26 Ocak 2026 Pazartesi

TÜRKİYE'DE TARIM : TOPRAĞIN ÇIĞLIĞI

 


Türkiye, tarih boyunca tarım ülkesi olarak anıldı. Verimli toprakları, farklı iklim kuşakları ve üretim çeşitliliğiyle kendi kendine yetebilen nadir ülkelerden biriydi. Bugün ise tablo içler acısıdır. Tarım sektörü, yüksek maliyetler, plansızlık ve ihmaller nedeniyle çöküşün eşiğine gelmiştir.

Çiftçinin en büyük sorunu maliyetlerdir. Gübre, mazot, ilaç, tohum ve elektrik fiyatları her yıl katlanarak artmaktadır. Ürün daha tarladayken zarar yazmaya başlamaktadır. Üretici ne kadar çok çalışırsa çalışsın, kazancı masrafların gerisinde kalmaktadır. Bu nedenle birçok çiftçi ya borçlanmakta ya da toprağını ekmekten vazgeçmektedir.

Sorunun bir diğer boyutu eğitim eksikliğidir. Tarım hâlâ büyük ölçüde geleneksel yöntemlerle yapılmaktadır. Bilinçli sulama, doğru gübreleme, modern üretim teknikleri yeterince yaygın değildir. Verimsizlik, hem üretimi düşürmekte hem de maliyetleri artırmaktadır.

Eğitim almayan, desteklenmeyen çiftçi, rekabet edemez hâle gelmektedir.
Verimsizlik beraberinde kalite sorununu da getirmektedir. Aynı ürünü
daha az alanda, daha yüksek kaliteyle üreten ülkelerle yarışmak mümkün olmamaktadır. Ürünlerin raf ömrü kısa, standartları düşük kalmaktadır.
Bu durum hem iç piyasada fiyat dalgalanmalarına hem de ihracatta
kayıplara yol açmaktadır.

Tohum meselesi ise tarımın kalbidir. Sağlıksız, verimi düşük ve ithalata bağımlı tohumlar, çiftçiyi her sezon yeniden dışa bağımlı kılmaktadır. Yerli ve sağlıklı tohum politikaları yeterince geliştirilememiştir. Tohumunu kontrol edemeyen bir ülke, tarımını da kontrol edemez.

Bir diğer kritik sorun su kaynaklarıdır. Yanlış sulama teknikleri, plansız kullanım ve iklim değişikliği, suyu her geçen gün daha kıt hale getirmektedir. Tarımda su verimliliği sağlanamazsa, yakın gelecekte birçok ürünün üretimi ciddi risk altına girecektir. Su olmadan tarım olmaz;
bu gerçek artık ertelenemez.

Çiftçilerin örgütsüzlüğü de büyük bir handikaptır. Kooperatifleşme zayıf, üretici birlikleri etkisizdir. Çiftçi tek başına pazara çıkmak zorunda kalmakta, tüccar karşısında güçsüzleşmektedir. Örgütlü olmayan üretici, fiyat belirleyemez; sadece kabul eder.

Tüm bunların üzerine eklenen hayat pahalılığı, tarımı gençler için tamamen cazibesiz kılmaktadır. Genç nüfus köylerden kopmakta, tarım yaşlanan bir kesimin omuzlarında kalmaktadır. Toprak var ama ekip biçen yoksa, sorun sadece ekonomik değil, gelecek sorunudur.

Türkiye’nin tarımı kaderine terk edilemez. Tarım, stratejik bir alandır. Üretim planlaması, eğitim, su yönetimi, tohum politikası ve örgütlenme birlikte ele alınmadıkça bu tablo değişmez. Toprağın sesi duyulmazsa,
yarın sofralar daha da boşalacaktır.


24 Ocak 2026 Cumartesi

OTOMOBİL ARTIK LÜKS DEĞİL, VATANDAŞA CEZA

 


Türkiye’de otomobil sahibi olmak artık bir ihtiyaç değil, adeta cezalandırılan bir tercih haline geldi. Çünkü bugün bir otomobil aldığınızda, kendinize bir araç almış olmuyorsunuz; ikinci otomobili devlete hediye ediyorsunuz. Vergi sistemi o noktaya geldi.

Otomobilin en görünmeyen ama en can yakan yükü ise yedek parça ve bakım maliyetleridir. En basit parça değişimi bile artık ciddi bir harcama kalemine dönüşmüş durumda. Fren balatası, disk, amortisör, akü, lastik… Hepsi dövizle yarışıyor. Küçük bir arıza, birkaç aylık maaşı silip süpürebiliyor. Sanayiye girmek, vatandaş için neredeyse korku filmine dönüştü. “Ne çıkacak?” endişesi, otomobil sahibinin en büyük stres kaynağı haline geldi.

Periyodik bakım ise ayrı bir yük. Yağ değişimi, filtreler, işçilik derken sıradan bir bakım faturası bile binlerce lirayı buluyor. Üstelik araç kullanılmasa bile bu masraflar ertelenemiyor. Aracını garaja çekip “az kullanayım” diyen vatandaş, yine de bakım ve sigorta masraflarından kaçamıyor. Otomobil, hareket etmediği zaman bile para yakan bir nesneye dönüşmüş durumda. Bu tablo, otomobilin artık bir ulaşım aracı değil, sürekli beslenmesi gereken pahalı bir yük olduğunu açıkça gösteriyor.

Bir otomobilin çıplak fiyatı ile anahtar teslim fiyatı arasındaki fark, artık makas değil uçurum. ÖTV, KDV derken vatandaşın ödediği vergi, aracın kendisinden daha pahalı hale geliyor. Orta sınıf için “ulaşılabilir” olarak görülen otomobiller, bugün hayal kategorisine girmiş durumda. Sıfır araç zaten erişilemez, ikinci el ise sanki altın alır gibi.

Ancak yük burada bitmiyor. Otomobili aldıktan sonra asıl çile başlıyor. Benzin, mazot, LPG… Hangisini seçerseniz seçin fark etmiyor, yakıt fiyatları her ay yeni bir rekor kırıyor. Aracını işe gitmek için kullanan vatandaş, daha kontağı çevirmeden kaybetmeye başlıyor. Yakıt almak, artık hesap kitap işi değil, psikolojik bir eşik haline geldi.

Yetmedi… MTV ödemeleri, TÜVTÜRK muayene ücretleri, zorunlu sigorta, kasko, bakım masrafları derken otomobil, her yıl düzenli olarak cebinizi boşaltan bir makineye dönüşüyor. Muayeneye girerken “acaba ne çıkacak” korkusu, bakımda “hangi parçaya ne kadar ödeyeceğim” stresi, sürücünün günlük rutini oldu.

Bir de otoyol ve köprü ücretleri var. Yol kısaldıkça fatura uzuyor. Vergisiyle yapılmış yolları, yeniden ücret ödeyerek kullanmak zorunda kalan vatandaş için seyahat artık lüks. Kendi aracınızla şehirler arası yolculuk yapmak, neredeyse uçak biletiyle yarışır hale geldi.

Sonuç çok net: Otomobil artık özgürlük değil, yük. Orta sınıf ya arabasını satıyor ya da garaja çekip kullanmamaya çalışıyor. Gençler otomobil hayalini tamamen rafa kaldırmış durumda. Bu tablo sürdürülebilir değil.

Otomobil, çağdaş yaşamın temel araçlarından biridir. Vergi politikaları, vatandaşın mobilitesini değil, çaresizliğini artırıyorsa burada ciddi bir sorun vardır. Bir ülkede insanlar arabaya değil, arabaya binmenin maliyetine bakıyorsa, o ülkede artık ulaşım değil, ekonomik sıkışmışlık konuşuluyordur.

GIDA ENFLASYONU : SOFRADAKİ YOKSULLUK, BEDENDEKİ HASTALIK

 


Türkiye’de gıda enflasyonu artık yalnızca bir ekonomik başlık değildir; doğrudan bir halk sağlığı sorununa dönüşmüştür. Fiyatlardaki artış, sadece mutfak bütçesini değil, insanların nasıl beslendiğini, ne yediğini ve uzun vadede nasıl bir sağlık riskiyle karşı karşıya kaldığını belirlemektedir. Bugün yaşanan tablo şudur: Sağlıklı beslenmek pahalı, sağlıksız beslenmek ise zorunlu hâle gelmiştir.

Gıda fiyatları arttıkça sofralardan ilk eksilen şey protein, sebze ve meyve oluyor. Et, balık, süt ürünleri, taze sebze ve meyve artık birçok hane için “seyrek tüketilen” gıdalar hâline gelmiştir. Yerlerini ise daha ucuz, daha doyurucu ama besin değeri düşük ürünler almaktadır. Karbonhidrat ağırlıklı, işlenmiş ve paketli gıdalar, ekonomik zorunluluk nedeniyle tercih edilmektedir.

Bu değişim sessiz ama tehlikelidir. Çünkü sağlıksız beslenme hemen değil, zamanla bedel ödetir. Obezite, diyabet, kalp-damar hastalıkları ve bağışıklık sistemi sorunları giderek yaygınlaşmaktadır. Bugün pazarda ucuz olduğu için alınan bir ürün, yarın hastane masrafı olarak geri dönmektedir. Gıda enflasyonu, sağlık harcamalarını da tetikleyen görünmez bir zincir yaratmaktadır.

Özellikle çocuklar ve yaşlılar bu tablodan en fazla etkilenen kesimlerdir. Gelişim çağındaki çocukların yeterli ve dengeli beslenememesi, uzun vadede hem fiziksel hem zihinsel gelişim sorunlarına yol açmaktadır. Yaşlılar ve emekliler ise kısıtlı gelirleri nedeniyle en temel besinleri dahi kısmak zorunda kalmaktadır. Bu, sadece bugünün değil, geleceğin toplum sağlığını da tehdit eden bir durumdur.

Sorun bireysel tercihlerle açıklanamaz. Kimse isteyerek sağlıksız beslenmeyi seçmez. İnsanlar bütçelerinin yettiğini almak zorunda kalır. Gıda enflasyonu karşısında “bilinçli tüketim” çağrıları gerçekçi değildir. Bilinç, seçenek varsa anlamlıdır. Seçeneğin olmadığı yerde, mecburiyet vardır.

Tarım politikalarındaki eksiklikler, üretim maliyetlerinin artması, ithalata dayalı yapı ve denetimsizlik bu krizin temel nedenlerindendir. Üretici kazanamamakta, tüketici ise pahalıya ve kalitesiz ürüne mahkûm edilmektedir. Aradaki denge bozulduğunda, bedel her zaman halkın sofrasından kesilir.

Gıda enflasyonu aynı zamanda sosyal adaletsizliği de derinleştirir. Geliri yüksek olanlar sağlıklı beslenmeye devam ederken, dar gelirli kesimler sağlıksız gıdalara yönelmek zorunda kalır. Böylece sağlık, sınıfsal bir ayrıcalık hâline gelir. Bir toplumda sağlıklı yaşamak gelir düzeyine bağlıysa, orada eşitlikten söz edilemez.

Bu nedenle gıda meselesi yalnızca fiyat artışı olarak ele alınamaz. Bu bir kamu politikası meselesidir. Sağlıklı gıdaya erişim, sosyal devletin temel sorumluluklarından biridir. Üretimin desteklenmesi, denetimlerin artırılması ve dar gelirli kesimlerin korunması zorunluluktur.

Bugün sofralarda yaşanan yoksulluk, yarın hastanelerde yaşanacak yoğunluğun habercisidir. Gıda enflasyonu görmezden gelinirse, toplum hem ekonomik hem sağlık açısından daha ağır bedeller ödeyecektir.

Çünkü sağlıksız beslenme bir tercih değil, dayatılan bir sonuçtur.

Ve bu sonuç, sessiz ama derin bir krizi büyütmektedir.

23 Ocak 2026 Cuma

ORTA DİREĞİN SESSİZ SEDASIZ YOK OLUŞU

 


Türkiye’de son yılların en büyük ama en az konuşulan krizlerinden biri, orta sınıfın sessizce yok oluşudur. Ne bir gecede oldu ne de tek bir kararla. Yıllara yayılan yanlış tercihler, gelir dağılımındaki bozulma ve hayat pahalılığı, orta sınıfı adım adım eritmiştir. Bugün artık “orta halli” diye bir tanım neredeyse kalmamıştır.

Orta sınıf; maaşıyla geçinebilen, ay sonunda borçlanmadan yaşamını sürdürebilen, çocuğunu okutabilen, yılda bir kez de olsa tatil planı yapabilen kesimdi. Ne yoksul ne zengin… Toplumun omurgasıydı. Ekonominin çarklarını döndüren, sosyal dengeyi sağlayan bu kesim bugün hızla yoksullaşmakta ya da borç batağına sürüklenmektedir.

Bugün gelinen noktada maaş artışları, enflasyonun çok gerisinde kalmıştır. Gıda, kira, ulaşım ve enerji giderleri karşısında orta sınıfın geliri erimiş, alım gücü dramatik biçimde düşmüştür. Eskiden “rahat” sayılan maaşlar artık sadece temel ihtiyaçlara yetmektedir. Orta sınıf, farkına varmadan alt gelir grubuna doğru itilmiştir.

Bu yok oluşun en net göstergesi borçluluk oranıdır. Kredi kartları, ihtiyaç kredileri ve taksitli yaşam, bir tercih olmaktan çıkmış, zorunluluk hâline gelmiştir. İnsanlar gelirleriyle değil, borçla ayakta durmaktadır. Borçla yaşayan bir sınıf ise ne tasarruf edebilir ne de geleceğe güvenle bakabilir.

Orta sınıfın erimesi sadece ekonomik bir mesele değildir; toplumsal sonuçları da ağırdır. Eğitimden sağlığa, kültürden sosyal yaşama kadar her alanda daralma başlar. Çocuklar özel ders alamaz, gençler yurtdışını hayal edemez, aileler sosyal hayattan çekilir. Toplum, yavaş yavaş içine kapanır.

Daha da önemlisi, orta sınıf yoksa sosyal denge de yoktur. Bir uçta çok az sayıda zengin, diğer uçta giderek büyüyen yoksul kitleler oluşur. Bu yapı ne ekonomik olarak sürdürülebilirdir ne de toplumsal huzur üretir. Orta sınıf, demokrasinin ve toplumsal barışın doğal taşıyıcısıdır. Zayıfladığında, kutuplaşma ve güvensizlik artar.

Türkiye’de bugün orta sınıfın yaşadığı en büyük sorun, görünmez olmasıdır. Yoksullar kadar “acil”, zenginler kadar “güçlü” görülmezler. Oysa krizlerin ilk ve en ağır yükünü çoğu zaman onlar taşır. Vergiyi ödeyen, sistemi ayakta tutan, kurallara uyan kesimdir; ama karşılığını alamaz.

Orta sınıfın yok oluşu kader değildir. Bu tablo; gelir adaleti, vergi politikaları, ücret dengesi ve sosyal devlet anlayışıyla doğrudan ilişkilidir. Güçlü bir orta sınıf olmadan güçlü bir ekonomi kurulamaz. Çünkü orta sınıf yoksa üretim de yoktur, umut da.

Bugün asıl soru şudur:

Orta sınıf tamamen kaybolmadan, bu gidişatı durduracak irade var mı?

22 Ocak 2026 Perşembe

TÜRKİYE'de KİRALAR : BARINMAK LÜKS OLDU

 


Türkiye’de artık kiralar sadece bir ekonomik sorun değil, açık bir toplumsal krizdir. Barınma, Anayasa’da güvence altına alınmış temel bir hakken, bugün milyonlarca yurttaş için erişilemez bir lüks haline gelmiştir. Büyükşehirlerden Anadolu’ya kadar uzanan bu sorun, yalnızca ev arayanları değil, toplumun tüm dengelerini sarsmaktadır.

Bir ülkede asgari ücretlinin maaşının yarısından fazlası kiraya gidiyorsa, burada piyasa dengesi değil bozulmuş bir düzen vardır. İstanbul, İzmir, Ankara gibi şehirlerde ortalama bir dairenin kirası, birçok hanenin toplam gelirini aşmış durumdadır. Öğretmen, hemşire, polis, emekli; hepsi aynı soruyu soruyor: Bu kiralarla nasıl yaşayacağız?

Sorunun tek sebebi ev sahipleri değildir. Yıllardır çözülmeyen konut arzı yetersizliği, plansız kentleşme, denetimsiz emlak piyasası ve yanlış ekonomi politikaları bu tablonun başlıca nedenleridir. Faiz politikalarıyla birlikte konut, barınma ihtiyacından çıkıp bir yatırım ve spekülasyon aracına dönüşmüştür. Evler yaşamak için değil, değer saklamak için alınmaktadır.

Yabancılara satış politikaları, kısa süreli kiralamalar ve denetimsiz ilan fiyatları da piyasayı daha da yukarı çekmektedir. Bir sokakta bir ev yüksek fiyattan kiraya verildiğinde, ertesi gün tüm sokak o fiyatı “emsal” kabul etmektedir. Böylece gerçek gelirle hiçbir ilgisi olmayan rakamlar normalleşmektedir.

Devletin kira artışına getirdiği sınırlamalar ise sorunu çözmek yerine ertelenmiş bir krize dönüştürmektedir. Ev sahibi ile kiracı karşı karşıya getirilmiş, toplumsal huzur zedelenmiştir. Oysa çözüm; geçici yasaklarda değil, kalıcı konut politikalarında, sosyal konut üretiminde ve etkin denetimde yatmaktadır.

Kiraların bu noktaya gelmesi yalnızca bugünün sorunu değildir; yıllardır biriken ihmallerin sonucudur. Sosyal konut üretimi yetersiz kalmış, dar gelirli için konut politikaları neredeyse tamamen terk edilmiştir. Belediyeler ve merkezi idare, konutu piyasanın insafına bırakmış; barınma hakkı, alım gücüne endekslenmiştir. Oysa gelişmiş ülkelerde barınma, piyasa şartlarından bağımsız olarak korunması gereken bir sosyal haktır. Türkiye’de ise ev bulabilen şanslı, bulamayan ise “çaresine bakması gereken” birey olarak görülmektedir.

Ayrıca kira krizinin psikolojik ve toplumsal etkileri de göz ardı edilmektedir. Sürekli taşınma korkusu yaşayan aileler, okul çağındaki çocuklar, yaşlılar ve emekliler için bu durum ciddi bir güvensizlik duygusu yaratmaktadır. İnsanlar evlerini değil, hayatlarını geçici yaşamaya başlamıştır. Bu da toplumsal huzuru zedeleyen, aidiyet duygusunu yok eden bir sonuç doğurmaktadır.

Bugün Türkiye’de barınma sorunu konuşulmuyorsa, yarın çok daha ağır sosyal sorunlar konuşulacaktır. Çünkü evsiz kalan sadece insanlar değil, umutlardır. Barınamayan bir toplum, ne üretir ne de huzur bulur.

İzmir’de tablo Türkiye ortalamasının da üzerine çıkmış durumda. Karşıyaka, Bornova, Bayraklı, Buca ve Çiğli gibi semtlerde dahi orta halli bir dairenin kirası, asgari ücret seviyesine yaklaşmış ya da aşmıştır. Kentte üniversite öğrencileri, yeni evlenen çiftler ve emekliler aynı evler için yarışır hâle gelmiştir. Özellikle deprem sonrası güvenli konut talebi, sınırlı yeni yapı üretimiyle birleşince kiralar adeta kontrolsüz biçimde yükselmiştir. İzmir’de barınma artık sadece ekonomik değil, sosyal bir baskı unsuruna dönüşmüştür.

Gerçek gündem budur. Ve bu gündem, görmezden gelinerek çözülmez.

20 Ocak 2026 Salı

GENÇLERİN BEYİN GÖÇÜ DEĞİL, BEYİN KAÇIŞI


TÜRKİYE'DE GENÇLER İŞ BULAMIYORLAR
YA YURT DIŞINA GİDİYORLAR, YA DA İŞ ARAMAKTAN VAZGEÇİYORLAR

Türkiye’de bugün genç olmanın anlamı şudur:

Beklemek.
Diplomadan sonra beklemek.
Başvurudan sonra beklemek.
“Mülakat olumlu” denildikten sonra beklemek.
Ve çoğu zaman hiçbir cevap gelmez.

Okumak Yetmiyor, Torpil Soruluyor
Gençler yıllarını veriyor.
Üniversite okuyor, kurslara gidiyor, dil öğreniyor.
Ama karşılaştıkları soru şu oluyor:
“Tanıdığın var mı?”
Bilgi değil, bağlantı.
Emek değil, çevre.
Bu sistemde çalışan genç değil,
sabreden genç kazanıyor gibi gösteriliyor.
Ama gerçekte kazanan çoğu zaman kimse olmuyor.

İki Yol Kalıyor
İş bulamayan gençlerin önünde genelde iki seçenek var:

1 - Yurt Dışına Gitmek

Gidenler ülkesini sevmediği için değil,gelecek göremediği için gidiyor.
Başka bir dil öğreniyor, başka bir kültüre uyum sağlıyor,
ama en azından emeğinin karşılığını alabileceği bir düzen arıyor.
Bu bir kaçış değil, mecburiyet.

2 - Evde Oturmak

Gitmeyenler ise evde kalıyor, ama bu “rahatlık” değil.
İşsiz genç;
Kendini değersiz hissediyor
Ailesine yük olduğunu düşünüyor
Hayal kurmaktan vazgeçiyor
Toplumda “tembel” damgası yiyor.
Oysa çoğu sadece imkânsızlıkla boğuşuyor.

En Tehlikeli Kayıp: Umut
İşsizlik sadece cüzdanı değil, ruhu da yorar.
Bir süre sonra gençler şunu demeye başlıyor:
“Zaten olmuyor.” İşte asıl tehlike burada.
Bir ülke, gençlerine “olmaz”ı öğretmeye başladığında geleceğini kaybeder.

Gençler sorun değil, Gençler problem değil.
Problem, gençleri görmezden gelen düzendir.

Bir ülkede;
Gençler çalışmak istiyor ama iş yoksa
Okuyanlar karşılık bulamıyorsa
Gidenler artıyor, kalanlar umutsuzlaşıyorsa, orada mesele birey değil, sistemdir.

Gençler İşsiz Değil, Bilinçli Olarak Dışlanıyor
Türkiye’de gençlerin yaşadığı şey “işsizlik” değil.
Bu kelime artık durumu anlatmıyor.
Bu, bilinçli bir dışlanmadır.
Çünkü ortada bir gerçek var:
Gençler çalışmak istiyor, ama sistem onları istemiyor.

Bu Bir Tesadüf Değil
Her yıl yüz binlerce genç mezun oluyor.
Herkes aynı soruyu soruyor:
“Bu gençler nereye gidecek?”
Cevap belli ama yüksek sesle söylenmiyor:
Ya yurt dışına, Ya eve, Ya da sessizliğe...
Bu bir plansızlık değil.
Bu, gençliği sistemin dışına itme politikasıdır.

Sadakat, Yeteneğin Önüne Geçti
Bugün iş bulmanın şartları açık:
Tanıdık
Bağlantı
Uyum
Sessizlik.

Soru şu değil: “Ne biliyorsun?”
Soru şu: “Kime yakınsın?”

Eleştiren genç istenmiyor.
Sorgulayan genç istenmiyor.
Hak arayan genç istenmiyor.
İstenen genç:
Suskun, minnettar ve mecbur hisseden genç.

Beyin Göçü Değil, Beyin Kaçışı
Bu ülkeden giden gençler “fırsat” kovalamıyor.
Nefes almaya gidiyorlar.

Kendi ülkelerinde:
Değer görmediler
Gelecek göremediler
Adil bir yarış bulamadılar
Giden gençlerin arkasından “hain” diyenler var.

Asıl soru şu olmalı:
Bu gençleri kim gönderdi?

Evde Oturan Gençler Tembel Değil
Evde kalan gençler suçlanıyor:
“İş beğenmiyorlar”
“Rahatlarına düşkünler”
“Çalışmak istemiyorlar”
Bu büyük bir yalan.

Gerçek şu: Gençler iş değil, aşağılanmak istemiyor.
Asgari ücretle: Günde 12 saat Güvencesiz
Yarının garantisi olmadan çalışmayı reddetmek tembellik değil, insanlık refleksidir.

En Büyük Tehdit: Sessiz Gençlik
Tarihte en tehlikeli gençlik, öfkelisi değil, umutsuzudur.
Umutsuz genç:
Oy vermez, katılmaz, üretmez, inanmaz, sisteme düşman olmaz, sadece yok olur. Bu, bir ülkenin yaşayabileceği en büyük kayıptır.

Bir ülke gençlerine:
İş veremiyorsa
Adalet sunamıyorsa
Gelecek vaat edemiyorsa
O ülke gençlerinden sadakat bekleyemez.

Gençler gitmiyor, gönderiliyor.
Ve bir gün bu ülke, sessizce kaybolan bu gençleri çok ama çok arayacak.

Gençler lüks istemiyor.
Kolay para istemiyor.
Hazır hayat istemiyor.
Sadece şunu istiyorlar:
Çalışırsam karşılığını alayım.
Bunu sağlayamayan bir ülke, gençlerini kaybeder.
Gençlerini kaybeden bir ülke ise zamanla her şeyini kaybeder.

18 Ocak 2026 Pazar

TÜRKİYE'DE EMEKLİLER AÇLIK SINIRINDA DEĞİL, AÇLIĞIN İÇİNDE


Türkiye’de Emekliler Açlık Sınırında Değil, Açlığın İçinde

Türkiye’de emeklilik artık bir “dinlenme dönemi” değil, açık bir hayatta kalma mücadelesi hâline geldi. Yıllarca çalışmış, prim ödemiş, bu ülkenin üretiminde yer almış milyonlarca insan bugün pazar tezgâhlarının önünde durup fiyat hesaplıyor. Fileye ne koyacağını değil, neyi koyamayacağını düşünüyor. Buna hâlâ “açlık sınırında yaşamak” demek gerçeği hafifletmektir. Emekliler açlık sınırında değil, açlığın içinde yaşıyor.

Açlık sınırı çoğu zaman istatistik gibi konuşuluyor. Rakamlar havada uçuşuyor. Oysa bu kavramın gerçek hayattaki karşılığı çok somut. Eksik beslenme, ertelenen doktor randevuları, alınamayan ilaçlar, kısık kalorifer, geciken faturalar… Emekli artık ay sonunu değil, haftayı nasıl çıkaracağını hesaplıyor. Bir kilo değil yarım kilo alan, pazardan eli boş dönen, “bu ay da idare edelim” cümlesini hayat felsefesine dönüştüren milyonlar var.

Bugün emekli maaşlarının büyük bir bölümü, en temel gıda harcamalarını bile karşılamıyor. Kira, elektrik, su, doğal gaz derken geriye yaşamaya yetecek bir pay kalmıyor. Buna rağmen emekliler sokakta değil. Yürüyüş yok, eylem yok, bağırış yok. Bu sessizlik çoğu zaman yanlış okunuyor. Sessizlik memnuniyet değildir. Bu, çaresizliğin ve yorgunluğun sessizliğidir. Emekli, artık sesinin duyulacağına inanmıyor.

Emekliler devletten lütuf istemiyor. Sadaka da istemiyor.
Sadece hak ettikleri yaşamı istiyorlar.
Emekli maaşı bir bütçe kalemi değildir; bir onur meselesidir. Bir ülkede emekli, yıllar sonra hâlâ çalışmak zorunda kalıyorsa, burada sorun bireyde değil sistemdedir. Emeklilik, yoksulluğun adı olmamalıdır.

Daha da düşündürücü olan şudur: Bu insanlar yıllarca bu ülkenin yükünü taşıdı. Vergisini ödedi, sigortasını yatırdı, üretimde yer aldı. Bugün ise “yük” gibi görülüyorlar. Oysa sorun emekliler değil; onları bu hâle getiren ekonomik ve sosyal tercihlerdir. Yanlış öncelikler, plansızlık ve günü kurtarma anlayışıdır.

Bir ülkede emekli açsa, sadece emekliler değil, toplumun vicdanı da açtır. Çünkü emekliye reva görülen hayat, aslında çalışanlara verilen bir mesajdır: “Ne kadar çalışırsan çalış, sonun bu.” Bu duygu, toplumsal adalet duygusunu kemirir, geleceğe olan inancı yok eder.
Mesele yalnızca maaş artışı değildir.
Mesele, bu ülkenin yaşlısına, emeğine, geçmişine nasıl baktığıdır. Emekliyi yoksullukla terbiye etmeye çalışan bir anlayış sürdürülebilir değildir. Bu tablo kader değil, bilinçli tercihler sonucudur. Ve her tercih, er ya da geç hesabını verir.
Türkiye, emeklilerini görmezden gelerek güçlü bir ülke olamaz.

Çünkü bir ülkenin gerçek gücü, en zayıf bırakılanlarının nasıl yaşadığıyla ölçülür.

ÖNE ÇIKAN YAYINLAR

UMUTSUZ OLMAK İNSANI YAŞLANDIRIR

  İnsan bedeni zamanla yaşlanır; bu kaçınılmazdır. Ancak insanın ruhu, zihni ve hayata bakışı çok daha erken yaşlanabilir. Bunun en büyük se...