23 Ocak 2026 Cuma

ORTA DİREĞİN SESSİZ SEDASIZ YOK OLUŞU

 


Türkiye’de son yılların en büyük ama en az konuşulan krizlerinden biri, orta sınıfın sessizce yok oluşudur. Ne bir gecede oldu ne de tek bir kararla. Yıllara yayılan yanlış tercihler, gelir dağılımındaki bozulma ve hayat pahalılığı, orta sınıfı adım adım eritmiştir. Bugün artık “orta halli” diye bir tanım neredeyse kalmamıştır.

Orta sınıf; maaşıyla geçinebilen, ay sonunda borçlanmadan yaşamını sürdürebilen, çocuğunu okutabilen, yılda bir kez de olsa tatil planı yapabilen kesimdi. Ne yoksul ne zengin… Toplumun omurgasıydı. Ekonominin çarklarını döndüren, sosyal dengeyi sağlayan bu kesim bugün hızla yoksullaşmakta ya da borç batağına sürüklenmektedir.

Bugün gelinen noktada maaş artışları, enflasyonun çok gerisinde kalmıştır. Gıda, kira, ulaşım ve enerji giderleri karşısında orta sınıfın geliri erimiş, alım gücü dramatik biçimde düşmüştür. Eskiden “rahat” sayılan maaşlar artık sadece temel ihtiyaçlara yetmektedir. Orta sınıf, farkına varmadan alt gelir grubuna doğru itilmiştir.

Bu yok oluşun en net göstergesi borçluluk oranıdır. Kredi kartları, ihtiyaç kredileri ve taksitli yaşam, bir tercih olmaktan çıkmış, zorunluluk hâline gelmiştir. İnsanlar gelirleriyle değil, borçla ayakta durmaktadır. Borçla yaşayan bir sınıf ise ne tasarruf edebilir ne de geleceğe güvenle bakabilir.

Orta sınıfın erimesi sadece ekonomik bir mesele değildir; toplumsal sonuçları da ağırdır. Eğitimden sağlığa, kültürden sosyal yaşama kadar her alanda daralma başlar. Çocuklar özel ders alamaz, gençler yurtdışını hayal edemez, aileler sosyal hayattan çekilir. Toplum, yavaş yavaş içine kapanır.

Daha da önemlisi, orta sınıf yoksa sosyal denge de yoktur. Bir uçta çok az sayıda zengin, diğer uçta giderek büyüyen yoksul kitleler oluşur. Bu yapı ne ekonomik olarak sürdürülebilirdir ne de toplumsal huzur üretir. Orta sınıf, demokrasinin ve toplumsal barışın doğal taşıyıcısıdır. Zayıfladığında, kutuplaşma ve güvensizlik artar.

Türkiye’de bugün orta sınıfın yaşadığı en büyük sorun, görünmez olmasıdır. Yoksullar kadar “acil”, zenginler kadar “güçlü” görülmezler. Oysa krizlerin ilk ve en ağır yükünü çoğu zaman onlar taşır. Vergiyi ödeyen, sistemi ayakta tutan, kurallara uyan kesimdir; ama karşılığını alamaz.

Orta sınıfın yok oluşu kader değildir. Bu tablo; gelir adaleti, vergi politikaları, ücret dengesi ve sosyal devlet anlayışıyla doğrudan ilişkilidir. Güçlü bir orta sınıf olmadan güçlü bir ekonomi kurulamaz. Çünkü orta sınıf yoksa üretim de yoktur, umut da.

Bugün asıl soru şudur:

Orta sınıf tamamen kaybolmadan, bu gidişatı durduracak irade var mı?

22 Ocak 2026 Perşembe

TÜRKİYE'de KİRALAR : BARINMAK LÜKS OLDU

 


Türkiye’de artık kiralar sadece bir ekonomik sorun değil, açık bir toplumsal krizdir. Barınma, Anayasa’da güvence altına alınmış temel bir hakken, bugün milyonlarca yurttaş için erişilemez bir lüks haline gelmiştir. Büyükşehirlerden Anadolu’ya kadar uzanan bu sorun, yalnızca ev arayanları değil, toplumun tüm dengelerini sarsmaktadır.

Bir ülkede asgari ücretlinin maaşının yarısından fazlası kiraya gidiyorsa, burada piyasa dengesi değil bozulmuş bir düzen vardır. İstanbul, İzmir, Ankara gibi şehirlerde ortalama bir dairenin kirası, birçok hanenin toplam gelirini aşmış durumdadır. Öğretmen, hemşire, polis, emekli; hepsi aynı soruyu soruyor: Bu kiralarla nasıl yaşayacağız?

Sorunun tek sebebi ev sahipleri değildir. Yıllardır çözülmeyen konut arzı yetersizliği, plansız kentleşme, denetimsiz emlak piyasası ve yanlış ekonomi politikaları bu tablonun başlıca nedenleridir. Faiz politikalarıyla birlikte konut, barınma ihtiyacından çıkıp bir yatırım ve spekülasyon aracına dönüşmüştür. Evler yaşamak için değil, değer saklamak için alınmaktadır.

Yabancılara satış politikaları, kısa süreli kiralamalar ve denetimsiz ilan fiyatları da piyasayı daha da yukarı çekmektedir. Bir sokakta bir ev yüksek fiyattan kiraya verildiğinde, ertesi gün tüm sokak o fiyatı “emsal” kabul etmektedir. Böylece gerçek gelirle hiçbir ilgisi olmayan rakamlar normalleşmektedir.

Devletin kira artışına getirdiği sınırlamalar ise sorunu çözmek yerine ertelenmiş bir krize dönüştürmektedir. Ev sahibi ile kiracı karşı karşıya getirilmiş, toplumsal huzur zedelenmiştir. Oysa çözüm; geçici yasaklarda değil, kalıcı konut politikalarında, sosyal konut üretiminde ve etkin denetimde yatmaktadır.

Kiraların bu noktaya gelmesi yalnızca bugünün sorunu değildir; yıllardır biriken ihmallerin sonucudur. Sosyal konut üretimi yetersiz kalmış, dar gelirli için konut politikaları neredeyse tamamen terk edilmiştir. Belediyeler ve merkezi idare, konutu piyasanın insafına bırakmış; barınma hakkı, alım gücüne endekslenmiştir. Oysa gelişmiş ülkelerde barınma, piyasa şartlarından bağımsız olarak korunması gereken bir sosyal haktır. Türkiye’de ise ev bulabilen şanslı, bulamayan ise “çaresine bakması gereken” birey olarak görülmektedir.

Ayrıca kira krizinin psikolojik ve toplumsal etkileri de göz ardı edilmektedir. Sürekli taşınma korkusu yaşayan aileler, okul çağındaki çocuklar, yaşlılar ve emekliler için bu durum ciddi bir güvensizlik duygusu yaratmaktadır. İnsanlar evlerini değil, hayatlarını geçici yaşamaya başlamıştır. Bu da toplumsal huzuru zedeleyen, aidiyet duygusunu yok eden bir sonuç doğurmaktadır.

Bugün Türkiye’de barınma sorunu konuşulmuyorsa, yarın çok daha ağır sosyal sorunlar konuşulacaktır. Çünkü evsiz kalan sadece insanlar değil, umutlardır. Barınamayan bir toplum, ne üretir ne de huzur bulur.

İzmir’de tablo Türkiye ortalamasının da üzerine çıkmış durumda. Karşıyaka, Bornova, Bayraklı, Buca ve Çiğli gibi semtlerde dahi orta halli bir dairenin kirası, asgari ücret seviyesine yaklaşmış ya da aşmıştır. Kentte üniversite öğrencileri, yeni evlenen çiftler ve emekliler aynı evler için yarışır hâle gelmiştir. Özellikle deprem sonrası güvenli konut talebi, sınırlı yeni yapı üretimiyle birleşince kiralar adeta kontrolsüz biçimde yükselmiştir. İzmir’de barınma artık sadece ekonomik değil, sosyal bir baskı unsuruna dönüşmüştür.

Gerçek gündem budur. Ve bu gündem, görmezden gelinerek çözülmez.

20 Ocak 2026 Salı

GENÇLERİN BEYİN GÖÇÜ DEĞİL, BEYİN KAÇIŞI


TÜRKİYE'DE GENÇLER İŞ BULAMIYORLAR
YA YURT DIŞINA GİDİYORLAR, YA DA İŞ ARAMAKTAN VAZGEÇİYORLAR

Türkiye’de bugün genç olmanın anlamı şudur:

Beklemek.
Diplomadan sonra beklemek.
Başvurudan sonra beklemek.
“Mülakat olumlu” denildikten sonra beklemek.
Ve çoğu zaman hiçbir cevap gelmez.

Okumak Yetmiyor, Torpil Soruluyor
Gençler yıllarını veriyor.
Üniversite okuyor, kurslara gidiyor, dil öğreniyor.
Ama karşılaştıkları soru şu oluyor:
“Tanıdığın var mı?”
Bilgi değil, bağlantı.
Emek değil, çevre.
Bu sistemde çalışan genç değil,
sabreden genç kazanıyor gibi gösteriliyor.
Ama gerçekte kazanan çoğu zaman kimse olmuyor.

İki Yol Kalıyor
İş bulamayan gençlerin önünde genelde iki seçenek var:

1 - Yurt Dışına Gitmek

Gidenler ülkesini sevmediği için değil,gelecek göremediği için gidiyor.
Başka bir dil öğreniyor, başka bir kültüre uyum sağlıyor,
ama en azından emeğinin karşılığını alabileceği bir düzen arıyor.
Bu bir kaçış değil, mecburiyet.

2 - Evde Oturmak

Gitmeyenler ise evde kalıyor, ama bu “rahatlık” değil.
İşsiz genç;
Kendini değersiz hissediyor
Ailesine yük olduğunu düşünüyor
Hayal kurmaktan vazgeçiyor
Toplumda “tembel” damgası yiyor.
Oysa çoğu sadece imkânsızlıkla boğuşuyor.

En Tehlikeli Kayıp: Umut
İşsizlik sadece cüzdanı değil, ruhu da yorar.
Bir süre sonra gençler şunu demeye başlıyor:
“Zaten olmuyor.” İşte asıl tehlike burada.
Bir ülke, gençlerine “olmaz”ı öğretmeye başladığında geleceğini kaybeder.

Gençler sorun değil, Gençler problem değil.
Problem, gençleri görmezden gelen düzendir.

Bir ülkede;
Gençler çalışmak istiyor ama iş yoksa
Okuyanlar karşılık bulamıyorsa
Gidenler artıyor, kalanlar umutsuzlaşıyorsa, orada mesele birey değil, sistemdir.

Gençler İşsiz Değil, Bilinçli Olarak Dışlanıyor
Türkiye’de gençlerin yaşadığı şey “işsizlik” değil.
Bu kelime artık durumu anlatmıyor.
Bu, bilinçli bir dışlanmadır.
Çünkü ortada bir gerçek var:
Gençler çalışmak istiyor, ama sistem onları istemiyor.

Bu Bir Tesadüf Değil
Her yıl yüz binlerce genç mezun oluyor.
Herkes aynı soruyu soruyor:
“Bu gençler nereye gidecek?”
Cevap belli ama yüksek sesle söylenmiyor:
Ya yurt dışına, Ya eve, Ya da sessizliğe...
Bu bir plansızlık değil.
Bu, gençliği sistemin dışına itme politikasıdır.

Sadakat, Yeteneğin Önüne Geçti
Bugün iş bulmanın şartları açık:
Tanıdık
Bağlantı
Uyum
Sessizlik.

Soru şu değil: “Ne biliyorsun?”
Soru şu: “Kime yakınsın?”

Eleştiren genç istenmiyor.
Sorgulayan genç istenmiyor.
Hak arayan genç istenmiyor.
İstenen genç:
Suskun, minnettar ve mecbur hisseden genç.

Beyin Göçü Değil, Beyin Kaçışı
Bu ülkeden giden gençler “fırsat” kovalamıyor.
Nefes almaya gidiyorlar.

Kendi ülkelerinde:
Değer görmediler
Gelecek göremediler
Adil bir yarış bulamadılar
Giden gençlerin arkasından “hain” diyenler var.

Asıl soru şu olmalı:
Bu gençleri kim gönderdi?

Evde Oturan Gençler Tembel Değil
Evde kalan gençler suçlanıyor:
“İş beğenmiyorlar”
“Rahatlarına düşkünler”
“Çalışmak istemiyorlar”
Bu büyük bir yalan.

Gerçek şu: Gençler iş değil, aşağılanmak istemiyor.
Asgari ücretle: Günde 12 saat Güvencesiz
Yarının garantisi olmadan çalışmayı reddetmek tembellik değil, insanlık refleksidir.

En Büyük Tehdit: Sessiz Gençlik
Tarihte en tehlikeli gençlik, öfkelisi değil, umutsuzudur.
Umutsuz genç:
Oy vermez, katılmaz, üretmez, inanmaz, sisteme düşman olmaz, sadece yok olur. Bu, bir ülkenin yaşayabileceği en büyük kayıptır.

Bir ülke gençlerine:
İş veremiyorsa
Adalet sunamıyorsa
Gelecek vaat edemiyorsa
O ülke gençlerinden sadakat bekleyemez.

Gençler gitmiyor, gönderiliyor.
Ve bir gün bu ülke, sessizce kaybolan bu gençleri çok ama çok arayacak.

Gençler lüks istemiyor.
Kolay para istemiyor.
Hazır hayat istemiyor.
Sadece şunu istiyorlar:
Çalışırsam karşılığını alayım.
Bunu sağlayamayan bir ülke, gençlerini kaybeder.
Gençlerini kaybeden bir ülke ise zamanla her şeyini kaybeder.

18 Ocak 2026 Pazar

TÜRKİYE'DE EMEKLİLER AÇLIK SINIRINDA DEĞİL, AÇLIĞIN İÇİNDE


Türkiye’de Emekliler Açlık Sınırında Değil, Açlığın İçinde

Türkiye’de emeklilik artık bir “dinlenme dönemi” değil, açık bir hayatta kalma mücadelesi hâline geldi. Yıllarca çalışmış, prim ödemiş, bu ülkenin üretiminde yer almış milyonlarca insan bugün pazar tezgâhlarının önünde durup fiyat hesaplıyor. Fileye ne koyacağını değil, neyi koyamayacağını düşünüyor. Buna hâlâ “açlık sınırında yaşamak” demek gerçeği hafifletmektir. Emekliler açlık sınırında değil, açlığın içinde yaşıyor.

Açlık sınırı çoğu zaman istatistik gibi konuşuluyor. Rakamlar havada uçuşuyor. Oysa bu kavramın gerçek hayattaki karşılığı çok somut. Eksik beslenme, ertelenen doktor randevuları, alınamayan ilaçlar, kısık kalorifer, geciken faturalar… Emekli artık ay sonunu değil, haftayı nasıl çıkaracağını hesaplıyor. Bir kilo değil yarım kilo alan, pazardan eli boş dönen, “bu ay da idare edelim” cümlesini hayat felsefesine dönüştüren milyonlar var.

Bugün emekli maaşlarının büyük bir bölümü, en temel gıda harcamalarını bile karşılamıyor. Kira, elektrik, su, doğal gaz derken geriye yaşamaya yetecek bir pay kalmıyor. Buna rağmen emekliler sokakta değil. Yürüyüş yok, eylem yok, bağırış yok. Bu sessizlik çoğu zaman yanlış okunuyor. Sessizlik memnuniyet değildir. Bu, çaresizliğin ve yorgunluğun sessizliğidir. Emekli, artık sesinin duyulacağına inanmıyor.

Emekliler devletten lütuf istemiyor. Sadaka da istemiyor.
Sadece hak ettikleri yaşamı istiyorlar.
Emekli maaşı bir bütçe kalemi değildir; bir onur meselesidir. Bir ülkede emekli, yıllar sonra hâlâ çalışmak zorunda kalıyorsa, burada sorun bireyde değil sistemdedir. Emeklilik, yoksulluğun adı olmamalıdır.

Daha da düşündürücü olan şudur: Bu insanlar yıllarca bu ülkenin yükünü taşıdı. Vergisini ödedi, sigortasını yatırdı, üretimde yer aldı. Bugün ise “yük” gibi görülüyorlar. Oysa sorun emekliler değil; onları bu hâle getiren ekonomik ve sosyal tercihlerdir. Yanlış öncelikler, plansızlık ve günü kurtarma anlayışıdır.

Bir ülkede emekli açsa, sadece emekliler değil, toplumun vicdanı da açtır. Çünkü emekliye reva görülen hayat, aslında çalışanlara verilen bir mesajdır: “Ne kadar çalışırsan çalış, sonun bu.” Bu duygu, toplumsal adalet duygusunu kemirir, geleceğe olan inancı yok eder.
Mesele yalnızca maaş artışı değildir.
Mesele, bu ülkenin yaşlısına, emeğine, geçmişine nasıl baktığıdır. Emekliyi yoksullukla terbiye etmeye çalışan bir anlayış sürdürülebilir değildir. Bu tablo kader değil, bilinçli tercihler sonucudur. Ve her tercih, er ya da geç hesabını verir.
Türkiye, emeklilerini görmezden gelerek güçlü bir ülke olamaz.

Çünkü bir ülkenin gerçek gücü, en zayıf bırakılanlarının nasıl yaşadığıyla ölçülür.

17 Ocak 2026 Cumartesi

TOPLUMDA EN TEHLİKELİ İNSANLAR



Karaktersizliğin Maskesi: Yalakalık, İkiyüzlülük ve Kalitesizlik

Toplumda en tehlikeli insanlar;
yanlış yapanlar değil,
yanlışın yanında durup doğruymuş gibi yapanlardır.
Karaktersiz insan kendini hemen belli etmez.
Güler.
Onaylar.
Her ortama göre şekil alır.
Ama bir ortak özellikleri vardır:
Omurgaları yoktur.

Yalakalık: Güçlünün Yanında Eğilme Sanatı

Yalakalar fikri savunmaz,
kişiyi savunur.
Bugün güçlü olan kimse onun yanındadırlar.
Yarın güç değişsin,
aynı yüzle başka kapının önünde eğilirler.
Yalakalar risk almaz.
Çünkü fikirleri yoktur.
Sadece çıkar hesapları vardır.
Onlar için doğru-yanlış değil,
kimin kazandığı önemlidir.

İkiyüzlülük: Aynı Yüzde Birden Fazla Maske

İkiyüzlü insan;
arkadan konuşur,
önden gülümser.
Seni överken bile samimi değildir.
Eleştirirken bile cesur değildir.
Gerçek düşüncesini söylemez,
çünkü bir duruşu yoktur.
Duruşu olmayan insanın
kişiliği de ödünçtür.

Kalitesizlik ve Eziklik

Kalite;
parayla, makamla, ünvanla gelmez.
Kalite, insanın kendine saygısıyla başlar.
Ezik insanlar başkasını küçülterek yükselmeye çalışır.
Dedikoduyla beslenir,
başarılı insanlardan rahatsız olur.
Çünkü kendi iç dünyaları boştur.
Boşluk ses yapar.

Neden Her Yerdeler?

Çünkü dürüst insanlar sessizdir.
Karaktersizler ise gürültülü.
İş yerlerinde, sosyal medyada,
toplumun her alanında görünürler.
Ama iz bırakmazlar.
Hatırlanmazlar.
Saygı duyulmazlar.
Sadece katlanılırlar.

Son söz

Karaktersiz olmak bir tercih,
dürüst kalmak ise bir bedeldir.
Herkes bedel ödemek istemez.
O yüzden yalakalar çok,
omurgalı insanlar azdır.

Ama şunu unutmayın:
İnsan, sonunda aynaya yalnız bakar.
Ve o aynada yalakalık da, ikiyüzlülük de saklanamaz.



SEVGİ SAYGI MERHAMET VİCDAN ADALET

 


Bir Toplumun Gerçek Serveti

Bir toplumun gücü;
binalarında, yollarında, teknolojisinde değildir.
Gerçek güç; insanın insana nasıl davrandığında gizlidir.
Sevgi yoksa, kalabalıklar yalnızdır.
Saygı yoksa, sözler değersizdir.
Vicdan yoksa, kurallar anlamsızdır.
Merhamet yoksa, adalet sadece bir kelimedir.

Sevgi: Başlangıç Noktası

Sevgi;
yüksek sesle söylenen bir kelime değil,
küçük davranışlarda saklı bir duruştur.
Dinlemek,
anlamaya çalışmak,
zarar vermemeyi seçmek…
Sevgi, başkasını kendine benzetmeye çalışmak değil,
onu olduğu gibi kabul edebilmektir.

Saygı: Sevginin Dili

Sevgi hissedilir,
saygı gösterilir.
İnsan, sevmediğine de saygı gösterebilir.
Ama saygı yoksa, sevgi de uzun sürmez.
Saygı;
fikir ayrılığında susabilmek,
güçlü iken incitmemek,
haklıyken ezmemektir.

Vicdan: İçimizdeki Sessiz Hakem

Vicdan;
kimsenin görmediği yerde doğruyu yapabilmektir.
Kanunlar yazılır,
kurallar değişir,
ama vicdan konuştu mu insan durur.
Bir toplum, vicdanını kaybettiğinde;
suç normalleşir,
haksızlık sıradanlaşır,
insanlık yavaş yavaş silinir.

Merhamet: Gücün En Asil Hali

Merhamet zayıflık değildir.
Aksine, en büyük güçtür.
İntikam alabilecekken vazgeçebilmek,
yargılayabilecekken anlamaya çalışmak,
ezebilecekken kaldırmak…
Merhamet, insanı insan yapan en yüksek erdemdir.

Adalet: Her Şeyin Dengesi

Adalet;
sadece mahkeme salonlarında aranmaz.
Evde, sokakta, işte, trafikte başlar.
Adalet yoksa;
sevgi eksik kalır,
saygı yapaylaşır,
vicdan susar,
merhamet tükenir.
Gerçek adalet,
güçlüye ayrıcalık, zayıfa sabır tanımaz.

Son Söz

Bir toplum;
sevgiyle yumuşar,
saygıyla ayakta durur,
vicdanla yolunu bulur,
merhametle insan kalır,
adaletle geleceğini kurar.
Bunlar yoksa,
geriye sadece kalabalıklar kalır.
Ama bunlar varsa,
umut her zaman vardır.

14 Ocak 2026 Çarşamba

KİMSEYE ANLATAMADIĞIMIZ BİR HAYATIMIZ VAR


Herkes Aynı Soruyu Soruyor

Hayat kimseye aynı şekilde davranmıyor.
Ama bir noktada herkesi aynı soruda buluşturuyor.
“Ben bu hayatı gerçekten yaşadım mı?”

İnsanlar genelde büyük hatalardan pişman olmaz.
Asıl pişmanlıklar yapılmayanlardan gelir.
Söylenmeyen sözler
Gidilmeyen yollar
Ertelenen hayaller
Ve “sonra” denilen ama hiç gelmeyen zamanlar…

Kimse Kötü Bir Hayat Planlamaz
Ama çoğu insan,
başkasının beklentilerine göre yaşarken
kendi hayatını ertelediğini fark etmez.
Sessizce alışır:
Eksik sevilmeye
Az anlaşılmaya
Kendini ikinci plana atmaya
Ve buna “idare ediyorum” der.

Hayat Bir Gün Sorar
Kimseye haber vermeden sorar.
Ne bir takvimde yazar,
ne de bir uyarı verir.
Sadece içinizden bir ses yükselir:
“Ben daha fazlası olabilirdim.”
İşte o ses, hiç susmaz...

Geç Kalmış Olmak Diye Bir Şey Var mı?

Hayatta en büyük yalanlardan biri şudur:
“Artık çok geç.”
Geç olan şey zaman değil, cesaretsizliktir.
Çünkü insan nefes aldığı sürece yeniden başlayabilir.

Kimseye Anlatmadığımız Bir Hayatımız Var
Herkesin bir hayatı var.
Bir de kimseye anlatmadığı bir hayatı…
Gülümserken bile içinde susan,
“iyiyim” derken yorulan,
gece sessizleşince ortaya çıkan bir hayat.

İnsan çoğu zaman başkaları için yaşar.
Ailesi için, çevresi için,
“öyle olması gerektiği” için.
Ve fark etmeden, kendi hayatını beklemeye alır.

En Ağır Yorgunluk
Bedeni değil, ruhu yoran yorgunluktur.
Sürekli güçlü görünmek
Sürekli idare etmek
Sürekli “sonra” demek
İnsan bazen dinlenmek değil, anlaşılmak ister.

Kimse Tam Olarak Bilmez
Kimse senin:
Nelerden vazgeçtiğini
Neye katlandığını
Hangi cümleyi yutkunarak yuttuğunu bilmez.
Ve bilmek zorunda da değil.
Ama insanın kendini bilmesi gerekir.

Hayat Hep Bağırmaz

Bazen sadece içini sıkar.

Sebepsiz bir huzursuzluk verir.

“Bir şeyler eksik” hissi bırakır.

Bu bir zayıflık değil.

Bu, kendini hatırlamaktır.

Son Söz


Eğer bu yazıyı okurken bir an durduysan,
işte o an önemlidir.
Çünkü hayat bazen değişmek için değil,
fark edilmek için kapıyı çalar.

Ve o kapı, sadece içeriden açılır.
Bu satırlar sana dokunduysa, yalnız değilsin.

Bu yazıyı okuyorsan,
hayat sana hâlâ bir şey söylemek istiyor demektir.
Ve bazen tek gereken şey şudur:

Dinlemek.

ÖNE ÇIKAN YAYINLAR

UMUTSUZ OLMAK İNSANI YAŞLANDIRIR

  İnsan bedeni zamanla yaşlanır; bu kaçınılmazdır. Ancak insanın ruhu, zihni ve hayata bakışı çok daha erken yaşlanabilir. Bunun en büyük se...