18 Şubat 2026 Çarşamba

ÇALIŞAN FAKİRLER ÇAĞINA NASIL GELDİK ?

 

Bir zamanlar yoksulluk işsizlikle anılırdı.
Bugün ise yoksulluk, çalışanların gerçeği oldu.
Sabah erkenden işe giden, gün boyu emek veren,
akşam yorgun dönen milyonlarca insan var.
Ama ay sonunda hesap yine ekside.
Maaş yatıyor, aynı gün kira gidiyor.
Faturalar sıraya diziliyor.
Market poşeti küçülüyor.
Hayaller erteleniyor.
Artık mesele “iş bulmak” değil,
“çalışarak geçinebilmek.”

Çalışan fakir kavramı, modern çağın en büyük çelişkisi.
Emek var ama refah yok.
Mesai var ama birikim yok.
Çaba var ama güvenli gelecek yok.

Eskiden “Oku, çalış, kazanırsın” denirdi.
Bugün gençler üniversite mezunu ama
ailesinin yanında yaşamaya devam ediyor.
Beyaz yakalı ofiste, mavi yakalı sahada;
farklı kıyafetler, aynı geçim derdi.

Peki nasıl geldik buraya?
Gelir artarken alım gücünün düşmesi,
ücretlerin enflasyon karşısında erimesi,
konut fiyatlarının maaşları geçmesi,
borçlanmanın normalleşmesi…

Bir toplumda insanlar geçinebilmek için sürekli krediye başvuruyorsa,
orada sistem alarm veriyor demektir.
Çalışan insanın temel ihtiyacı nedir?
Barınma.
Beslenme.
Güvenli gelecek.

Eğer bir kişi tam zamanlı çalışmasına rağmen bunlara erişemiyorsa,
sorun bireysel değil yapısaldır.
Bugün birçok insan ikinci iş yapıyor.
Hafta sonu çalışıyor.
Ek gelir kovalamaya çalışıyor.
Ama yine de rahatlayamıyor.

Bu sadece ekonomik bir mesele değil;
aynı zamanda psikolojik bir kırılma.
Çünkü insan çalışıp karşılığını alamadığında
motivasyonunu kaybeder.
Adalet duygusu zedelenir.
Topluma olan bağlılığı zayıflar.

En tehlikelisi de şu:
Yoksulluk sıradanlaşıyor.
“Şükret” kültürü ile “geçinemiyorum” gerçeği arasına sıkışan insanlar,
artık ses çıkarmaktan yoruluyor.
Ama gerçek değişmiyor:
Çalışan kesim giderek daralan bir yaşam alanına sıkışıyor.

Bu düzen sürdürülebilir mi?
Çalışanların ezildiği bir ekonomik model uzun vadede ayakta kalabilir mi?
Orta sınıf erirse, toplum dengede kalabilir mi?
Bir ülkenin gücü sadece üretim rakamlarında değil,
o üretimi yapan insanların yaşam kalitesinde ölçülür.
Eğer çalışan insanlar fakirse,
orada büyüme kâğıt üzerinde kalır.

Bu yazı bir isyan değil.
Bir tespit.
Çalışmak hâlâ erdemdir.
Ama çalışanın korunmadığı bir yerde,
emeğin değeri sadece sözde kalır.

Belki de artık şu soruyu sormalıyız:
Ekonomi büyürken insanlar neden küçülüyor?

Artık yoksulluk tembellikten değil, çalışmaktan geliyor.

BU ÜLKEDE İNSANLAR NEDEN YORULDU ?


Eskiden yorgunluk akşam olurdu.
Şimdi sabah başlıyor.
İnsanlar artık bedenen değil, ruhen yoruluyor.
Sabah gözünü açar açmaz başlayan bir kaygı var:
Bugün neyle karşılaşacağım?
Ekonomik belirsizlik, adalet endişesi, gelecek korkusu…

Bu ülkenin insanı artık sadece çalışmıyor, aynı zamanda sürekli tedirgin yaşıyor.
Yorgunluk sadece yoğun tempodan gelmez.
Asıl yoran şey, karşılığını alamamaktır.
Emek verip ilerleyememek…
Çabalayıp yerinde saymak…
Dürüst kalmaya çalışırken geride kalmak…
Bugün milyonlarca insan aynı hissi paylaşıyor:
Ne kadar uğraşsak da bir şey değişmiyor.

Gençler umut yorgunu.
Orta yaşlılar sorumluluk yorgunu.
Emekliler geçim yorgunu.
Esnaf borç yorgunu.
Çalışanlar gelecek yorgunu.
Herkes bir şeyin yükünü taşıyor ama kimse gerçekten rahat değil.

Eskiden insanlar zor zamanlardan geçerdi ama umut vardı.
Daha iyi olacak cümlesi inandırıcıydı.
Şimdi ise insanlar yarını düşünmek istemiyor.
Çünkü yarın, bugünden daha pahalı, daha belirsiz ve daha ağır görünüyor.

Toplumda görünmeyen bir stres birikti.
Sokakta tahammül azaldı.
Trafikte öfke arttı.
Sosyal medyada sabır kalmadı.
İnsanlar küçük şeylere büyük tepkiler veriyor.
Çünkü aslında kimse küçük şeye kızmıyor;
herkes biriken yorgunluğunu dışarı vuruyor.

Bu yorgunluk tembellikten değil.
Bu yorgunluk çalışmaktan da değil.
Bu yorgunluk güvensizlikten.
Adalete güven azalırsa,
ekonomiye güven azalırsa,
yarına güven azalırsa,
insan ayakta kalsa bile içinde çöker.

Bir toplumun en tehlikeli hâli fakir olması değil,
umudunu kaybetmesidir.
Bugün insanlara dikkatlice bakın.
Herkes görevini yapıyor.
İşe gidiyor.
Vergisini ödüyor.
Çocuğunu okutmaya çalışıyor.
Ama içlerinde bir soru var:
Bunca çabanın sonunda gerçekten huzur var mı?

Bu yazı karamsarlık için değil.
Gerçeği görmek için.

Çünkü bir ülkenin insanı yorulmuşsa,
o ülkenin önce insanını dinlemesi gerekir.
Yorgunluğu görmezden gelmek,
onu daha da derinleştirir.
İnsanlar lüks istemiyor.
Adalet istiyor.
Güven istiyor.
Emeğinin karşılığını istiyor.
Ve en önemlisi, yarın için küçük de olsa bir umut istiyor.
Yorgun bir toplum sessizleşir.
Ama umut bulan bir toplum ayağa kalkar.
Belki de artık sormamız gereken soru şu:
İnsanları daha fazla nasıl çalıştırırız değil,
insanları nasıl yeniden umutlandırırız?

Bu ülkede insanlar çalışmaktan değil, umutsuzluktan yoruldu.

BU DÜZEN KİME ÇALIŞIYOR ?

 

Sabah erkenden kalkıp işe giden milyonlar var.
Akşam yorgun argın eve dönen, ay sonunu hesaplayan, geleceği erteleyen insanlar…
Bir de hiç erken kalkmayanlar var. Çalışmadan kazananlar, krizleri fırsata çevirenler,
her koşulda büyüyenler.

İşte tam bu noktada insanın aklına şu soru geliyor:
Bu düzen gerçekten kime çalışıyor?
Bugün toplumun büyük çoğunluğu aynı şeyi hissediyor:
Ne kadar çalışırsan çalış, bir adım ileri gidemiyorsun.

Maaş artıyor ama kiralar daha hızlı artıyor.
Kazanç yükseliyor ama alım gücü düşüyor.
Borç kapanmıyor, sadece erteleniyor.
Bu bir tesadüf mü, yoksa sistemin doğal sonucu mu?

Artık yoksulluk sadece işsizlerin sorunu değil.
Çalışanlar da yoksul.
Diplomalılar da geçinemiyor.
Beyaz yakalıyla mavi yakalı arasındaki fark eridi,
geriye sadece “ayakta kalabilenler” ve “sürüklenenler” kaldı.

Bir kesim için hayat lüks sitelerde, pahalı arabalarla akarken;
çoğunluk için hayat kredi kartı ekstrelerinden ibaret.
Bu düzen adil değil, seçici.
Kurallar herkes için aynı gibi görünüyor ama sonuçlar hiç eşit değil.
Vergi yükü maaşlı çalışanın sırtında,
teşvikler ve imtiyazlar ise hep aynı adreslerde.
Risk alan değil, ilişkisi olan kazanıyor.
Üreten değil, yöneten güçleniyor.

En tehlikelisi de şu:
İnsanlar artık adaletsizliğe şaşırmıyor.
“Normal” kabul etmeye başlıyor.
Oysa adaletsizliğin normalleştiği bir yerde umut barınmaz.
Umut gidince gençler hayal kurmaz, aileler gelecek planı yapmaz, toplum içe kapanır.
Bugün gençler neden evlenemiyor?
Neden çocuk sahibi olmaktan korkuyor?
Neden yurt dışını tek çıkış yolu görüyor?
Çünkü bu düzen onlara çalıştıkça kazanacaklarını değil,
çabaladıkça daha çok yorulacaklarını öğretiyor.

Bir ülkede düzen, emek verenin değil de
hep güçlü olanın lehine çalışıyorsa,
orada sorun bireylerde değil, sistemdedir.

Bu yazı bir şikâyet değil.
Bu bir soru.

Herkesin kendine sorması gereken bir soru:
“Ben bu düzende neden bu kadar yoruluyorum ve kimler hiç yorulmuyor?”
Çünkü gerçek değişim,
soruları yüksek sesle sormakla başlar.

ÖRNEK İNSAN NASIL OLUR ?

Toplumları ayakta tutan en güçlü yapı taşı, iyi yetişmiş, ahlaklı ve vicdan sahibi insanlardır. Maddi zenginlikler, teknolojik gelişmeler ya da büyük yapılar; eğer insan niteliği zayıfsa uzun vadede bir anlam ifade etmez. Bu nedenle “örnek insan” kavramı, yalnızca bireysel bir ideal değil, aynı zamanda toplumsal bir zorunluluktur. Peki, örnek insan nasıl olur?

Örnek insan her şeyden önce güvenilir insandır. Sözü ile davranışı bir olan, verdiği sözü tutan, emanete ihanet etmeyen kişidir. Güven, bir kez kaybedildiğinde yeniden inşa edilmesi en zor değerlerden biridir. Bu nedenle örnek insan, kısa vadeli çıkarlar uğruna güven duygusunu zedelemez. İnsanların arkasından konuşmaz, yüzüne söylediğini arkasından da söyleyebilir.

Vicdan, örnek insanın iç pusulasıdır. Yasaların olmadığı yerde bile doğruyu yanlışı ayırt etmesini sağlayan en güçlü rehberdir. Vicdanlı insan, kimse görmese de yanlış yapmaz; çünkü hesabı önce kendinedir. Haksızlık karşısında susmaz, güçlünün değil haklının yanında durur. Kendi çıkarı söz konusu olduğunda bile başkasının hakkını gözetmeyi bilir.

Örnek insan aynı zamanda hoşgörülü ve sabırlıdır. Herkesin farklı düşüncelere, inançlara ve yaşam biçimlerine sahip olabileceğini kabul eder. Tahammülsüzlük yerine anlayışı seçer. Sabır, onun için pasif bir bekleyiş değil; zor anlarda aklını ve nezaketini koruyabilme becerisidir. Aceleyle kırıcı sözler söylemez, öfkeyle karar almaz.

Merhamet, örnek insanın kalbinde daima canlıdır. Sadece insanlara değil; hayvanlara, doğaya ve tüm canlılara karşı sorumluluk hisseder. Gücü yettiğinde yardım eder, yetmediğinde incitmemeye özen gösterir. Merhametli insan, başkasının acısını küçümsemez; “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” anlayışına teslim olmaz.

Kibarlık ve nezaket, örnek insanın günlük yaşamının ayrılmaz parçasıdır. Bu kibarlık yapmacık değil, içten gelen bir saygının sonucudur. Selam vermeyi, teşekkür etmeyi, özür dilemeyi küçüklük değil, erdem olarak görür. En zor anlarda bile dilini ve üslubunu koruyabilen kişi, gerçek anlamda olgun insandır.

Örnek insan yardımseverdir, ancak gösteriş için değil. Yaptığı iyiliği başa kakmaz, karşılık beklemez. İyiliği bir yatırım değil, insani bir sorumluluk olarak görür. Yardım ederken karşısındakini incitmez, onurunu zedelemez. Bilir ki asıl iyilik, insanı ayakta tutan iyiliktir.

İyimserlik, örnek insanın hayata bakış açısını belirler. Bu, her şeyin tozpembe olduğu anlamına gelmez; zorluklara rağmen umudu koruyabilme gücüdür. İyimser insan, çözüm üretir, karamsarlık yaymaz. Çevresine de moral ve umut aşılar.

Tüm bu değerlerin temeli ise sevgi ve saygıdır. Kendine saygısı olan insan, başkasına da saygı duyar. Sevgi, örnek insan için zayıflık değil, en büyük güçtür. Sevgiyle yaklaşan insan, kırmak yerine onarmayı tercih eder.

Peki, örnek insan nasıl yetişir? Bunun ilk adımı anne ve baba eğitimidir. Çocuk, en güçlü eğitimi sözlerden değil, davranışlardan alır. Evde dürüstlük, adalet ve saygı varsa; çocuk bunları doğal olarak benimser. Anne babanın tutarlı, adil ve sevgi dolu olması, çocuğun karakterinin temelini oluşturur.

İkinci önemli unsur okul eğitimidir. Okul sadece akademik bilgi verilen bir yer değil; aynı zamanda değerlerin pekiştirildiği bir ortam olmalıdır. Paylaşmayı, empatiyi, sorumluluk almayı öğreten bir eğitim sistemi; topluma örnek bireyler kazandırır.

Üçüncü unsur ise doğru arkadaş çevresidir. İnsan, farkında olmadan çevresine benzer. Değerleri olan, çalışkan ve dürüst arkadaşlar; kişiyi yukarı taşır. Yanlış çevre ise en sağlam karakteri bile zamanla aşındırabilir.

Sonuç olarak örnek insan olmak, bir günde ulaşılacak bir hedef değil; hayat boyu süren bir çabadır. Herkes kusursuz olmak zorunda değildir; önemli olan hatasını fark edip düzeltme iradesini gösterebilmektir. Daha iyi bir toplum istiyorsak, önce daha iyi insanlar olmayı hedeflemeliyiz. Çünkü dünya, örnek insanlarla güzelleşir.

16 Şubat 2026 Pazartesi

GENÇLER BU EKONOMİDE NASIL EVLENECEK

 

Türkiye’de gençlerin evlilikten giderek uzaklaşması artık bireysel bir tercih meselesi olmaktan çıkmış, doğrudan ekonomik ve toplumsal bir soruna dönüşmüştür. Bugün evlilik, iki insanın gönül birliği kurmasından ziyade, ciddi bir finansal planlama gerektiren “lüks” bir yatırım haline gelmiştir. Ev kiraları, faturalar, temel yaşam giderleri ve iş güvencesizliği, gençlerin evlilik hayallerini daha başlamadan ertelemelerine neden olmaktadır.

Günümüz şartlarında evlenmeyi düşünen bir genç, öncelikle barınma sorunuyla yüzleşmektedir. Büyük şehirlerde kiralar asgari ücretin büyük bir kısmını hatta tamamını aşmış durumdadır. Bunun üzerine elektrik, su, doğalgaz ve internet gibi temel faturalar eklendiğinde, sadece “hayatta kalmanın” maliyeti dahi gençler için ağır bir yüke dönüşmektedir. Henüz evlenmeden bu giderlerle baş etmeye çalışan gençlerin, aile kurma sorumluluğunu üstlenmesi giderek imkânsızlaşmaktadır.

Ev kurmanın maliyeti de bir diğer önemli engeldir. Beyaz eşyalar, mutfak gereçleri, elektronik ürünler, mobilyalar ve yatak odası gibi temel ihtiyaçlar, artık taksitlerle dahi ulaşılması zor kalemler haline gelmiştir. Eskiden ailelerin destekleriyle daha kolay atlatılan bu süreç, bugün ailelerin de ekonomik olarak zorlanması nedeniyle gençlerin omuzlarına tamamen yüklenmektedir.

Tüm bunlara ek olarak düğün masrafları, evliliği adeta bir gösteri yarışına çevirmiştir. Salon kiraları, takılar, organizasyonlar ve geleneksel beklentiler, gençleri borçla evlenmeye zorlamaktadır. Oysa evlilik bir mutluluk başlangıcı olması gerekirken, günümüzde çoğu genç için borçla başlayan stresli bir sürece dönüşmektedir.

Ekonomik baskıların yanı sıra işsizlik ve iş yerlerindeki huzursuzluklar da evliliği erteleyen önemli faktörler arasındadır. Gençler, geçici işler, düşük ücretler ve güvencesiz çalışma koşullarıyla geleceğe dair sağlam planlar yapamamaktadır. “Yarın ne olacağım belli değilken nasıl evleneyim?” sorusu, gençlerin en sık dile getirdiği cümlelerden biri haline gelmiştir.

Türkiye İstatistik Kurumu verilerine göre gençlerin yaklaşık %91’inin evlenmemiş olması, durumun bireysel değil, yapısal bir sorun olduğunu açıkça göstermektedir. Bu tablo, gençlerin evliliğe karşı olduğu anlamına gelmez; aksine şartların evliliği mümkün kılmadığını ortaya koyar.

Bir diğer önemli neden ise eğitim hayatı ve kariyer hedefleridir. Gençler, uzun süren eğitim süreçleri, mesleki belirsizlikler ve kendilerini ispat etme zorunluluğu nedeniyle evlilik yaşını ileri bir tarihe ertelemektedir. Günümüz dünyasında bireyler, önce ayakta durmak, sonra sorumluluk almak istemektedir. Bu yaklaşım, aslında bilinçli ve sağlıklı bir tutumdur.

İnsanlar artık önce kişisel gelişimlerini tamamlamak, hayatta istediklerini elde etmek ve ekonomik bağımsızlıklarını kazanmak istemektedir. Çünkü mutsuz, borçlu ve güvencesiz bir evlilik; iki insanı da yıpratmakta, toplumsal sorunları daha da derinleştirmektedir.

Sonuç olarak, gençlerin evlenmemesi bir “isteksizlik” değil, bir “mecburiyet”tir. Ekonomik şartlar düzelmeden, istihdam güvencesi sağlanmadan ve temel yaşam maliyetleri makul seviyelere çekilmeden evlilik oranlarının artması beklenmemelidir. Gençlerin hayallerini suçlamak yerine, onları bu noktaya getiren koşulları sorgulamak gerekir. Çünkü bir toplumun geleceği, gençlerinin umutla kurabildiği hayatlar kadar güçlüdür.

TÜRKİYE'DE ÇEVRE TAHRİBATI VE GELECEĞE BIRAKILAN AĞIR MİRAS

 

Türkiye, sahip olduğu zengin doğal varlıklarıyla dünyanın sayılı ülkelerinden biridir. Ormanları, denizleri, verimli toprakları ve su kaynaklarıyla yalnızca bugünün değil, gelecek kuşakların da yaşam güvencesidir. Ancak son yıllarda yaşanan çevresel tahribat, bu doğal zenginliklerin hızla yok olmasına neden olmakta; insan yaşamını, ekosistemi ve ülkenin geleceğini ciddi biçimde tehdit etmektedir.

Orman Tahribatı: Doğanın Akciğerleri Yok Ediliyor

Ormanlar yalnızca ağaçlardan ibaret değildir; su döngüsünün, iklim dengesinin ve biyolojik çeşitliliğin temel taşıdır. Buna rağmen Türkiye’de madencilik faaliyetleri, imar projeleri, enerji yatırımları ve rant odaklı uygulamalar nedeniyle orman alanları her geçen yıl daralmaktadır. Orman yangınları ise çoğu zaman ihmal, denetimsizlik ve yetersiz önlem nedeniyle felakete dönüşmektedir. Yanan ya da kesilen ormanların yerine dikilen fidanlar, yok edilen ekosistemi kısa vadede telafi edemez. Orman tahribatı, aynı zamanda sel, heyelan ve kuraklık gibi afetlerin artmasına da zemin hazırlamaktadır.

Su Kaynaklarının Yitirilmesi: Susuz Bir Gelecek Tehlikesi

Türkiye, sanılanın aksine su zengini bir ülke değildir. Buna rağmen göller kurutulmakta, dereler HES projeleriyle borulara hapsedilmekte, yeraltı suları kontrolsüz biçimde tüketilmektedir. Tarımda bilinçsiz sulama, sanayi atıkları ve evsel kirlilik su kaynaklarını geri dönülmez biçimde kirletmektedir. İklim değişikliğinin de etkisiyle yağış rejimleri bozulmuş, barajlar alarm vermeye başlamıştır. Su kaynaklarının yok edilmesi, yalnızca çevresel değil; ekonomik, sosyal ve sağlık açısından da büyük bir kriz anlamına gelmektedir.

İklim Değişikliği: İnsan ve Doğa Üzerindeki Yıkıcı Etki

İklim değişikliği artık geleceğin değil, bugünün sorunudur. Türkiye’de aşırı sıcaklar, ani sağanaklar, kuraklık ve orman yangınları iklim krizinin somut sonuçlarıdır. Tarımsal üretim düşmekte, gıda fiyatları artmakta, kırsal yaşam giderek zorlaşmaktadır. Aynı zamanda insan sağlığı da bu durumdan doğrudan etkilenmektedir; solunum hastalıkları, kalp rahatsızlıkları ve sıcak çarpması vakaları artmaktadır. Doğa uyum sağlayamadıkça ekosistemler çökmekte, canlı türleri yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalmaktadır.

Denizlerin ve Toprağın Kirletilmesi: Sessiz Felaket

Türkiye üç tarafı denizlerle çevrili bir ülke olmasına rağmen denizlerini koruyamamaktadır. Evsel atıklar, sanayi deşarjları, plastik kirliliği ve müsilaj gibi sorunlar deniz yaşamını tehdit etmektedir. Aynı şekilde tarımda aşırı kimyasal kullanımı ve sanayi atıkları toprağı zehirlemekte, verimli araziler tarım yapılamaz hale gelmektedir. Kirlenen toprak ve deniz, dolaylı olarak insanın sofrasına da zehir taşımaktadır.

Hava Kirliliği ve Fosil Yakıt Bağımlılığı

Kentlerde artan trafik, kömürle çalışan santraller ve plansız sanayileşme hava kirliliğini ciddi boyutlara taşımıştır. Temiz enerjiye geçiş yeterince hızlanmazken fosil yakıt bağımlılığı sürmektedir. Oysa hava kirliliği, erken ölümlerden çocuklarda gelişim bozukluklarına kadar birçok soruna yol açmaktadır. Temiz hava, bir lüks değil temel bir yaşam hakkıdır.

Atık ve Çöp Sorunu: Tüketim Çılgınlığının Bedeli

Plansız tüketim, geri dönüşüm eksikliği ve yetersiz atık yönetimi Türkiye’de çöp sorununu büyütmektedir. Plastik atıklar doğada yüzlerce yıl yok olmadan kalmakta, hem karasal hem deniz ekosistemine zarar vermektedir. Atık sorunu yalnızca çevresel değil, aynı zamanda ahlaki bir sorundur; çünkü tüketim alışkanlıklarımızla geleceği kirletiyoruz.

Sonuç: Doğayla Kavga Eden İnsan, Kaybetmeye Mahkûmdur

Doğa insana ait değildir; insan doğanın bir parçasıdır. Türkiye’de çevre sorunları artık ertelenemez bir noktaya ulaşmıştır. Sürdürülebilir politikalar, bilimsel planlama, güçlü denetim mekanizmaları ve toplumsal bilinç olmadan bu sorunların çözülmesi mümkün değildir. Aksi halde kısa vadeli kazançlar uğruna uzun vadeli bir yaşam kaybı yaşayacağız. Doğayı korumak, yalnızca çevrecilerin değil; insan kalmak isteyen herkesin sorumluluğudur.

İNSANLIĞIN SESSİZ AMA EN GÜÇLÜ YATIRIMI İYİLİKTİR

 

İyilik, hiçbir zaman boşa gitmeyen bir yatırımdır. Çünkü iyilik, maddi karşılık beklemeden yapılan, ancak karşılığını mutlaka insanın iç dünyasında, toplumda ve zamanın ruhunda bulan bir değerdir. Bugün dünyada yaşanan bunca adaletsizlik, yoksulluk, yalnızlık ve mutsuzluğun içinde iyilik; sessiz ama en güçlü direniştir. İnsanlığın karanlığa karşı yaktığı küçük bir mumdur iyilik. Küçük görünür ama karanlığı deler geçer.

İnsan yaşamında üç önemli şey vardır: Birincisi iyi insan olmaktır, ikincisi iyi bir insan olmaktır, ve üçüncüsü yine iyi bir insan olmaktır. Bu tekrar tesadüf değildir. Çünkü insanın sahip olabileceği en büyük unvan, en yüksek makam, en değerli servet “iyi insan” olabilmektir. İyi insan olmak; sadece kötülük yapmamak değil, gerektiğinde iyiliği bilinçli olarak seçmektir. Zor zamanda vicdanlı kalabilmek, çıkarın önüne merhameti koyabilmektir.

Günümüzde başarı çoğu zaman para, güç ve statü ile ölçülüyor. Oysa bu ölçüler geçicidir. İnsan, arkasında bıraktıklarıyla hatırlanır. Ne kadar kazandığıyla değil, kime dokunduğuyla; ne kadar yükseldiğiyle değil, kimleri ayağa kaldırdığıyla anılır. İyilik, insanı büyüten bir eylemdir. İyilik yapan küçülmez, aksine insanlığını genişletir.

İyilik yaptığınızda, beklemeniz gereken tek ödül sevinçtir. Bu sevinç, başkasının yüzünde gördüğünüz bir tebessümde, kalbinizde oluşan huzurda ve geceleri rahat uyuyabilmenizde gizlidir. İyilik pazarlık konusu olmaz. Karşılık beklenen iyilik, artık iyilik olmaktan çıkar. Gerçek iyilik, görünmeden yapılan, adı anılmadan yaşatılan iyiliktir.

Toplumumuzda sıkça söylenen çok derin bir söz vardır: “İyilik yap denize at, balık bilmezse Hâlık bilir.” Bu söz, iyiliğin muhatabının insan değil, vicdan ve inanç olduğunu anlatır. Her yapılan iyilik mutlaka doğru adrese ulaşır. Belki hemen, belki beklediğiniz şekilde değil; ama mutlaka. İyilik bazen yaptığınız kişiden size döner, bazen hiç tanımadığınız birinden. Bazen de sadece içinizdeki insanın ayakta kalmasını sağlar.

İyilik eylemleri, dünyanın daha iyi bir yer olması için ihtiyaç duyduğu değişimin tohumlarıdır. Büyük dönüşümler, büyük laflarla değil; küçük ama samimi davranışlarla başlar. Bir çocuğun başını okşamak, bir yaşlıyı dinlemek, bir hayvana su vermek, haksızlığa sessiz kalmamak… Bunların her biri birer iyilik tohumudur. Bugün toprağa atılan bu tohumlar, yarın umut olarak filiz verir.

Unutmamak gerekir ki iyilik bulaşıcıdır. Bir insanın yaptığı iyilik, başkasına ilham olur. Zincirleme bir etki yaratır. Kötülüğün hızla yayıldığı bir dünyada, iyilik en güçlü panzehirdir. İnsanlığın hâlâ ayakta olmasının sebebi, sayıları az gibi görünse de iyilikten vazgeçmeyen insanlardır.

Sonuç olarak; dünya belki mükemmel olmayacak, insanlar belki her zaman adil davranmayacak. Ama biz, kendi payımıza düşeni yapabiliriz. İyi insan olmayı seçebiliriz. Çünkü iyilik; kaybedeni olmayan, kazancı insanlık olan tek yatırımdır. Ve insanlık, bugün her zamankinden daha fazla bu yatırıma muhtaçtır.

15 Şubat 2026 Pazar

LAİKLİK DEMOKRASİ HAK HUKUK ADALET

 

Bir toplumun çağdaş, huzurlu ve sürdürülebilir bir yapıya kavuşabilmesi; yalnızca ekonomik büyüme ya da teknolojik ilerleme ile değil, aynı zamanda güçlü değerler sistemiyle mümkündür. Bu değerlerin başında laiklik, demokrasi, hak, hukuk ve adalet gelir. Bu kavramlar birbirinden bağımsız değil; aksine, biri zedelendiğinde diğerlerinin de anlamını yitirdiği bir bütünün parçalarıdır.

Laiklik, devletin tüm inançlara eşit mesafede durmasını ve bireyin vicdan özgürlüğünün güvence altına alınmasını ifade eder. Laik bir düzende devlet; herhangi bir dini ya da inanç sistemini dayatmaz, ayrıcalık tanımaz ve dışlamaz. Laiklik, dine karşıtlık değil; tam tersine, din ve inanç özgürlüğünün teminatıdır. İnancın siyasallaştırılmadığı, devlet yönetiminin akıl ve bilim temelinde şekillendiği bir yapı, toplumsal barışın da ön koşuludur. Laikliğin zayıfladığı toplumlarda kutuplaşma artar, ortak yaşam kültürü zarar görür.

Demokrasi, halkın kendi kendini yönetme iradesini ortaya koyduğu en kapsayıcı yönetim biçimidir. Ancak demokrasi yalnızca sandıktan ibaret değildir. Gerçek demokrasi; çoğulculuğu, ifade özgürlüğünü, basın hürriyetini, sivil toplumun gücünü ve denge-denetleme mekanizmalarını içerir. Çoğunluğun iradesi, azınlıkların haklarını yok saydığında demokrasi olmaktan çıkar. Demokratik bir sistemde iktidar geçicidir; kurumlar kalıcıdır. Bu da keyfiliğin değil, kuralların egemen olduğu bir yönetim anlayışını gerektirir.

Hak kavramı, insanın yalnızca insan olduğu için sahip olduğu temel değerleri ifade eder. Yaşam hakkı, düşünce ve ifade özgürlüğü, eğitim, sağlık ve adil yargılanma hakkı; devletin lütfu değil, bireyin doğuştan sahip olduğu kazanımlardır. Hakların korunmadığı bir yerde birey özgür olamaz; özgür olmayan bireylerden oluşan bir toplum da ilerleyemez. Hak bilinci gelişmemiş toplumlarda insanlar, haksızlığı normalleştirmeye başlar ve bu durum ahlaki bir çöküşe yol açar.

Hukuk, hakların kağıt üzerinde kalmamasını sağlayan kurallar bütünüdür. Hukukun üstünlüğü ilkesinin geçerli olduğu bir ülkede herkes kanun önünde eşittir; makam, güç ve statü kimseye ayrıcalık sağlamaz. Hukukun bağımsız olmadığı, yargının siyasallaştığı toplumlarda adalet duygusu zedelenir. İnsanlar haklarını aramak yerine güçlü olana yakın durmayı tercih eder ki bu, toplumsal çürümeyi hızlandırır.

Adalet ise tüm bu kavramların nihai amacıdır. Adalet, yalnızca mahkeme salonlarında verilen kararlarla sınırlı değildir; eğitimde, ekonomide, paylaşımda ve fırsat eşitliğinde de kendini gösterir. Geç gelen adalet, adalet değildir. Kişiye göre değişen adalet ise adaletsizliğin ta kendisidir. Adalet duygusunu kaybeden bir toplumda ne güven kalır ne de umut.

Laikliğin olmadığı yerde demokrasi, demokrasinin olmadığı yerde hak, hukukun işlemediği yerde adalet yaşayamaz. Bu değerler bir zincirin halkaları gibidir. Birini kopardığınızda bütün yapı çöker. Güçlü devlet; baskıcı devlet değil, adil ve hukuka bağlı devlettir. Güçlü toplum ise susan değil, haklarını bilen ve savunan toplumdur. Unutulmamalıdır ki adaletin olmadığı bir ülkede ne huzur kalır ne de gelecek.

Laiklik olmadan özgürlük,
Hukuk olmadan adalet,
Adalet olmadan gelecek olmaz.
Adalet yoksa, devlet de yoktur.
Hukukun sustuğu yerde vicdan konuşmaz.
Laik, demokratik ve adil bir ülke; herkesin hakkıdır.
Laiklik, vicdan özgürlüğüdür.
Demokrasi, milletin iradesidir.
Bu iki değerin teminatı:
Mustafa Kemal Atatürk’tür.

14 Şubat 2026 Cumartesi

HAYATA HER ZAMAN GÜLÜMSEYİN

 

Hayat bisiklete binmek gibidir; pedalı çevirdiğiniz sürece düşmezsiniz. Denge, harekette gizlidir. Durduğunuz an sendelemeye başlarsınız. Hayat da böyledir. İnsan durduğunda, vazgeçtiğinde, beklemeye çekildiğinde zorlaşır. Oysa küçük de olsa bir adım atmak, bir çaba göstermek, insanı ayakta tutar. Hayat bizden kusursuzluk değil, devam etmeyi ister.

Birçok insan hayatın kendisine haksız davrandığını düşünür. Oysa çoğu zaman sorun yolun kendisi değil, direksiyonun başında kimin olduğu sorusudur. Hayatınız istediğiniz gibi gitmiyorsa unutmayın; direksiyonda siz varsınız. Başımıza gelen her şey bizim suçumuz değildir elbette, ancak yön değiştirme gücü çoğu zaman elimizdedir. Aynı yolda ısrarla ilerleyip farklı bir son beklemek, insanın kendine yaptığı en büyük haksızlıktır.

Hayat bir hikâye gibidir. Bu hikâyenin değeri sayfalarının çokluğunda değil, satırlarının anlamındadır. Uzun yaşamak değil, dolu yaşamak kıymetlidir. Nice insan vardır; yıllar boyu yaşar ama bir iz bırakmaz. Nice insan vardır; kısa bir ömre koskoca bir anlam sığdırır. Hayat, hatırlanacak anlar biriktirme sanatıdır. Sevdiğin bir yüz, tuttuğun bir el, vicdanınla verdiğin bir karar… İşte hikâyeyi güzel yapan bunlardır.

Dünya bir okuldur. Ve bu okulda kimse mezun olmaz. Yaş kaç olursa olsun, insan her gün yeni bir dersle karşılaşır. Bazen sabrı öğreniriz, bazen kaybetmeyi. Kimi zaman susmanın, kimi zaman konuşmanın değerini anlarız. En zor dersler genellikle en kalıcı olanlardır. Acı öğretir, kayıp olgunlaştırır, zaman ise her şeyi yerine oturtur.

Bu okulda not sistemi yoktur ama bedeller vardır. Yanlışın bedeli, doğrunun ödülüdür çoğu zaman. İnsan hayat boyu öğrenir ama asıl mesele öğrenilenle ne yapıldığıdır. Aynı hatayı defalarca yapanla, ders çıkaran arasında derin bir fark vardır. Hayat, ezber kabul etmez; idrak ister.

Dünya bir sahnedir. Hepimiz bu sahnede bize verilen rolleri oynarız. Kimi anne olur, kimi baba; kimi işçi, kimi yönetici; kimi susar, kimi konuşur. Önemli olan rolün büyüklüğü değil, nasıl oynandığıdır. Küçük bir rolü onurla oynayan, büyük bir rolü samimiyetsiz oynayandan çok daha iz bırakır. Maskeler düşer, roller biter ama geriye karakter kalır.

Hayat, ne tamamen bizim kontrolümüzde ne de bütünüyle kaderin insafındadır. Bir tarafında irade, diğer tarafında kabulleniş vardır. İkisini dengeleyebilen insan huzura yaklaşır. Değiştiremeyeceğini kabullenmek bilgeliktir; değiştirebileceğini ertelemek ise korkaklık.

Sonuçta hayat, düşmemek için pedal çevirmeyi, yolunu bulmak için direksiyonu tutmayı, anlamlı bir hikâye yazmayı, ders almayı ve sahnede insan gibi kalmayı gerektirir. Uzun değil, doğru yaşamak… İşte bütün mesele budur.

12 Şubat 2026 Perşembe

YOKSULLUK TESADÜF DEĞİLDİR

 

Bir ülkede milyonlarca insan aynı anda yoksullaşıyorsa,
bu asla tesadüf değildir.


Bu durum ne bireysel hatalarla ne de “şanssızlıkla” açıklanabilir.
Yoksulluk, çoğu zaman yanlış ekonomik tercihlerle, kötü yönetimle ve adaletsiz sistemlerle büyür.
Bugün Türkiye’de insanlar çalıştıkları hâlde geçinemiyor. Emekliler ayın ortasını getiremiyor.
Gençler hayal kurmaktan vazgeçmiş durumda. Asgari ücret, artık
“asgari yaşamı” bile karşılamıyor.

Bu tablo bize şunu açıkça söylüyor: Sorun bireyde değil, sistemde.

İnsanlar Neden Yoksullaşıyor?

Yoksulluğun temel nedeni, yüksek enflasyondur. Enflasyon, görünmeyen
ama en acımasız vergidir. Maaşlar cebimize girer, fakat daha harcamadan erir. Market raflarındaki fiyatlar değişirken, maaşlar yerinde sayar.
Sonuçta çalışan da, emekli de, esnaf da fakirleşir.

Bir diğer neden gelir dağılımındaki adaletsizliktir. Türkiye’de üretilen
toplam gelirin büyük kısmı küçük bir azınlığın elinde toplanırken, geniş
halk kesimleri bu pastadan yeterince pay alamaz. Zengin daha zengin olurken, orta sınıf yok olur; toplum yavaş yavaş ikiye bölünür: Ayakta kalmaya çalışanlar ve hiçbir şey hissetmeyenler.

Eğitim sisteminin zayıflaması da yoksulluğu besleyen önemli bir etkendir. Eğitim düştükçe nitelikli iş gücü azalır, düşük ücretli işler artar. İnsanlar bilgiyle değil, borçla yaşamaya başlar.

Peki Kimler İnsanları Fakirleştiriyor?

Bu soruya tek bir isim vermek kolaycı olur. Ancak gerçek şu ki; ekonomik kararları alanlar, bu sonuçlardan doğrudan sorumludur. Yanlış para politikaları, öngörüsüz bütçe yönetimi, plansız harcamalar ve liyakatsiz kadrolar, toplumun refahını doğrudan etkiler.
Kimsenin amacı açıkça “insanları fakirleştirelim” değildir. Ancak kısa vadeli siyasi kazançlar uğruna yapılan tercihler, uzun vadede toplumun tamamını yoksullaştırır. Bedeli her zaman halk öder.
Küresel krizler, savaşlar, enerji fiyatları elbette etkili olabilir. Ama güçlü ekonomiler bu tür krizleri yönetebilir. Zayıf yönetimler ise bu krizleri bahane eder.

TÜİK Gerçeği Yansıtıyor mu?

TÜİK’in verileri resmîdir ve uluslararası yöntemlere dayanır. Ancak halkın mutfağıyla birebir örtüşmediği yönünde ciddi eleştiriler vardır. Çünkü TÜİK yoksulluğu çoğunlukla gelire göre ölçer; oysa halk harcamaya göre yaşar.

Sendikaların açıkladığı açlık ve yoksulluk sınırları ile TÜİK verileri arasındaki uçurum, toplumdaki güvensizliğin temel nedenlerinden biridir. İnsanlar “istatistiklere göre yoksul değil” denildiğinde, boş tencerelerine bakarak buna inanmakta zorlanıyor.
Gerçek hayatta yoksulluk, grafiklerle değil; ödenemeyen faturalarla, eksilen sofralarla, ertelenen sağlık harcamalarıyla ölçülür.

Gerçek Açlık ve Yoksulluk Nedir?

Bugün dört kişilik bir ailenin sadece sağlıklı beslenebilmesi için gereken tutar, birçok çalışanın maaşını aşmış durumdadır. Kira, ulaşım, eğitim ve sağlık giderleri eklendiğinde yoksulluk sınırı, ortalama maaşların çok
üzerine çıkar.
Bu tablo bize şunu gösteriyor:
Türkiye’de milyonlarca insan fiilen yoksuldur, ancak istatistiklerde öyle görünmemektedir.

Türkiye Ekonomisi Nasıl Düzelir?

Ekonomiyi düzeltmenin sihirli bir formülü yoktur, ama doğruları bellidir:
Enflasyon kalıcı biçimde düşürülmeden refah sağlanamaz.
Ücretler, gerçek hayat pahalılığına göre belirlenmelidir.
Üretim ve istihdam desteklenmeli, rant ekonomisinden vazgeçilmelidir.
Eğitim, adalet ve liyakat güçlendirilmelidir.
Sosyal devlet anlayışı, bir lütuf değil, hak olarak uygulanmalıdır.

Son Söz

Yoksulluk kader değildir.
Bir ülkenin insanı çalışıyorsa, üretiyorsa ve hâlâ geçinemiyorsa; ortada büyük bir adaletsizlik vardır.
Ekonomi rakamlardan ibaret değildir. Ekonomi, insanların hayatıdır.
Ve unutulmamalıdır ki; bir ülkenin gerçek zenginliği, kasasındaki para değil, halkının onurlu yaşamıdır.

11 Şubat 2026 Çarşamba

HAYATIN ANLAMI NEDİR ?

 

Hayatın anlamı, insanlığın var olduğu günden bu yana sorulagelen en kadim sorulardan biridir. Dinler, felsefeler, bilim ve sanat bu soruya farklı cevaplar üretmiş; ancak kesin, değişmez ve herkes için aynı olan bir yanıt ortaya konulamamıştır. Belki de bunun nedeni, hayatın anlamının tek bir cümleye sığmayacak kadar geniş, çok katmanlı ve kişisel olmasıdır.

Bir bakış açısına göre hayatın yegâne amacı daha fazla hayattır. Yaşamak, varlığını sürdürmek, çoğalmak ve devam etmektir. Doğa bunu kusursuzca yapar: Tohum filizlenir, ağaç meyve verir, canlılar türlerini sürdürür. İnsan da bu zincirin bir parçasıdır. Ancak insanı diğer canlılardan ayıran temel fark, sadece yaşamakla yetinmemesi; yaşadığı hayatın anlamını sorgulamasıdır.

Felsefi açıdan bakıldığında, yaşamın amacı ve herkesin yaşam boyunca peşinden koştuğu en yüksek iyi mutluluktur. Aristoteles’in “eudaimonia” dediği şey tam olarak budur: İnsanın potansiyelini gerçekleştirdiği, erdemli ve dengeli bir yaşam. Ancak mutluluk, anlık hazlardan ibaret değildir. Para, güç, statü ya da başarı tek başına mutluluk getirmez. İnsan bunlara ulaştığında bile, içinde açıklayamadığı bir boşluk hissedebilir. Çünkü mutluluk, dışarıdan alınan bir ödül değil; içeride kurulan bir dengedir.

Modern dünyada insanlar çoğu zaman mutluluğu yanlış yerde arar. Daha çok çalışırsam mutlu olurum, daha çok kazanırsam huzura kavuşurum, daha çok şey satın alırsam eksiklerim tamamlanır sanırız. Oysa bu döngü çoğu zaman insanı tatmin etmek yerine yorar. Çünkü insanın ruhu, yalnızca maddi kazanımlarla beslenmez. Anlam arayışı, insanın en derin ihtiyacıdır.

Bu noktada şu gerçeğe ulaşırız: Hayat, insanların kendi yaşamlarına amaç bulma çabasından başka bir şey değildir. Amaçsız bir yaşam, yönsüz bir gemiye benzer. Rüzgâr nereye savurursa oraya gider. Amaç ise pusuladır; insanın acıya katlanmasını, zorluklara dayanmasını ve umudunu kaybetmemesini sağlar. Viktor Frankl’ın dediği gibi: “Yaşamak için bir nedeni olan insan, hemen her nasıl’a katlanabilir.”

Her insanın hayat amacı farklıdır. Kimi için sevmek ve sevilmek, kimi için üretmek, kimi için iz bırakmak, kimi için ise sadece huzurlu bir yaşam sürmektir. Hayatın anlamı başkalarından kopyalanamaz; dayatılamaz. Kişi, kendi deneyimleri, acıları, sevinçleri ve değerleriyle bu anlamı inşa eder. Bu yüzden hayatın anlamı hazır bir reçete değil, yaşanarak yazılan bir metindir.

Bazen hayat anlamsız gelir. Kaybedilenler, hayal kırıklıkları, adaletsizlikler ve yorgunluk insanı bu soruya tekrar tekrar sürükler. Ancak belki de hayatın anlamı, her şeye rağmen ayağa kalkabilmektir. Kırıldığında onarabilmek, düştüğünde yeniden yürüyebilmek, karanlıkta bile bir ışık arayabilmektir. Anlam, kusursuz bir hayatta değil; eksiklere rağmen sürdürülen yaşamda gizlidir.

Sonuç olarak hayatın anlamı tek bir tanıma sığmaz. Kimi zaman sevmekte, kimi zaman üretmekte, kimi zaman direnmekte, kimi zaman da sadece nefes alıp yaşamaya devam etmekte saklıdır. Hayat, insana hazır bir anlam sunmaz; ama insan, hayatına anlam katma gücüne sahiptir. Belki de en büyük felsefe şudur: Yaşamak başlı başına bir anlamdır ve bu anlam, insan var oldukça yeniden yazılmaya devam edecektir.

HAKKIMDA (TÜRKÇE) TR

 

Ben, hayatı masa başından değil; sahadan, yoldan ve insandan öğrenmiş bir gezgin-yazarım.

Yaklaşık 25 yıl kurumsal yapılarda ve holdinglerde çalıştım. Sistemin nasıl işlediğini, kararların nasıl alındığını, emeğin nasıl değer gördüğünü ya da görmediğini içeriden deneyimledim. Emeklilikle birlikte kenara çekilmedim; 15 yıl boyunca girişimci olarak yoluma devam ettim. Risk aldım, kazandım, kaybettim ama hep ürettim.

Benim için emeklilik, hayattan vazgeçmek değil; birikimi paylaşma zamanıdır.

Hayatım boyunca 21 ülkede, 60 şehirde bulundum. Japonya’dan Afrika’ya, Batı Avrupa’dan Balkanlara kadar farklı coğrafyalarda insanların nasıl yaşadığını, neye tutunduğunu ve neyle ayakta kaldığını gözlemledim. Türkiye’de ise 50 ilde, 300’den fazla ilçe ve köyü gezdim. Kahvelerde oturdum, pazarlarda dolaştım, tarlada konuştum, şehirde dinledim. Bu yüzden yazdıklarım haritadan değil, hayatın içinden gelir.

Bir dönem Nijer’de havaalanı inşaatında yönetici olarak çalıştım. 1991–1992 yılları arasında Belarus’ta, Sovyetler Birliği’nin dağıldığı zorlu döneme tanıklık ettim. Bugün hâlâ o coğrafyalardan dostlarla iletişimim sürüyor. Bu deneyimler bana şunu öğretti: Coğrafya değişse de insanın derdi, onuru ve beklentisi çok benzer.

Özel hayatımda 33 yıllık evli, iki evlat babasıyım. Ailece yurt içi ve yurt dışı seyahatler yaptık, dünyayı birlikte gördük. Büyük oğlum yüksek mühendis, küçük oğlum turizm işletmeci. İkisi de yurt dışında çalışıyor ve her biri 20’ye yakın ülke gezdi. Eşim kimyager ve emekli. Birbirine bağlı, dayanışmayı bilen bir aileyiz. Yazılarımda hissedilen denge, sabır ve vicdanın kaynağı biraz da burasıdır.

Bu blogda;

Türkiye’nin ekonomik ve toplumsal gerçeklerini,
emekliliği, çalışmayı ve girişimciliği,
adaleti, umudu ve umutsuzluğu,
dünyayı görmüş birinin karşılaştırmalı gözlemleriyle
samimi, sade ve süslü laflara kaçmadan anlatıyorum.

Amacım kimseyi incitmek değil; gerçeği görünür kılmak.
Çünkü bazen sorunlar konuşulmadığı için değil, doğru yerden konuşulmadığı için çözülmez.
Bu sayfaya yolunuz düştüyse bilin ki burada yazılanlar bir iddia değil, yaşanmışlığın kalemle ifadesidir.

10 Şubat 2026 Salı

关于我 (Chinese – Simplified) 🇨🇳

 


我是一名旅行写作者,所学到的人生并非来自书桌前,而是来自现场、道路以及人与人之间。

我曾在企业结构和控股公司中工作近25年,亲身经历了系统如何运作、决策如何产生,以及劳动如何被重视——或被忽视。

退休后,我并未退居一隅。此后15年,我以企业家的身份继续前行。我承担风险,经历成功与失败,但始终坚持创造。对我而言,退休并不是放弃生活,而是分享积累经验的时刻。

在我的一生中,我到过21个国家、60座城市。从日本到非洲,从西欧到巴尔干,我观察不同地区的人们如何生活、依靠什么,以及是什么让他们得以坚持。

在土耳其,我走访了50个省份以及300多个区县和村庄。我坐在咖啡馆里,穿行于集市之间,在田地中交谈,在城市中倾听。因此,我的文字并非来自地图,而是源于真实的生活。

我曾在尼日尔担任机场建设项目的管理人员。1991年至1992年间,我亲历了白俄罗斯在苏联解体时期的艰难岁月。

至今,我仍与那些地区的朋友保持联系。这些经历让我明白:尽管地理环境不同,但人类的困境、尊严与期望却极为相似。

在个人生活中,我已婚33年,是两个孩子的父亲。我们一家人在国内外广泛旅行,一起认识世界。大儿子是高级工程师,小儿子从事旅游管理工作。两人目前都在国外生活和工作,各自走访了近20个国家。我的妻子是一名化学家,现已退休。

我们是一个彼此紧密相连、懂得互相扶持的家庭。我写作中所体现的平衡、耐心与良知,部分源自这里。

在这个博客中,我以真诚、朴素、不加修饰的方式,探讨:

土耳其的经济与社会现实,

退休、工作与创业,

正义、希望与绝望,

一个走过世界之人的比较性观察。

我的目的不是伤害任何人,而是让现实被看见。

因为有时问题得不到解决,并非因为无人谈论,而是因为没有从正确的角度去谈论。

如果你来到这个页面,请相信:这里的文字并非主张,而是生活经历通过笔触的表达。

SOBRE MÍ (Spanish) 🇪🇸

 


Soy un escritor-viajero que aprendió la vida no desde un escritorio, sino en el campo, en el camino y a través de las personas.

Trabajé cerca de 25 años en estructuras corporativas y holdings. Viví desde dentro cómo funcionan los sistemas, cómo se toman las decisiones y cómo el trabajo es valorado —o no—.

Tras la jubilación, no me retiré. Durante otros 15 años continué mi camino como emprendedor. Asumí riesgos, gané, perdí, pero siempre produje. Para mí, jubilarse no significa renunciar a la vida, sino compartir la experiencia acumulada.

A lo largo de mi vida he estado en 21 países y 60 ciudades. Desde Japón hasta África, desde Europa Occidental hasta los Balcanes, observé cómo vive la gente, a qué se aferra y qué la mantiene en pie.

En Turquía recorrí 50 provincias y más de 300 distritos y pueblos. Me senté en cafés, caminé por mercados, hablé en los campos y escuché en las ciudades. Por eso, mis escritos no provienen de mapas, sino de la vida misma.

Durante un periodo trabajé como directivo en la construcción de un aeropuerto en Níger. Entre 1991 y 1992 fui testigo de los años difíciles en Bielorrusia durante la disolución de la Unión Soviética.

Sigo en contacto con amigos de esas regiones. Estas experiencias me enseñaron algo esencial: aunque la geografía cambie, las preocupaciones, la dignidad y las expectativas humanas son muy similares.

En mi vida personal, estoy casado desde hace 33 años y soy padre de dos hijos. Como familia, viajamos extensamente dentro y fuera del país, conociendo el mundo juntos. Mi hijo mayor es ingeniero senior, el menor trabaja en gestión turística. Ambos viven y trabajan en el extranjero y han visitado cerca de 20 países cada uno. Mi esposa es química y está jubilada.

Somos una familia unida que valora la solidaridad. El equilibrio, la paciencia y la conciencia que se perciben en mis escritos tienen su origen, en parte, aquí.

En este blog escribo sobre:

las realidades económicas y sociales de Turquía,

la jubilación, el trabajo y el emprendimiento,

la justicia, la esperanza y la desesperanza,

observaciones comparativas de alguien que ha visto el mundo,

de manera sincera, sencilla y sin adornos innecesarios.

Mi objetivo no es ofender a nadie, sino hacer visible la realidad.

Porque a veces los problemas no se resuelven no porque no se hablen, sino porque se
hablan desde el lugar equivocado.

Si has llegado a esta página, debes saber que lo escrito aquí no es una afirmación, sino
la expresión escrita de una experiencia vivida.

À PROPOS DE MOI (French) 🇫🇷



Je suis un écrivain-voyageur qui a appris la vie non pas derrière un bureau, mais sur le terrain, sur les routes et auprès des gens.
J’ai travaillé près de 25 ans au sein de structures corporatives et de holdings. J’ai observé de l’intérieur comment les systèmes fonctionnent, comment les décisions sont prises et comment le travail est valorisé — ou non.

Après la retraite, je ne me suis pas retiré. Pendant encore 15 ans, j’ai poursuivi mon chemin en tant qu’entrepreneur. J’ai pris des risques, gagné, perdu, mais toujours produit. Pour moi, la retraite n’est pas un renoncement à la vie, mais le moment de partager l’expérience acquise.
Au cours de ma vie, j’ai visité 21 pays et 60 villes. Du Japon à l’Afrique, de l’Europe occidentale aux Balkans, j’ai observé comment les gens vivent, à quoi ils s’attachent et ce qui leur permet de tenir debout.

En Turquie, j’ai parcouru 50 provinces et plus de 300 districts et villages. Je me suis assis dans des cafés, j’ai arpenté des marchés, discuté dans les champs et écouté dans les villes. C’est pourquoi mes écrits ne viennent pas des cartes, mais de la vie elle-même.

J’ai travaillé pendant un temps comme responsable sur un chantier de construction d’aéroport au Niger. Entre 1991 et 1992, j’ai été témoin des années difficiles en Biélorussie lors de l’effondrement de l’Union soviétique.
Je reste aujourd’hui en contact avec des amis de ces régions. Ces expériences m’ont appris une chose : si la géographie change, les préoccupations humaines, la dignité et les attentes restent très similaires.
Dans ma vie privée, je suis marié depuis 33 ans et père de deux enfants. En famille, nous avons beaucoup voyagé en Turquie et à l’étranger, découvrant le monde ensemble. Mon fils aîné est ingénieur confirmé, le plus jeune est spécialiste en gestion du tourisme. Tous deux travaillent à l’étranger et ont chacun visité près de 20 pays. Mon épouse est chimiste et retraitée.

Nous sommes une famille soudée qui valorise la solidarité. L’équilibre, la patience et la conscience que l’on ressent dans mes écrits trouvent en
partie leur origine ici.

Sur ce blog, j’aborde :
les réalités économiques et sociales de la Turquie,
la retraite, le travail et l’entrepreneuriat,
la justice, l’espoir et le désespoir,
des observations comparatives d’un homme qui a vu le monde,
avec sincérité, simplicité et sans artifices.
Mon objectif n’est pas de blesser, mais de rendre la réalité visible.
Car parfois, les problèmes ne restent pas sans solution parce qu’on n’en parle pas, mais parce qu’on n’en parle pas du bon endroit.

Si vous êtes arrivé sur cette page, sachez que ce qui est écrit ici n’est pas une prétention, mais l’expression écrite d’une expérience vécue.

ÜBER MICH (German) 🇩🇪

 

Ich bin ein reisender Autor, der das Leben nicht am Schreibtisch, sondern draußen, unterwegs und durch Menschen kennengelernt hat.

Fast 25 Jahre lang arbeitete ich in Konzernstrukturen und Holdinggesellschaften. Ich habe aus nächster Nähe erlebt, wie Systeme funktionieren, wie Entscheidungen getroffen werden und wie Arbeit geschätzt wird – oder auch nicht.

Nach meiner Pensionierung zog ich mich nicht zurück. Weitere 15 Jahre setzte ich meinen Weg als Unternehmer fort. Ich ging Risiken ein, gewann, verlor, aber ich produzierte immer. Für mich bedeutet Ruhestand nicht, sich vom Leben zurückzuziehen, sondern angesammelte Erfahrungen zu teilen.

Im Laufe meines Lebens war ich in 21 Ländern und 60 Städten. Von Japan bis Afrika, von Westeuropa bis zum Balkan beobachtete ich, wie Menschen leben, woran sie festhalten und was sie aufrecht hält.

In der Türkei bereiste ich 50 Provinzen sowie über 300 Bezirke und Dörfer. Ich saß in Kaffeehäusern, ging über Märkte, sprach auf Feldern und hörte in Städten zu. Deshalb entstehen meine Texte nicht aus Karten, sondern aus dem Leben selbst.

Eine Zeit lang arbeitete ich als Manager beim Bau eines Flughafens in Niger. In den Jahren 1991–1992 wurde ich in Belarus Zeuge der schwierigen Phase des Zerfalls der Sowjetunion.

Bis heute stehe ich mit Freunden aus diesen Regionen in Kontakt. Diese Erfahrungen lehrten mich eines: Auch wenn sich die Geografie ändert, bleiben die Sorgen, die Würde und die Erwartungen der Menschen erstaunlich ähnlich.

Privat bin ich seit 33 Jahren verheiratet und Vater von zwei Kindern. Als Familie reisten wir viel im In- und Ausland und entdeckten gemeinsam die Welt. Mein älterer Sohn ist leitender Ingenieur, mein jüngerer Sohn arbeitet im Tourismusmanagement. Beide leben und arbeiten im Ausland und haben jeweils fast 20 Länder bereist. Meine Frau ist Chemikerin und im Ruhestand.

Wir sind eine eng verbundene Familie, die Solidarität schätzt. Das Gleichgewicht, die Geduld und das Gewissen, die in meinen Texten spürbar sind, haben hier ihren Ursprung.

In diesem Blog schreibe ich über:

die wirtschaftlichen und gesellschaftlichen Realitäten der Türkei,

Ruhestand, Arbeit und Unternehmertum,

Gerechtigkeit, Hoffnung und Hoffnungslosigkeit,

vergleichende Beobachtungen eines Menschen, der die Welt gesehen hat,

aufrichtig, schlicht und ohne leere Worte.

Mein Ziel ist es nicht, jemanden zu verletzen, sondern die Realität sichtbar zu machen.

Denn manchmal bleiben Probleme ungelöst, nicht weil man nicht über sie spricht, sondern weil man vom falschen Ort aus über sie spricht.

Wenn Sie diese Seite gefunden haben, wissen Sie: Was hier geschrieben steht, ist kein Anspruch, sondern der schriftliche Ausdruck gelebter Erfahrung.

ОБО МНЕ (Russian) 🇷🇺

Я — путешественник и писатель, который познал жизнь не за письменным столом, а в поле, в дороге и среди людей.

Почти 25 лет я работал в корпоративных структурах и холдингах. Я изнутри увидел, как работают системы, как принимаются решения и как труд ценится — или не ценится.

После выхода на пенсию я не отошел в сторону. Еще 15 лет я продолжал свой путь как предприниматель. Я рисковал, выигрывал, проигрывал, но всегда создавал. Для меня пенсия — это не отказ от жизни, а время делиться накопленным опытом.

За свою жизнь я побывал в 21 стране и 60 городах. От Японии до Африки, от Западной Европы до Балкан я наблюдал, как живут люди, за что они держатся и что помогает им выстоять.

В Турции я посетил 50 провинций и более 300 районов и деревень. Я сидел в кофейнях, ходил по рынкам, разговаривал в полях и слушал в городах. Поэтому мои тексты рождаются не из карт, а из самой жизни.

В течение одного периода я работал руководителем на строительстве аэропорта в Нигере. В 1991–1992 годах я стал свидетелем сложных лет в Беларуси во время распада Советского Союза.

Я до сих пор поддерживаю связь с друзьями из этих регионов. Этот опыт научил меня одному: география меняется, но человеческие заботы, достоинство и ожидания во многом схожи.

В личной жизни я женат уже 33 года и являюсь отцом двоих детей. Мы всей семьей много путешествовали по стране и за ее пределами, вместе познавая мир. Мой старший сын — инженер высокой квалификации, младший — специалист в сфере туристического менеджмента. Оба работают за границей и посетили около 20 стран каждый. Моя супруга — химик, на пенсии.

Мы — сплоченная семья, ценящая взаимную поддержку. Баланс, терпение и чувство совести, которые ощущаются в моих текстах, во многом берут начало именно здесь.

В этом блоге я пишу о:

экономических и социальных реалиях Турции,

пенсии, труде и предпринимательстве,

справедливости, надежде и отчаянии,

сравнительных наблюдениях человека, видевшего мир,

искренне, просто и без излишних украшений.

Моя цель — не обидеть, а сделать реальность видимой.

Потому что иногда проблемы не решаются не потому, что о них не говорят, а потому, что говорят о них не с того места.

Если вы оказались на этой странице, знайте: написанное здесь — не утверждение, а выражение прожитого опыта через слова.

9 Şubat 2026 Pazartesi

ABOUT ME (English) 🇬🇧


I am a traveler-writer who learned life not behind a desk, but in the field, on the road, and through people.

I worked for nearly 25 years within corporate structures and holdings. I experienced firsthand how systems function, how decisions are made, and how labor is valued—or ignored.

After retirement, I did not step aside. For another 15 years, I continued my journey as an entrepreneur. I took risks, I won, I lost—but I always produced. For me, retirement is not withdrawing from life; it is the time to share accumulated experience.

Throughout my life, I have been in 21 countries and 60 cities. From Japan to Africa, from Western Europe to the Balkans, I observed how people live, what they hold onto, and what keeps them standing.

Within Türkiye, I traveled across 50 provinces and more than 300 districts and villages. I sat in coffeehouses, walked through markets, talked in fields, and listened in cities. That is why my writing comes not from maps, but from life itself.

For a period, I worked as a manager on an airport construction project in Niger. Between 1991 and 1992, I witnessed the difficult years in Belarus during the collapse of the Soviet Union.

I am still in contact with friends from those regions. These experiences taught me one thing: although geography changes, human concerns, dignity, and expectations remain remarkably similar.

In my personal life, I have been married for 33 years and am the father of two children. As a family, we traveled extensively both domestically and abroad, discovering the world together. My elder son is a senior engineer, my younger son works in tourism management. Both live and work abroad and have each visited nearly 20 countries. My wife is a chemist and retired.

We are a closely connected family that values solidarity. The balance, patience, and sense of conscience felt in my writing stem partly from this foundation.

On this blog, I write about:

Türkiye’s economic and social realities,

retirement, work, and entrepreneurship,

justice, hope, and despair,

and comparative observations from someone who has seen the world,

in a sincere, simple, and unembellished manner.

My aim is not to offend anyone, but to make reality visible.

Because sometimes problems remain unsolved not because they are unspoken, but because they are spoken from the wrong place.

If you have found your way to this page, know that what is written here is not a claim, but the expression of lived experience through words.

SEVGİLİLER GÜNÜ: SEVELİM, SEVİLELİM

 

Hayat bir yolculuksa, bu yolculukta kiminle yürüdüğümüz her şeyden daha önemlidir. Çünkü yol uzun, yük ağır, dünya ise her geçen gün biraz daha yorucu. İşte tam da bu yüzden, sevgi sadece bir duygu değil; bir sığınak, bir nefes, bir tutunma halidir.

Sevgililer Günü, çoğu zaman çiçeklerle, hediyelerle, kalp emojileriyle anılıyor. Oysa sevgi; vitrinlerde değil, kalplerde yaşar. Sevgi; pahalı hediyelerde değil, zor zamanlarda omuz omuza durabilmektir. Birlikte susabilmek, birlikte gülmek, birlikte güçlenebilmektir.

Hayat bir yolculuksa, birlikte olmak bu yolculuğun en güzel yanı. Çünkü sevdiğin insan yanındaysa, yolun taşlı olması bile can acıtmaz. Yorulduğunda elini tutan biri varsa, karanlık bile aydınlık gelir insana. Sevgi, tam da budur: Dünyanın karmaşası içinde kendini evinde hissetmek.

Sana her baktığımda, hayatımın en güzel kararını verdiğimi anlıyorum. Çünkü sevgi, tesadüf değil; emek ister. Anlamayı, sabretmeyi, dinlemeyi ve bazen de susmayı… Gerçek sevgi, kusursuz insanları değil; kusurlarıyla kabul edebilmeyi bilir. Ve insan, en çok da olduğu haliyle sevildiğinde iyileşir.

Sevgililer günü… Ama sevgi bir güne sığmaz. Sevgi, sabahın ilk ışığında “iyi ki varsın” diyebilmektir. Akşam yorgun argın eve geldiğinde, bir tebessümle karşılanmaktır. Sevgi, zor günlerde kaçmak değil; kalabilmektir. Gitmek kolaydır, kalmak cesaret ister.

İçinde yaşadığımız çağda her şey hızlandı. İlişkiler çabuk başlıyor, çabuk bitiyor. Tahammül azaldı, empati zayıfladı, dinlemek neredeyse unutuldu. Oysa sevgi; yavaşlamayı gerektirir. Kalbi duymayı, gözlerin anlattığını anlamayı gerektirir. Sevgi, aceleye gelmez.

Sevelim… Çünkü sevgi insanı insan yapar. Sevilelim… Çünkü herkes, bu kalabalık dünyada birine “ait” hissetmek ister. Birinin “ben buradayım” demesine, birinin varlığıyla güç bulmaya ihtiyacı vardır. Sevgi, insanın ruhunu ayakta tutan en güçlü duygudur.

Bugün bir mesaj atın, bir el tutun, bir kalbe dokunun. “Seni seviyorum” demek için özel bir an beklemeyin. Çünkü bazı kelimeler geç kalındığında anlamını yitirir. Sevgi, zamanında söylendiğinde kıymetlidir.

Sevgililer Günü, sadece sevgililerin değil; sevmenin, sevilmenin, değer vermenin günüdür. Eşe, dosta, hayata, insana duyulan sevginin günüdür. Çünkü sevgi çoğaldıkça güzelleşir, paylaşıldıkça büyür.

Ve son olarak…

Seni seviyorum.
Çünkü sen, bu yolculuğun en güzel durağısın.
İyi ki benimlesin.
Sevelim… Sevilelim…
Çünkü dünya, sevgiyle daha yaşanır bir yer.

8 Şubat 2026 Pazar

MUTLU OLMAK ZOR DEĞİL

 

Mutlu olmak, çoğu insanın sandığı kadar zor, karmaşık ya da ulaşılmaz değildir. Çoğu zaman mutluluğu uzak hedeflerde, büyük başarı hikâyelerinde ya da maddi zenginliklerde ararız. Oysa mutluluk; huzurun, sağlığın ve sevginin kesiştiği sade bir noktada durur. İnsan, bu üç değeri hayatının merkezine koyabildiğinde, mutluluğun aslında hep yanında olduğunu fark eder.

Huzur, mutluluğun temel taşıdır. İç huzuru olmayan bir insan, ne kadar varlığa sahip olursa olsun kendini eksik hisseder. Huzur; insanın kendiyle barışık olması, geçmişin pişmanlıklarını sırtında taşımadan, geleceğin kaygılarına teslim olmadan “şimdi”yi yaşayabilmesidir. Her gün yaşanan küçük stresler, kırgınlıklar ve beklentiler zamanla ruhu yorar. Oysa insan, her şeye yetişmek zorunda olmadığını, herkesi memnun edemeyeceğini kabullendiği an huzura bir adım daha yaklaşır. Huzur, hayattan kaçmak değil; hayatı olduğu gibi kabul edebilmektir.

Sağlık ise mutluluğun sessiz kahramanıdır. İnsan, çoğu zaman sağlığını kaybetmeden onun değerini anlayamaz. Oysa sağlıklı bir nefes almak, sabah uyanabilmek, yürüyebilmek, sevdiklerinin sesini duyabilmek başlı başına birer mutluluk sebebidir. Sağlık sadece bedensel değil, aynı zamanda ruhsal bir dengedir. Zihni sürekli olumsuzluklarla meşgul olan bir insan, bedeni sağlam olsa bile yorgun hisseder. Bu yüzden kendimize iyi bakmak, dinlenmek, yavaşlamak ve ruhumuzu beslemek mutluluğun vazgeçilmez bir parçasıdır.

Sevgi ise mutluluğun kalbidir. Sevgi olmadan huzur eksik, sağlık anlamsız kalır. Sevgi; ailede, dostlukta, paylaşımda ve empati kurabilmekte saklıdır. Sevgi, kalpleri birleştirir; mutluluk ise ruhları. Sevgiyle kurulan bağlar insanı hayata bağlar, yalnızlık duygusunu azaltır ve hayata anlam katar. Bir tebessüm, içten bir “nasılsın”, samimi bir sarılma bazen en pahalı mutluluk reçetesinden daha etkilidir.

Mutluluk, sahip olduklarının kıymetini bilmekle başlar. Sürekli daha fazlasını isteyen, elindekileri görmezden gelen bir insanın mutlu olması zordur. Oysa sahip olduklarımız; bir ev, bir iş, bir aile, bir dost ya da sadece sağlıklı bir beden bile şükür sebebidir. Karşılaştırmak, mutluluğun en büyük düşmanıdır. Başkalarının hayatına bakarak kendi hayatını değersiz görmek, insanı fark etmeden mutsuzluğa sürükler. Herkesin yolu, yükü ve hikâyesi farklıdır.

Gerçek mutluluk, kalbin derinliklerinde hissedilen iç huzurdan gelir. Dış koşullar değişebilir, hayat inişli çıkışlı olabilir; ancak iç huzuru olan bir insan, fırtınalı zamanlarda bile ayakta kalmayı başarır. Mutluluk; her gün kahkaha atmak değil, zor günlerde bile umudu kaybetmemektir. Mutluluk; kusursuz bir hayat değil, kusurlarıyla barışık bir yürektir.

Sonuç olarak, mutlu olmak zor değildir. Zor olan, mutluluğu yanlış yerlerde aramaktır. Huzura değer vermek, sağlığı korumak, sevgiyi çoğaltmak ve sahip olduklarımızın farkına varmak; mutluluğun kapılarını aralar. Hayat bize her zaman istediğimizi vermez ama ihtiyacımız olan dersleri mutlaka sunar. Mutluluk da bu dersleri anlayabilenlerin yol arkadaşı olur. Çünkü mutluluk, aslında insanın kendisiyle kurduğu en samimi bağdır.

ÖNE ÇIKAN YAYINLAR

ÇALIŞAN FAKİRLER ÇAĞINA NASIL GELDİK ?

  Bir zamanlar yoksulluk işsizlikle anılırdı. Bugün ise yoksulluk, çalışanların gerçeği oldu. Sabah erkenden işe giden, gün boyu emek veren,...