme, problem çözme ve yaratıcılık gibi temel becerilerinin gelişmesini engellemektedir. Okullar bilgi üreten değil, sınav kazandıran kurumlara dönüşmüş durumdadır. Öğrenciler daha çocuk yaşta yoğun bir yarışın içine sokulmakta, psikolojik baskı altında büyümektedir.

Bir diğer önemli sorun ise öğretmenlerin mesleki donanımı ve çalışma koşullarıdır. Öğretmenlik, toplumun en saygın mesleklerinden biri olması gerekirken, Türkiye’de ekonomik ve sosyal olarak yeterince desteklenmemektedir. Atama sorunları, düşük maaşlar, yetersiz hizmet içi eğitimler ve sürekli değişen müfredatlar öğretmenlerin motivasyonunu düşürmektedir. Eğitim sisteminin temel taşı olan öğretmenler güçlendirilmeden, kaliteli bir eğitimden söz etmek mümkün değildir.

Eğitimdeki eşitsizlikler ise giderek derinleşmektedir. Büyük şehirlerdeki nitelikli okullarla kırsal bölgelerdeki okullar arasında ciddi farklar bulunmaktadır. Özel okullara erişimi olan öğrencilerle devlet okullarında eğitim alan öğrenciler arasında imkân uçurumu oluşmuştur. Ailelerin ekonomik durumu, çocukların eğitim hayatını doğrudan belirler hale gelmiştir. Bu durum, fırsat eşitliği ilkesini tamamen zedelemektedir.

Uluslararası veriler de tabloyu açıkça ortaya koymaktadır. World Economic Forum’un ülkelerin eğitim seviyesini değerlendirdiği sıralamaya göre Türkiye, 99’uncu sırada yer almaktadır. Bu sonuç, eğitim sistemimizin dünya standartlarının oldukça gerisinde olduğunu göstermektedir. Eğitimde geri kalan bir ülkenin bilimde, teknolojide ve ekonomide ilerlemesi beklenemez.

Eğitim, günü kurtarmaya yönelik politikaların konusu olmamalıdır. Uzun vadeli, bilimsel ve kapsayıcı bir anlayışla ele alınmalıdır. Türkiye’nin geleceği, çocukların ve gençlerin alacağı eğitimle şekillenecektir. Aksi halde kaybedilen sadece bugünün öğrencileri değil, yarının Türkiye’si olacaktır.

Cumhuriyetimizin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk, eğitimi bir ülkenin geleceğini belirleyen en hayati unsur olarak görmüş, “Eğitimdir ki bir milleti ya özgür, bağımsız, şanlı ve yüksek bir toplum halinde yaşatır ya da esaret ve sefalete terk eder” diyerek bu konudaki bakışını açıkça ortaya koymuştur. Atatürk’ün eğitim anlayışı; bilimsel, laik, sorgulayan, ezberden uzak ve fırsat eşitliğini esas alan bir sistem üzerine kuruluydu. 

Köy Enstitüleri, öğretmen okulları ve çağdaş müfredat hamleleriyle amaçlanan; yalnızca diploma sahibi bireyler değil, üreten, düşünen, özgüveni yüksek ve çağdaş yurttaşlar yetiştirmekti. Bugün yaşanan eğitim krizine bakıldığında, Atatürk’ün ortaya koyduğu bu vizyonun ne kadar ileri görüşlü ve hayati olduğu çok daha net anlaşılmaktadır.

26 Ocak 2026 Pazartesi

TÜRKİYE'DE SAĞLIK : RANDEVUDAN ŞİFAYA UZAYAN ZOR YOL


Türkiye’de sağlık hizmetleri uzun yıllar “ulaşılabilirlik” üzerinden övüldü. Ancak bugün gelinen noktada, sistemin görünen yüzü ile yaşanan gerçeklik arasındaki fark giderek açılıyor. Sağlık artık sadece tedavi meselesi değil; zamana, paraya ve bulunduğunuz yere bağlı bir ayrıcalık hâline geliyor.

En temel sorunların başında randevu sistemi geliyor. Aylar sonrasına verilen muayene tarihleri, birçok hastayı ya beklemeye ya da çaresizce özel hastanelerin yolunu tutmaya zorluyor. Özellikle cildiye, ortopedi, kardiyoloji ve göz gibi branşlarda randevu bulmak ciddi bir sorun hâline gelmiş durumda. Hastalık beklemezken, sistem hastayı beklemeye mecbur bırakıyor.

Randevu alınsa bile süreç kolay bitmiyor. Tetkikler, kontroller ve ileri işlemler için yeni randevular gerekiyor. Ameliyatlar aylarca ertelenebiliyor. Bu durum bazı hastalar için sadece yaşam kalitesini değil, hayatın kendisini riske atıyor. Ertelenen tedaviler, ilerleyen hastalıklar ve artan sağlık harcamaları kaçınılmaz oluyor.

İlaç fiyatları ve tedavi maliyetleri ise ayrı bir yük. Bazı ilaçlara erişimde yaşanan sıkıntılar, muadil arayışları ve katkı payları özellikle emekliler ve kronik hastalar için ciddi bir sorun yaratıyor. Sağlık hizmeti “ücretsiz” görünse de, cebinden çıkan para her geçen gün artıyor. Bugün birçok hasta, ilacını almakla başka bir temel ihtiyacı arasında seçim yapmak zorunda kalıyor.

Kırsal bölgelerde yaşayanlar için tablo daha da ağır. Sağlık ocaklarının kapatılması, doktor ve uzman eksikliği, uzak mesafelere gitme zorunluluğu sağlık hizmetine erişimi zorlaştırıyor. Ambulans gelene kadar geçen süre,
bazı bölgelerde hayati risk oluşturuyor. Sağlık, coğrafyaya göre değişmemesi gereken bir haktır; ancak pratikte durum böyle değildir.

Hastane kapasitesi ve sağlık personeli eksikliği de sistemin en kırılgan noktalarından biridir. Yoğun hasta yükü altında çalışan doktorlar ve sağlık çalışanları tükenmişlik yaşamaktadır. Bir hekimin birkaç dakikada hasta bakmak zorunda kalması, ne hasta memnuniyeti ne de doğru teşhis açısından sağlıklı bir ortam yaratmaktadır.

Sağlık sistemi yalnızca binalardan ve cihazlardan ibaret değildir. Planlama, insan gücü, erişim ve sürdürülebilirlik bir bütün olarak ele alınmadıkça sorunlar büyümeye devam eder. Bugün yaşanan sıkıntılar, gelecekte daha ağır sonuçlar doğurabilir.

Sağlıkta gerçek başarı, randevu bulabilmekte değil; zamanında, eşit ve nitelikli hizmete ulaşabilmektedir. Aksi halde sistem var olur, ama şifa eksik kalır.

TÜRKİYE'DE TARIM : TOPRAĞIN ÇIĞLIĞI

 


Türkiye, tarih boyunca tarım ülkesi olarak anıldı. Verimli toprakları, farklı iklim kuşakları ve üretim çeşitliliğiyle kendi kendine yetebilen nadir ülkelerden biriydi. Bugün ise tablo içler acısıdır. Tarım sektörü, yüksek maliyetler, plansızlık ve ihmaller nedeniyle çöküşün eşiğine gelmiştir.

Çiftçinin en büyük sorunu maliyetlerdir. Gübre, mazot, ilaç, tohum ve elektrik fiyatları her yıl katlanarak artmaktadır. Ürün daha tarladayken zarar yazmaya başlamaktadır. Üretici ne kadar çok çalışırsa çalışsın, kazancı masrafların gerisinde kalmaktadır. Bu nedenle birçok çiftçi ya borçlanmakta ya da toprağını ekmekten vazgeçmektedir.

Sorunun bir diğer boyutu eğitim eksikliğidir. Tarım hâlâ büyük ölçüde geleneksel yöntemlerle yapılmaktadır. Bilinçli sulama, doğru gübreleme, modern üretim teknikleri yeterince yaygın değildir. Verimsizlik, hem üretimi düşürmekte hem de maliyetleri artırmaktadır.

Eğitim almayan, desteklenmeyen çiftçi, rekabet edemez hâle gelmektedir.
Verimsizlik beraberinde kalite sorununu da getirmektedir. Aynı ürünü
daha az alanda, daha yüksek kaliteyle üreten ülkelerle yarışmak mümkün olmamaktadır. Ürünlerin raf ömrü kısa, standartları düşük kalmaktadır.
Bu durum hem iç piyasada fiyat dalgalanmalarına hem de ihracatta
kayıplara yol açmaktadır.

Tohum meselesi ise tarımın kalbidir. Sağlıksız, verimi düşük ve ithalata bağımlı tohumlar, çiftçiyi her sezon yeniden dışa bağımlı kılmaktadır. Yerli ve sağlıklı tohum politikaları yeterince geliştirilememiştir. Tohumunu kontrol edemeyen bir ülke, tarımını da kontrol edemez.

Bir diğer kritik sorun su kaynaklarıdır. Yanlış sulama teknikleri, plansız kullanım ve iklim değişikliği, suyu her geçen gün daha kıt hale getirmektedir. Tarımda su verimliliği sağlanamazsa, yakın gelecekte birçok ürünün üretimi ciddi risk altına girecektir. Su olmadan tarım olmaz;
bu gerçek artık ertelenemez.

Çiftçilerin örgütsüzlüğü de büyük bir handikaptır. Kooperatifleşme zayıf, üretici birlikleri etkisizdir. Çiftçi tek başına pazara çıkmak zorunda kalmakta, tüccar karşısında güçsüzleşmektedir. Örgütlü olmayan üretici, fiyat belirleyemez; sadece kabul eder.

Tüm bunların üzerine eklenen hayat pahalılığı, tarımı gençler için tamamen cazibesiz kılmaktadır. Genç nüfus köylerden kopmakta, tarım yaşlanan bir kesimin omuzlarında kalmaktadır. Toprak var ama ekip biçen yoksa, sorun sadece ekonomik değil, gelecek sorunudur.

Türkiye’nin tarımı kaderine terk edilemez. Tarım, stratejik bir alandır. Üretim planlaması, eğitim, su yönetimi, tohum politikası ve örgütlenme birlikte ele alınmadıkça bu tablo değişmez. Toprağın sesi duyulmazsa,
yarın sofralar daha da boşalacaktır.


24 Ocak 2026 Cumartesi

OTOMOBİL ARTIK LÜKS DEĞİL, VATANDAŞA CEZA

 


Türkiye’de otomobil sahibi olmak artık bir ihtiyaç değil, adeta cezalandırılan bir tercih haline geldi. Çünkü bugün bir otomobil aldığınızda, kendinize bir araç almış olmuyorsunuz; ikinci otomobili devlete hediye ediyorsunuz. Vergi sistemi o noktaya geldi.

Otomobilin en görünmeyen ama en can yakan yükü ise yedek parça ve bakım maliyetleridir. En basit parça değişimi bile artık ciddi bir harcama kalemine dönüşmüş durumda. Fren balatası, disk, amortisör, akü, lastik… Hepsi dövizle yarışıyor. Küçük bir arıza, birkaç aylık maaşı silip süpürebiliyor. Sanayiye girmek, vatandaş için neredeyse korku filmine dönüştü. “Ne çıkacak?” endişesi, otomobil sahibinin en büyük stres kaynağı haline geldi.

Periyodik bakım ise ayrı bir yük. Yağ değişimi, filtreler, işçilik derken sıradan bir bakım faturası bile binlerce lirayı buluyor. Üstelik araç kullanılmasa bile bu masraflar ertelenemiyor. Aracını garaja çekip “az kullanayım” diyen vatandaş, yine de bakım ve sigorta masraflarından kaçamıyor. Otomobil, hareket etmediği zaman bile para yakan bir nesneye dönüşmüş durumda. Bu tablo, otomobilin artık bir ulaşım aracı değil, sürekli beslenmesi gereken pahalı bir yük olduğunu açıkça gösteriyor.

Bir otomobilin çıplak fiyatı ile anahtar teslim fiyatı arasındaki fark, artık makas değil uçurum. ÖTV, KDV derken vatandaşın ödediği vergi, aracın kendisinden daha pahalı hale geliyor. Orta sınıf için “ulaşılabilir” olarak görülen otomobiller, bugün hayal kategorisine girmiş durumda. Sıfır araç zaten erişilemez, ikinci el ise sanki altın alır gibi.

Ancak yük burada bitmiyor. Otomobili aldıktan sonra asıl çile başlıyor. Benzin, mazot, LPG… Hangisini seçerseniz seçin fark etmiyor, yakıt fiyatları her ay yeni bir rekor kırıyor. Aracını işe gitmek için kullanan vatandaş, daha kontağı çevirmeden kaybetmeye başlıyor. Yakıt almak, artık hesap kitap işi değil, psikolojik bir eşik haline geldi.

Yetmedi… MTV ödemeleri, TÜVTÜRK muayene ücretleri, zorunlu sigorta, kasko, bakım masrafları derken otomobil, her yıl düzenli olarak cebinizi boşaltan bir makineye dönüşüyor. Muayeneye girerken “acaba ne çıkacak” korkusu, bakımda “hangi parçaya ne kadar ödeyeceğim” stresi, sürücünün günlük rutini oldu.

Bir de otoyol ve köprü ücretleri var. Yol kısaldıkça fatura uzuyor. Vergisiyle yapılmış yolları, yeniden ücret ödeyerek kullanmak zorunda kalan vatandaş için seyahat artık lüks. Kendi aracınızla şehirler arası yolculuk yapmak, neredeyse uçak biletiyle yarışır hale geldi.

Sonuç çok net: Otomobil artık özgürlük değil, yük. Orta sınıf ya arabasını satıyor ya da garaja çekip kullanmamaya çalışıyor. Gençler otomobil hayalini tamamen rafa kaldırmış durumda. Bu tablo sürdürülebilir değil.

Otomobil, çağdaş yaşamın temel araçlarından biridir. Vergi politikaları, vatandaşın mobilitesini değil, çaresizliğini artırıyorsa burada ciddi bir sorun vardır. Bir ülkede insanlar arabaya değil, arabaya binmenin maliyetine bakıyorsa, o ülkede artık ulaşım değil, ekonomik sıkışmışlık konuşuluyordur.

GIDA ENFLASYONU : SOFRADAKİ YOKSULLUK, BEDENDEKİ HASTALIK

 


Türkiye’de gıda enflasyonu artık yalnızca bir ekonomik başlık değildir; doğrudan bir halk sağlığı sorununa dönüşmüştür. Fiyatlardaki artış, sadece mutfak bütçesini değil, insanların nasıl beslendiğini, ne yediğini ve uzun vadede nasıl bir sağlık riskiyle karşı karşıya kaldığını belirlemektedir. Bugün yaşanan tablo şudur: Sağlıklı beslenmek pahalı, sağlıksız beslenmek ise zorunlu hâle gelmiştir.

Gıda fiyatları arttıkça sofralardan ilk eksilen şey protein, sebze ve meyve oluyor. Et, balık, süt ürünleri, taze sebze ve meyve artık birçok hane için “seyrek tüketilen” gıdalar hâline gelmiştir. Yerlerini ise daha ucuz, daha doyurucu ama besin değeri düşük ürünler almaktadır. Karbonhidrat ağırlıklı, işlenmiş ve paketli gıdalar, ekonomik zorunluluk nedeniyle tercih edilmektedir.

Bu değişim sessiz ama tehlikelidir. Çünkü sağlıksız beslenme hemen değil, zamanla bedel ödetir. Obezite, diyabet, kalp-damar hastalıkları ve bağışıklık sistemi sorunları giderek yaygınlaşmaktadır. Bugün pazarda ucuz olduğu için alınan bir ürün, yarın hastane masrafı olarak geri dönmektedir. Gıda enflasyonu, sağlık harcamalarını da tetikleyen görünmez bir zincir yaratmaktadır.

Özellikle çocuklar ve yaşlılar bu tablodan en fazla etkilenen kesimlerdir. Gelişim çağındaki çocukların yeterli ve dengeli beslenememesi, uzun vadede hem fiziksel hem zihinsel gelişim sorunlarına yol açmaktadır. Yaşlılar ve emekliler ise kısıtlı gelirleri nedeniyle en temel besinleri dahi kısmak zorunda kalmaktadır. Bu, sadece bugünün değil, geleceğin toplum sağlığını da tehdit eden bir durumdur.

Sorun bireysel tercihlerle açıklanamaz. Kimse isteyerek sağlıksız beslenmeyi seçmez. İnsanlar bütçelerinin yettiğini almak zorunda kalır. Gıda enflasyonu karşısında “bilinçli tüketim” çağrıları gerçekçi değildir. Bilinç, seçenek varsa anlamlıdır. Seçeneğin olmadığı yerde, mecburiyet vardır.

Tarım politikalarındaki eksiklikler, üretim maliyetlerinin artması, ithalata dayalı yapı ve denetimsizlik bu krizin temel nedenlerindendir. Üretici kazanamamakta, tüketici ise pahalıya ve kalitesiz ürüne mahkûm edilmektedir. Aradaki denge bozulduğunda, bedel her zaman halkın sofrasından kesilir.

Gıda enflasyonu aynı zamanda sosyal adaletsizliği de derinleştirir. Geliri yüksek olanlar sağlıklı beslenmeye devam ederken, dar gelirli kesimler sağlıksız gıdalara yönelmek zorunda kalır. Böylece sağlık, sınıfsal bir ayrıcalık hâline gelir. Bir toplumda sağlıklı yaşamak gelir düzeyine bağlıysa, orada eşitlikten söz edilemez.

Bu nedenle gıda meselesi yalnızca fiyat artışı olarak ele alınamaz. Bu bir kamu politikası meselesidir. Sağlıklı gıdaya erişim, sosyal devletin temel sorumluluklarından biridir. Üretimin desteklenmesi, denetimlerin artırılması ve dar gelirli kesimlerin korunması zorunluluktur.

Bugün sofralarda yaşanan yoksulluk, yarın hastanelerde yaşanacak yoğunluğun habercisidir. Gıda enflasyonu görmezden gelinirse, toplum hem ekonomik hem sağlık açısından daha ağır bedeller ödeyecektir.

Çünkü sağlıksız beslenme bir tercih değil, dayatılan bir sonuçtur.

Ve bu sonuç, sessiz ama derin bir krizi büyütmektedir.

23 Ocak 2026 Cuma

ORTA DİREĞİN SESSİZ SEDASIZ YOK OLUŞU

 


Türkiye’de son yılların en büyük ama en az konuşulan krizlerinden biri, orta sınıfın sessizce yok oluşudur. Ne bir gecede oldu ne de tek bir kararla. Yıllara yayılan yanlış tercihler, gelir dağılımındaki bozulma ve hayat pahalılığı, orta sınıfı adım adım eritmiştir. Bugün artık “orta halli” diye bir tanım neredeyse kalmamıştır.

Orta sınıf; maaşıyla geçinebilen, ay sonunda borçlanmadan yaşamını sürdürebilen, çocuğunu okutabilen, yılda bir kez de olsa tatil planı yapabilen kesimdi. Ne yoksul ne zengin… Toplumun omurgasıydı. Ekonominin çarklarını döndüren, sosyal dengeyi sağlayan bu kesim bugün hızla yoksullaşmakta ya da borç batağına sürüklenmektedir.

Bugün gelinen noktada maaş artışları, enflasyonun çok gerisinde kalmıştır. Gıda, kira, ulaşım ve enerji giderleri karşısında orta sınıfın geliri erimiş, alım gücü dramatik biçimde düşmüştür. Eskiden “rahat” sayılan maaşlar artık sadece temel ihtiyaçlara yetmektedir. Orta sınıf, farkına varmadan alt gelir grubuna doğru itilmiştir.

Bu yok oluşun en net göstergesi borçluluk oranıdır. Kredi kartları, ihtiyaç kredileri ve taksitli yaşam, bir tercih olmaktan çıkmış, zorunluluk hâline gelmiştir. İnsanlar gelirleriyle değil, borçla ayakta durmaktadır. Borçla yaşayan bir sınıf ise ne tasarruf edebilir ne de geleceğe güvenle bakabilir.

Orta sınıfın erimesi sadece ekonomik bir mesele değildir; toplumsal sonuçları da ağırdır. Eğitimden sağlığa, kültürden sosyal yaşama kadar her alanda daralma başlar. Çocuklar özel ders alamaz, gençler yurtdışını hayal edemez, aileler sosyal hayattan çekilir. Toplum, yavaş yavaş içine kapanır.

Daha da önemlisi, orta sınıf yoksa sosyal denge de yoktur. Bir uçta çok az sayıda zengin, diğer uçta giderek büyüyen yoksul kitleler oluşur. Bu yapı ne ekonomik olarak sürdürülebilirdir ne de toplumsal huzur üretir. Orta sınıf, demokrasinin ve toplumsal barışın doğal taşıyıcısıdır. Zayıfladığında, kutuplaşma ve güvensizlik artar.

Türkiye’de bugün orta sınıfın yaşadığı en büyük sorun, görünmez olmasıdır. Yoksullar kadar “acil”, zenginler kadar “güçlü” görülmezler. Oysa krizlerin ilk ve en ağır yükünü çoğu zaman onlar taşır. Vergiyi ödeyen, sistemi ayakta tutan, kurallara uyan kesimdir; ama karşılığını alamaz.

Orta sınıfın yok oluşu kader değildir. Bu tablo; gelir adaleti, vergi politikaları, ücret dengesi ve sosyal devlet anlayışıyla doğrudan ilişkilidir. Güçlü bir orta sınıf olmadan güçlü bir ekonomi kurulamaz. Çünkü orta sınıf yoksa üretim de yoktur, umut da.

Bugün asıl soru şudur:

Orta sınıf tamamen kaybolmadan, bu gidişatı durduracak irade var mı?

22 Ocak 2026 Perşembe

TÜRKİYE'de KİRALAR : BARINMAK LÜKS OLDU

 


Türkiye’de artık kiralar sadece bir ekonomik sorun değil, açık bir toplumsal krizdir. Barınma, Anayasa’da güvence altına alınmış temel bir hakken, bugün milyonlarca yurttaş için erişilemez bir lüks haline gelmiştir. Büyükşehirlerden Anadolu’ya kadar uzanan bu sorun, yalnızca ev arayanları değil, toplumun tüm dengelerini sarsmaktadır.

Bir ülkede asgari ücretlinin maaşının yarısından fazlası kiraya gidiyorsa, burada piyasa dengesi değil bozulmuş bir düzen vardır. İstanbul, İzmir, Ankara gibi şehirlerde ortalama bir dairenin kirası, birçok hanenin toplam gelirini aşmış durumdadır. Öğretmen, hemşire, polis, emekli; hepsi aynı soruyu soruyor: Bu kiralarla nasıl yaşayacağız?

Sorunun tek sebebi ev sahipleri değildir. Yıllardır çözülmeyen konut arzı yetersizliği, plansız kentleşme, denetimsiz emlak piyasası ve yanlış ekonomi politikaları bu tablonun başlıca nedenleridir. Faiz politikalarıyla birlikte konut, barınma ihtiyacından çıkıp bir yatırım ve spekülasyon aracına dönüşmüştür. Evler yaşamak için değil, değer saklamak için alınmaktadır.

Yabancılara satış politikaları, kısa süreli kiralamalar ve denetimsiz ilan fiyatları da piyasayı daha da yukarı çekmektedir. Bir sokakta bir ev yüksek fiyattan kiraya verildiğinde, ertesi gün tüm sokak o fiyatı “emsal” kabul etmektedir. Böylece gerçek gelirle hiçbir ilgisi olmayan rakamlar normalleşmektedir.

Devletin kira artışına getirdiği sınırlamalar ise sorunu çözmek yerine ertelenmiş bir krize dönüştürmektedir. Ev sahibi ile kiracı karşı karşıya getirilmiş, toplumsal huzur zedelenmiştir. Oysa çözüm; geçici yasaklarda değil, kalıcı konut politikalarında, sosyal konut üretiminde ve etkin denetimde yatmaktadır.

Kiraların bu noktaya gelmesi yalnızca bugünün sorunu değildir; yıllardır biriken ihmallerin sonucudur. Sosyal konut üretimi yetersiz kalmış, dar gelirli için konut politikaları neredeyse tamamen terk edilmiştir. Belediyeler ve merkezi idare, konutu piyasanın insafına bırakmış; barınma hakkı, alım gücüne endekslenmiştir. Oysa gelişmiş ülkelerde barınma, piyasa şartlarından bağımsız olarak korunması gereken bir sosyal haktır. Türkiye’de ise ev bulabilen şanslı, bulamayan ise “çaresine bakması gereken” birey olarak görülmektedir.

Ayrıca kira krizinin psikolojik ve toplumsal etkileri de göz ardı edilmektedir. Sürekli taşınma korkusu yaşayan aileler, okul çağındaki çocuklar, yaşlılar ve emekliler için bu durum ciddi bir güvensizlik duygusu yaratmaktadır. İnsanlar evlerini değil, hayatlarını geçici yaşamaya başlamıştır. Bu da toplumsal huzuru zedeleyen, aidiyet duygusunu yok eden bir sonuç doğurmaktadır.

Bugün Türkiye’de barınma sorunu konuşulmuyorsa, yarın çok daha ağır sosyal sorunlar konuşulacaktır. Çünkü evsiz kalan sadece insanlar değil, umutlardır. Barınamayan bir toplum, ne üretir ne de huzur bulur.

İzmir’de tablo Türkiye ortalamasının da üzerine çıkmış durumda. Karşıyaka, Bornova, Bayraklı, Buca ve Çiğli gibi semtlerde dahi orta halli bir dairenin kirası, asgari ücret seviyesine yaklaşmış ya da aşmıştır. Kentte üniversite öğrencileri, yeni evlenen çiftler ve emekliler aynı evler için yarışır hâle gelmiştir. Özellikle deprem sonrası güvenli konut talebi, sınırlı yeni yapı üretimiyle birleşince kiralar adeta kontrolsüz biçimde yükselmiştir. İzmir’de barınma artık sadece ekonomik değil, sosyal bir baskı unsuruna dönüşmüştür.

Gerçek gündem budur. Ve bu gündem, görmezden gelinerek çözülmez.

ÖNE ÇIKAN YAYINLAR

UMUTSUZ OLMAK İNSANI YAŞLANDIRIR

  İnsan bedeni zamanla yaşlanır; bu kaçınılmazdır. Ancak insanın ruhu, zihni ve hayata bakışı çok daha erken yaşlanabilir. Bunun en büyük se...