15 Ekim 2026 Perşembe

İZMİR'DE ÖNCELİK VATANDAŞ OLMALI


İzmir; denizi, tarihi, kültürü ve yaşam tarzıyla Türkiye’nin en önemli kentlerinden biri. Ancak bugün İzmirlilerin önemli bir bölümü, belediye hizmetlerinin günlük yaşamın temel ihtiyaçlarına yeterince cevap verip vermediğini sorguluyor.

Öncelikle yol ve kaldırım sorunları dikkat çekiyor. İZSU, doğalgaz, elektrik ve diğer altyapı çalışmalarından sonra yolların zamanında ve kaliteli biçimde onarılmaması; asfaltın sürekli yamalanması, kaldırımların bozulması ve bazı bölgelerde yağmur sonrası oluşan sorunlar vatandaşın günlük hayatını zorlaştırıyor. Büyükşehir Belediyesi de altyapı kazıları sonrasında bozulan yolların AYKOME kapsamında takip edildiğini belirtiyor.

Bir başka tartışma konusu ise belediyelere ait sosyal tesislerin fiyatları. Grand Plaza tarafından işletilen Yasemin Kafe gibi tesisler geçmişte uygun fiyatlı sosyal mekan anlayışıyla öne çıkıyordu. Bugün ise vatandaşın beklentisi açık: Belediye işletmeleri özel sektörle aynı fiyat yarışına girecekse, “sosyal belediyecilik” kavramının anlamı ne olacak? Yasemin Kafe’nin 2001’den beri Büyükşehir iştiraki Grand Plaza tarafından işletildiği resmi kaynaklarda belirtiliyor.

ÜÇ BAKIMEVİ

Sokak hayvanları da İzmir’in çözüm bekleyen önemli meselelerinden biri. Büyükşehir Belediyesi üç bakımevinde binlerce hayvana hizmet veriyor ve 2026’da Dikili’de 2 bin 500 hayvan kapasiteli yeni bir merkez inşa ediyor. Bu yatırımlar önemli olmakla birlikte, sorun yalnızca barınak kapasitesi değil; kısırlaştırma, rehabilitasyon, sahiplendirme ve sokak güvenliğini birlikte ele alan sürdürülebilir bir sistem kurulmasıdır.

Kültür ve sanat elbette bir kentin vazgeçilmezidir. Ancak vatandaşın sorusu şudur: Yol, kaldırım, kanalizasyon, ulaşım ve temizlik gibi temel hizmetlerde eksikler varken kaynakların hangi öncelik sırasına göre kullanıldığı yeterince açık mıdır?

İzmir’de belediyecilik tartışmasının bir diğer önemli başlığı kamu kaynaklarının kullanımındaki öncelikler ve şeffaflık. Konser, festival ve organizasyonlara ayrılan bütçeler kadar, ihalelerin hangi yöntemlerle gerçekleştirildiği ve kamuoyuna ne ölçüde açıklandığı da önem taşıyor. Vatandaş, harcanan her liranın hesabını görmek istiyor.

Bunun yanında hızla artan yapılaşma, yeşil alanların korunması ve yeni sosyal donatı alanlarının oluşturulmasını daha önemli hale getiriyor. Bazı mahallelerde parkların bakım, aydınlatma ve güvenlik sorunları yaşanırken çocukların ve ailelerin kullanabileceği nitelikli alanlara ihtiyaç sürüyor. İzmir’in geleceği yalnızca yeni binalarla değil, yaşanabilir mahalleler ve korunmuş doğal alanlarla planlanmalı.

Bir diğer sorun bürokrasi ve koordinasyon. Büyükşehir ile ilçe belediyeleri arasındaki yetki ve sorumlulukların vatandaşa yansıyan kısmı hızlı ve anlaşılır olmalıdır. Vatandaş “Bu Büyükşehir’in işi, bu ilçe belediyesinin işi” cevabını değil, çözüm görmek istiyor. İzmir’in artık ihtiyacı tartışmadan çok ölçülebilir hizmet, şeffaf bütçe, güçlü denetim ve sonuç odaklı belediyecilik. Çünkü belediyeciliğin başarısı yapılan etkinliklerin sayısıyla değil; vatandaşın sokağında gördüğü değişimle ölçülür. 

İzmir betonlaşırken, kamu kaynakları sorgulanıyor; vatandaş artık hesap, şeffaflık ve hizmet istiyor. İzmir’in önceliği nettir: Daha az bürokrasi, daha çok hizmet; daha az gösteriş, daha çok çözüm.

İZMİR BELEDİYELERİNDE SORUNLAR BİTMİYOR


İzmir, Türkiye’nin en güzel şehirlerinden biri. Ancak bugün İzmirlilerin gündelik hayatına baktığımızda; su, ulaşım, trafik, altyapı, temizlik, Körfez, kentsel dönüşüm ve belediye hizmetlerinde ciddi sorunlarla karşı karşıya olduğumuzu görüyoruz.

ÖNCE SU
İZSU, 1 Haziran 2026’dan itibaren konutlarda ilk 6 metreküpü 25 TL’den fiyatlandırarak temel tüketimde indirime gitti. Ancak kademeli tarife sistemi devam ediyor. Dolayısıyla vatandaşın faturasında yalnızca metreküp fiyatına değil, toplam fatura yüküne bakılması gerekiyor.

Asıl büyük sorun ise altyapı. İzmir’de yağmur suyu ve kanalizasyon sistemlerinin ayrıştırılması yıllardır gündemde. Şiddetli yağışlarda bazı bölgelerde yaşanan su baskınları, altyapının hâlâ kentin büyüme hızına yetişemediğini gösteriyor. 

Körfez ise İzmir’in en büyük çevre sorunlarından biri olmaya devam ediyor. 2024’te yaşanan balık ölümlerinin ardından Bakanlık incelemelerinde Körfez’de oksijen seviyesinin bazı bölgelerde sıfıra kadar düştüğü, amonyak değerinin yüksek seviyelere ulaştığı ve İZSU’ya bağlı iki arıtma tesisinin standartların üzerinde deşarj yaptığı tespit edildi. İZSU’ya 1 milyon 858 bin 610 TL idari ceza uygulandı. Bu tablo İzmir’in artık günü kurtaran değil, uzun vadeli bir Körfez ve altyapı planına ihtiyacı olduğunu gösteriyor.

ULAŞIMDAKİ TABLO

Ulaşımda da tablo farklı değil. Buca Metrosu önemli bir yatırım olarak devam ediyor. Ağustos 2026 itibarıyla yaklaşık 22 kilometrelik tünel kazısının tamamlandığı ve projenin 2028’de tamamlanmasının hedeflendiği Büyükşehir tarafından açıklanıyor. Fakat İzmir’in ulaşım problemi yalnızca metro yapmakla çözülemez. 

Anadolu Caddesi, Altınyol, Yeşildere ve Mustafa Kemal Sahil Bulvarı başta olmak üzere ana arterlerde trafik, otopark yetersizliği ve plansız yol kullanımı kent yaşamını zorlaştırıyor. Çöp ve temizlik konusu da vatandaşın günlük yaşamında doğrudan hissediliyor. Harmandalı sorunu hâlâ tamamen çözülmüş değil. Büyükşehir yönetimi de 2026’da Harmandalı’nın rehabilite edilerek yeşil alana dönüştürülmesini hedeflediğini açıklıyor.

KENTSEL DÖNÜŞÜM

Kentsel dönüşüm ise İzmir’in belki de en kritik başlıklarından biri. 30 Ekim 2020 depreminin ardından güvenli konut ihtiyacı daha da büyüdü. Örnekköy ve Uzundere gibi projelerde hukuki ve uygulamaya ilişkin sorunlar nedeniyle süreçler uzadı. Örnekköy’de bazı etapların yeniden ihale edilmesi ve inşaatların yeniden başlatılması gerekti. Burada vatandaşın istediği şey çok basit: Güvenli ev, temiz çevre, düzenli ulaşım, düzgün yol, yeterli otopark ve karşılığını aldığı belediye hizmeti. 

İzmir artık yeni sloganlardan çok, sonuç bekliyor. Belediyeler; bütçelerini, projelerini, borçlarını, ihale süreçlerini, hedeflerini ve gerçekleşme oranlarını vatandaşın anlayabileceği şekilde düzenli olarak açıklamalı. Çünkü belediyecilik sadece proje açıklamak değildir. Belediyecilik; verilen sözün zamanında yerine getirilmesi, harcanan paranın hesabının verilmesi ve vatandaşın günlük hayatının gerçekten kolaylaştırılmasıdır. 

İzmir’in artık mazeret değil, ölçülebilir sonuç dönemine ihtiyacı var. Çünkü İzmir’in daha fazla beklemeye değil, daha hızlı ve daha kaliteli hizmete ihtiyacı var.

14 Ekim 2026 Çarşamba

TÜRKİYE'NİN GERÇEK GÜNDEMİ HALKIN TALEPLERİ

 

Türkiye’nin 86 milyon insanının gündemi aslında çok açık. Vatandaş, siyasi tartışmalardan, bitmeyen polemiklerden ve birbirini suçlayan açıklamalardan önce insanca yaşamak istiyor. Bugün milyonlarca insanın ortak sorusu şudur: Bu ülkede çalışarak, üreterek ve emek vererek neden geçinemiyoruz? O halde çözüm de halkın hayatına dokunacak kadar açık olmalıdır. Öncelikle kamu kaynaklarının nasıl kullanıldığı yeniden sorgulanmalıdır. Muhtarlık sistemi ve muhtar maaşları, günümüzün dijital kamu hizmetleri dikkate alınarak yeniden düzenlenmelidir. Vatandaşın vergileriyle oluşan bütçede her kuruşun hesabı verilmelidir. 

Emekli milletvekillerine ödenen maaşlar ve ayrıcalıklar da toplumun vicdanını rahatsız etmektedir. Milyonlarca emekli geçim mücadelesi verirken, siyasette görev yapmış kişilere sağlanan imkânlar yeniden değerlendirilmelidir. Milletvekilliği bir ayrıcalık değil, millete hizmet görevi olmalıdır. Vekil maaşları, vatandaşın ekonomik gerçeklerinden kopuk olmamalıdır. 

Türkiye’nin en önemli meselesi ise geçimdir. Asgari ücret, açlık sınırının altında kalmamalıdır. Emekli maaşı da insan onuruna yakışır bir yaşam sağlamalıdır. Bir insan yıllarca çalışıp ülkesine hizmet ettikten sonra pazar filesini dolduramaz hâle gelmemelidir. Devletteki makam aracı ve gösteriş harcamaları da mutlaka azaltılmalıdır. Tasarruf önce vatandaştan değil, devleti yönetenlerden başlamalıdır. Ancak en büyük mesele gençlerdir. 

Diplomalı gençler iş bulamıyor, üniversite mezunları gelecek kaygısıyla yaşıyor. Türkiye, gençlerini işsizliğe değil; üretime, teknolojiye, sanayiye ve girişimciliğe yönlendirmelidir. Vatandaşın mutfağında ise yangın var. Gıda fiyatları düşmelidir. Bir ailenin temel ihtiyaçlarını karşılaması lüks olmaktan çıkarılmalıdır. Barınma da temel bir insan hakkıdır. Ev fiyatları ve kiralar makul seviyelere çekilmelidir. Gençler evlenemiyor, aileler taşınamıyor, insanlar gelirlerinin büyük bölümünü kiraya veriyorsa ortada ciddi bir sorun vardır. Otomobil artık ulaşım aracı olmaktan çıkıp lükse dönüşmüştür. Vergi politikaları ve piyasa koşulları yeniden ele alınmalıdır. Artık vatandaşın sabrı da, cüzdanı da tükeniyor. 

İnsanlar lüks istemiyor; sadece insanca yaşamak istiyor. Emekli pazardan yarım kilo meyve alırken hesap yapıyorsa, asgari ücretli ayın ortasında parasız kalıyorsa, gençler diplomalarıyla işsiz geziyorsa, aileler kirayı ödeyebilmek için temel ihtiyaçlarından vazgeçiyorsa ortada başarı hikâyesi anlatmanın hiçbir anlamı yoktur. 

Devlet önce kendi harcamalarına bakmalıdır. Tasarruf vatandaştan istenmeden önce makam odalarından, araç filolarından, gereksiz harcamalardan ve ayrıcalıklardan başlamalıdır. Bu ülkenin kaynakları vardır. Sorun kaynak yokluğu değil; kaynakların doğru, adaletli ve verimli kullanılmamasıdır. İnsanlar lüks istemiyor; sadece insanca yaşamak istiyor. Türkiye’de 86 milyon çok şey istemiyor. Çalışanın emeğinin karşılığını aldığı, emeklinin geçinebildiği, gencin iş bulabildiği, gıdanın ulaşılabilir olduğu ve bir ev sahibi olmanın hayal olmadığı bir Türkiye.

Artık söz değil, sonuç zamanı.

Çünkü vatandaş vaat dinlemekten yoruldu. Halk artık konuşanları değil, sorunları çözenleri görmek istiyor. Halkın sofrası küçülürken saraylar büyüyemez. Türkiye’nin geleceği, makamların konforunda değil, vatandaşın refahında ve cebinde kazanılacaktır.

SAYILARIN GÖLGESİNDE YAŞAMAK


Ekonomi yönetimi son dönemde gururla yeni eşikleri paylaşıyor: Yıllık kişi başına düşen GSYH 19 bin 762 dolara dayanmış, toplam milli gelir 1 trilyon 705 milyar doları aşmış. Kağıt üzerinde bakıldığında "gelişmiş ekonomi" ligine göz kırpan, hatta gelişmekte olan ülkeler arasında parmakla gösterilecek bir tablo. Bu hesaba göre 4 kişilik bir ailenin yıllık yaklaşık 79 bin dolar, aylık ise 318 bin liralık bir pastadan pay alması gerekiyor. 

86 milyonluk nüfusun tamamının bu refah havuzunda yüzdüğü varsayılıyor. Peki, sokağa çıktığımızda bu tabloda bir terslik olduğunu hissetmeyen var mı? Bugün Türkiye’de çalışan nüfusun çok ciddi bir kesimi asgari ücret ya da bu sınırın hemen üzerindeki maaşlarla yaşam mücadelesi veriyor. Açlık sınırı tartışmalarının, kira krizlerinin ve enflasyon baskısının ana günden olduğu bir ülkede, “kişi başına düşen 79 bin liralık aylık pay” kulağa hayali bir bilim kurgu senaryosu gibi geliyor. Çünkü o para sokaktaki vatandaşın cebine uğramadan, sermaye ve rant çevreleri arasında el değiştiriyor. 

Toplumun en zengin yüzde 10’luk kesimi pastanın aslan payını alırken, geriye kalan yüzde 90 ortalamanın çok altında bir hayat sürüyor. Ekonomide başarıyı ölçmek elbette toplam büyüklüklerle başlar ancak asıl adalet testi bu büyüklüğün nasıl paylaşıldığıdır. Medyan (ortanca) gelir, ortalama gelirden ne kadar uzaklaşırsa, o ülkede gelir adaleti o kadar zedelenmiş demektir. İstatistikler devleşirken halkın alım gücünün erimesi, rakamların refahı değil sadece eşitsizliği büyüttüğünü gösteriyor. Bu tablonun arkasındaki en acı gerçeklerden biri de kayıt dışı ekonomi, enflasyon ve hayat pahalılığı sarmalında ezilen orta sınıfın adeta yok olma noktasına gelmesidir. 

Eskiden “orta direk” olarak tabir edilen kesim, bugün ev sahibi olma hayalini çoktan rafa kaldırmış, bırakın otomobil almayı, temel gıda maddelerine ve eğitime bile erişmekte zorlanır hale gelmiştir. “Kişi başına düşen aylık 79 bin lira" gibi iddialı rakamlar telaffuz edilirken, aynı ülkenin emeklileri kök maaş tartışmaları arasında asgari ücretin bile çok altında bir yaşam mücadelesine mahkûm edilmektedir. Aradaki bu korkunç makas, toplumsal vicdanı yaraladığı gibi ekonomik istikrarın da en büyük tehdididir. Çünkü adil paylaşılmayan bir büyüme, sürdürülebilir olmaktan uzaktır. 

Üretim artıyor, ihracat rekorları kırılıyor, devasa cirolar elde ediliyor olabilir; ancak bu zenginleşme, sokağın rayiç bedeline yansımadıkça kağıt üstündeki başarı hikâyelerinden öteye gidemez. Makroekonomik veriler halkın refahını artırmak için bir araçtır, yoksa tek başına bir amaç değil. Eğer 86 milyonluk nüfusun ezici bir çoğunluğu her ay sonunu nasıl getireceğini düşünüyor, faturaları ödemekte kararsız kalıyor ve çocuklarının geleceğinden endişe ediyorsa, o ekonomideki kişi başı millî gelir rakamları ancak istatistiki bir teselliden ibarettir. Cüzdanlardaki yangın sönmedikçe, kişi başına düşen dolarların sokağa bereket değil sadece hayal kırıklığı getirdiğini konuşmaya devam edeceğiz.

EMEKLİYE GENCE, KİRADAN SOFRAYA HAYATTA KALMA SAVAŞI


Bugün Türkiye’de ekonomi, kağıt üstündeki süslü büyüme oranlarından ibaret değil; mutfakta kaynamayan tencerenin, sokaktaki çaresizliğin ta kendisidir. Toplumun omurgasını oluşturan milyonlar, her gün biraz daha derinleşen bir krizin cenderesinde nefes almaya çalışıyor. Rakamlar refah masalları anlatırken, gerçek hayat acımasız yüzünü en sert şekilde gösteriyor.

ADALET KRİZİ

Mutfakta yangın, vicdanlarda adalet krizi. Hayat pahalılığının omurgasını kıran gıda enflasyonu, sofralardaki bereketi tamamen sildi süpürdü. Temel gıda maddelerine ulaşmak lüks haline gelirken, bedendeki ve ruhsal sağlığımızdaki çöküş de kaçınılmaz oluyor. Ömürlerini bu ülkenin kalkınmasına adayan emekliler ise artık sadece açlık sınırında değil, kelimenin tam anlamıyla açlığın içinde yaşam mücadelesi veriyor. Yüzdelik sefalet zamlarıyla ömrünün sonbaharında köşeye sıkıştırılan emekli, torununa harçlık vermeyi bırakın, kendi karnını doyuramaz hale getirildi. Benzer şekilde, asgari ücretliler için her ayın başı bir ödeme günü değil, hayatta kalma ve borç çevirme maratonuna dönüştü. En temel insan haklarından biri olan barınma ise Türkiye genelinde fahiş artışlar gösteren kiralar yüzünden imkansızlaştı; ev sahibi olmak zaten hayalden öte, zorunlu bir vazgeçişe evrildi.

AĞIR FATURA

Geleceği kararan gençler ve durma noktasına gelen hayatlar. Krizin en ağır faturasını ödeyen kesimlerin başında şüphesiz gençler geliyor. İş bulamayan, bulsa da hak ettiği karşılığı alamayan yeni nesil, “Bu ekonomide nasıl evleneceğiz, geleceğimizi nasıl kuracağız?” sorusunun cevabını bulamıyor. Hayalleri ertelenen gençler, bu coğrafyada tutunma umudunu kaybederken; bir zamanlar temel bir ihtiyaç olan otomobil bile artık vatandaşa sunulan ekonomik bir ceza, ulaşılamaz bir varlık statüsüne geldi. Konut ve ev satışları adeta buz kesmiş durumda, piyasa kilitlenmiş vaziyette. 

Toplumsal çözülme ve çıkış yolu. Tüm bu tablo bize çok net bir gerçeği fısıldıyor: Sorun sadece ekonomik bir dengesizlik değil, temellerimizi sarsan köklü bir adalet krizidir. Üretmeden tüketen, rantiye sınıfını koruyan bu düzen, orta direği tamamen yok etti. Kazananın faiz ve sermaye sahipleri, kaybedenin ise alın teriyle geçinen milyonlar olduğu bir sistemin sürdürülebilir olması imkansızdır. Toplumsal huzurun yeniden tesisi için; rakamların otokrasisinden vazgeçilerek insanı, hukuku, hakça paylaşımı ve sosyal devleti merkeze alan yapısal bir dönüşüm şarttır. Aksi takdirde, bu ağır maliyet sadece bugünü değil, bu ülkenin tüm yarınlarını karanlığa mahkum edecektir.

YÜZLEŞME VAKTİ

Gerçeklerle yüzleşme vakti. Artık yeter! Bu halk dilenci değil, alın terinin karşılığını istiyor. Rakamlarla göz boyamayı bırakın; çünkü bu adaletsiz düzen ne sofra doyurur ne de gençlere umut olur. Halkın sabrı tükendi, bu enkazın altından başka türlü kalkamazsınız. Tarih, halkını açlığa mahkum edenleri asla affetmeyecektir; adalet yerini bulana kadar bu haklı ses susmayacak. Türkiye’de vatandaşlar böyle bir ekonomiyi, adaleti hak ediyorlar mı?

MAAŞ ARTIYOR, HAYAT NEDEN UCUZLAMIYOR ?

Türkiye ekonomisinin en büyük yanılgılarından biri, gelir ile alım gücünü aynı şey sanmak. Oysa vatandaşın cebine giren para artabilir; fakat o parayla alınabilenler azalabilir. Bugün milyonlarca insanın yaşadığı ekonomik gerçek tam da budur. Temmuz 2026 itibarıyla resmi yıllık tüketici enflasyonu yüzde 31,75 seviyesinde. Haziran ayında bu oran yüzde 32,11’di. Rakam kâğıt üzerinde geriliyor. Ancak vatandaşın asıl sorusu başka: “Benim hayatım gerçekten ucuzladı mı?”

Markete giden vatandaş için matematik çok basit. Maaş aynı hızda artmıyorsa, fiyatların artış hızı biraz yavaşladığında bile geçmişte oluşan yüksek fiyatlar hayatın üzerinde kalmaya devam ediyor. Çünkü dezenflasyon, fiyatların düşmesi değil, fiyatların daha yavaş artmasıdır. İşte burada büyük bir algı yanılması ortaya çıkıyor. Enflasyon yüzde 30’dan yüzde 20’ye inse bile fiyatlar yüzde 20 daha artıyorsa vatandaş “ucuzlama” yaşamaz. Sadece daha yavaş pahalanan bir hayatla karşılaşır.

ASIL MESELE BU

Bugün Türkiye'nin ekonomik tartışması yalnızca “enflasyon kaç?” sorusuna sıkıştırılamaz. Asıl soru şudur: Bir çalışanın maaşıyla ay sonunda elinde ne kalıyor?

Kira, gıda, ulaşım, enerji, eğitim ve sağlık harcamaları gelirden daha hızlı büyüyorsa, resmi enflasyonun düşmesi vatandaşın refahını otomatik olarak yükseltmez. Üstelik ekonomide büyüme de tek başına yeterli değildir. Türkiye’nin 2026 büyüme beklentisinin yüzde 2,9 seviyesine çekildiğine ilişkin değerlendirmeler, önümüzdeki dönemde büyüme ile enflasyon arasındaki dengenin ne kadar kritik olduğunu gösteriyor. Türkiye artık yalnızca fiyatları değil, hayat standardını da konuşmak zorunda. Çünkü vatandaşın mutfak hesabı Merkez Bankası raporlarından farklı bir dil konuşuyor. Ekonominin başarısı sadece enflasyonun düşmesi değildir. Gerçek başarı; çalışanın maaşından sonra ay sonunu getirebilmesi, emeklinin temel ihtiyaçlarını karşılayabilmesi, gençlerin geleceğe umutla bakabilmesi ve orta sınıfın yeniden nefes alabilmesidir. Rakamlar önemlidir. Ama ekonominin gerçek bilançosu, vatandaşın cebinde ay sonunda kalan paradır.

GÖRÜNMEYEN FATURA

Bir başka gerçek ise enflasyonun yalnızca bugünün değil, geçmişin de faturası olmasıdır. Fiyatlar bir kez yükseldiğinde, enflasyonun düşmesi onları otomatik olarak eski seviyelerine döndürmez. Bu nedenle vatandaşın yaşadığı ekonomik baskı, aylık enflasyon oranından çok daha uzun sürebilir. 

Önümüzdeki dönemde asıl sınav, sadece enflasyonu düşürmek olmayacak. Alım gücünü yeniden inşa etmek olacak. Çünkü insanlar artık daha yüksek maaş istemekten önce, kazandıkları paranın daha fazla şey satın almasını istiyor. Ve unutulmaması gereken en önemli gerçek şu: Ekonomi tablolarla ölçülür; ama toplumun refahı Pazar filesiyle anlaşılır.

CEBİN ENFLASYONU

Vatandaş için ekonomik iyileşmenin ölçüsü, istatistiklerden önce günlük yaşamdır. Markette daha az ürün alıyorsa, kirayı ödemekte zorlanıyorsa ve ay sonunu kredi kartıyla tamamlıyorsa, rakamların gerilemesi tek başına yeterli değildir. Gerçek refah, insanın kazandığı parayla hayatını sürdürebildiği noktada başlar.

BİZE NE OLDU ?


Kaşıkla verip kepçeyle alanları, ekmeğin, sütün, kiranın el yakmasını her gün konuşuyoruz. Çarşıya pazara çıktığımızda cebimizdeki paranın eridiğini görmek için ekonomist olmaya gerek yok; bunu zaten canımız yana yana yaşıyoruz. Asıl acı olan, sadece cüzdanımızın değil, ruhumuzun da fakirleşmesi.

Eskiden komşumuzun derdi dert, sevinci sevinçti. Şimdi ise herkes kendi kabuğuna çekilmiş, ekranların ışığına teslim olmuş durumda. Telefonlarımızda gezindiğimiz o sanal dünyalar, bizi asıl gerçeklerden koparıyor. Akşama kadar haber, tartışma ve kavga görerek zihnimizi
bulandırıyoruz. Öyle bir hale geldik ki, her gün maruz kaldığımız bu dijital gürültü artık bizi uyuşturuyor.

Eskiden bir haksızlık olduğunda hep birlikte ses çıkarırdık. Şimdi ise herkes kendi küçük ekranında öfkesini kusuyor, sonra da hiçbir şey olmamış gibi hayatına devam ediyor. Sosyal medya dediğimiz o sihirli kutular, bizi hak aramaktan klavye başına hapsetti. Kim ne demiş, kim kime ne laf sokmuş, hangi tartışma trend olmuş; bunlarla vakit harcarken asıl hayat akıp gidiyor.

Gençlerin umutsuzluğu, emeklinin birkaç kuruşluk maaş kuyruğundaki çilesi, esnafın dükkanını döndürme mücadelesi ekranlarda sadece üç saniyelik geçip gidilen birer videodan ibaret kalıyor. Acıyı bile tüketir olduk; çabuk unutup bir sonraki gündeme geçiyoruz. Bütçeyi bir şekilde denkleştiririz, enflasyon iner çıkar, kaybedilen paralar bir gün yine kazanılır. Lakin birbirine yabancılaşan, selamı sabahı kesen, komşusunun halinden anlamsızca kopan bu kalabalıkları yeniden bir araya getirmek zor. Asıl kayıp, kaybolan vicdanımız ve ortak aklımızdır.

Şimdi elinizi vicdanınıza koyup kendimize şu dürüst soruyu soralım: Gerçekten hayatın zorluklarıyla mı mücadele ediyoruz, yoksa her gün biraz daha insanlığımızı unutturan bu sanal çarkın birer dişlisi mi olduk? Önce bu gürültüyü susturup birbirimizin yüzüne bakmaya, yeniden insan olmaya ihtiyacımız var.

Üstelik bu sadece bizim değil, çocuklarımızın da geleceğini karartıyor. Sabahlardan akşama kadar ellerinden düşmeyen o akıllı telefonlar, onları hayatın gerçeklerinden koparıp yapay bir rüya alemine hapsediyor. Eskiden sokaklarda koşturan, top oynayan, komşunun elinden şeker yiyen çocuklar şimdi odalarına kapanmış, ekranların arkasında ömür tüketiyor. Onlara ne okulu sevdirebiliyoruz ne de geleceğe dair bir umut verebiliyoruz. Gençlerimiz üniversiteyi bitirip iş bulamayınca ya başka ülkelere gitmenin hayalini kuruyor ya da bu sanal dünyada kaybolup gidiyor.

Biz ise büyüklere düşen sorumluluğu unutup, sadece kendi derdimize yanıyoruz. Artık silkelenip kendine gelme vaktidir. Çarşıdaki Pazardaki yangını konuşurken, evdeki yangını da görmezden gelmemeliyiz. Çocuklarımıza bırakacağımız en büyük miras üç beş kuruş para ya da tapulu mal değil; adil, vicdanlı, birbirini seven bir toplumdur. Eğer bu ortak aklı ve vicdanı yeniden kuramazsak, ne ekonomi düzelir ne de yüzümüz güler.

Gelin önce bu ekranları kapatıp birbirimizin gözünün içine bakalım, selamı sabahı artıralım, hatır sormayı unutmayalım. Çünkü bizi insan yapan, bizi bu topraklarda kardeş kılan o eski güzel değerlerdir; onları da kaybedersek elimizde avucumuzda hiçbir şey kalmaz.

ÖNE ÇIKAN YAYINLAR

TÜRKİYE NEREYE GİDİYOR, ADALET NEREDE ?

Türkiye’nin bugün derinden kanayan üç büyük yarası var: Ekonomide derinleşen adaletsizlik, eğitimde artan şiddet ve trafikte bitmek bilmeyen...