1 Şubat 2026 Pazar

TÜRKİYE'DE GENÇ İŞŞİZLİK 2026: ÜNİVERSİTE MEZUNLARI NEDEN İŞ BULAMIYOR ?

 


Türkiye’de işsizlik çoğu zaman resmî istatistikler üzerinden değerlendirilir. Açıklanan oranlar ve sayılar, ekonomi gündeminin önemli başlıkları arasında yer alır. Bu veriler, belirli tanımlar ve yöntemler çerçevesinde hazırlanır ve teknik olarak doğru kabul edilir. Ancak günlük hayatın içinde hissedilen işsizlik duygusu, çoğu zaman bu rakamların anlattığından daha geniş bir tabloyu işaret eder. Özellikle gençler söz konusu olduğunda, istatistiklerin dışında kalan sessiz ama kalabalık bir kesimden bahsetmek gerekir.

Resmî tanıma göre işsiz sayılabilmek için aktif olarak iş aramak ve çalışmaya hazır olmak gerekir. Bu tanım, ölçüm açısından netlik sağlar; ancak hayat her zaman bu tanımların sınırları içinde ilerlemez. İşe başvurduğu hâlde uzun süre iş bulamayan, defalarca olumsuz yanıt alan gençlerin bir bölümü zamanla iş aramaktan vazgeçmektedir. Bu vazgeçiş, çoğu zaman isteksizlikten değil, yaşanan hayal kırıklıklarının birikmesinden kaynaklanır.

İş aramayı bırakan bu gençler genellikle ailelerinin yanında yaşamaya devam eder. Dışarıdan bakıldığında “evde oturuyor” gibi görünen bu durum, aslında bir bekleyiş hâlidir. Uygun bir iş fırsatının ortaya çıkması, ekonomik şartların iyileşmesi ya da yeni bir umut doğması beklenir. Aktif olarak iş aramadıkları için resmî işsizlik rakamlarına dâhil edilmezler; ancak çalışmak istemedikleri anlamına gelmez. Aksine, büyük bir kısmı üretken olmak ve kendi ayakları üzerinde durmak ister.

Bu tablo, toplumda hissedilen işsizlik algısı ile açıklanan resmî oranlar arasındaki farkı açıklar. İnsanlar çevrelerine baktıklarında, üniversite mezunu olup iş bulamayan gençleri, geçici işlerde çalışanları ya da uzun süredir iş aramayı bırakmış tanıdıklarını görür. Bu nedenle “gerçek işsizlik rakamlarda görünenden daha yüksek” düşüncesi yaygınlaşır. Aslında bu algı, istatistiklerin kapsamadığı bir alanı işaret ettiği için tamamen yanlış değildir.

Gençler açısından bu sürecin psikolojik boyutu da oldukça önemlidir. Uzun süre iş bulamamak, bireyin kendine olan güvenini zedeler. Gelecek kaygısı artar, sosyal hayattan kopuş yaşanabilir. Zamanla iş aramak yerine beklemek, bir tür korunma mekanizmasına dönüşür. Bu noktada gençler ne tam anlamıyla işsiz ne de istihdam edilmiş sayılır; istatistiklerin arasında kaybolan bir konumda kalırlar.

Eğitim ile istihdam arasındaki uyumsuzluk, ekonomik belirsizlikler ve iş piyasasındaki daralma bu süreci daha da görünür hâle getirir. Gençler çoğu zaman aldıkları eğitimin karşılığını bulamamakta, beklentilerini düşürmek zorunda kalmaktadır. Ancak her düşürülen beklenti, aynı zamanda ertelenmiş bir hayali de beraberinde getirir.

Sonuç olarak, resmî işsizlik rakamları ekonomiyi anlamak için önemli bir göstergedir; ancak tek başına bütün resmi yansıtmaz. İş aramaktan vazgeçmiş, umudunu ertelemiş ya da sistemin dışında kalmış gençler, rakamların dışında kalsa da toplumun içinde varlığını sürdürmektedir. Bu nedenle işsizliği yalnızca oranlar üzerinden değil, insanların yaşadığı gerçeklik üzerinden değerlendirmek gerekir. Rakamların ötesindeki bu sessiz bekleyiş görülmeden, işsizliğin toplumsal etkilerini tam anlamıyla kavramak mümkün değildir.

TÜRKİYE'DE GELİR DAĞILIMINDA DERİNLEŞEN EŞİTSİZLİK

 

Türkiye’de ekonomik sorunların merkezinde artık yalnızca enflasyon ya da hayat pahalılığı değil, giderek derinleşen gelir dağılımı adaletsizliği yer almaktadır. Aynı ülkede bir kesim lüks tüketim yapabilirken, geniş bir toplum kesimi temel ihtiyaçlarını dahi karşılamakta zorlanmaktadır. Bu tablo, ekonomik bir dengesizlikten çok daha fazlasını; toplumsal bir kırılmayı işaret etmektedir.

Bugün Türkiye’de asgari ücret 28.000 TL, emekli maaşı ise ortalama 20.000 TL seviyesindedir. Buna karşın açlık sınırı 32.000 TL, yoksulluk sınırı 100.000 TL olarak hesaplanmaktadır. Yani milyonlarca insan, daha gelirini almadan açlık sınırının altında yaşamaya mahkûm edilmektedir. Gelirler ile hayatın gerçek maliyeti arasındaki bu uçurum, eşitsizliğin en somut göstergesidir.

Gelir dağılımındaki bozulma, orta sınıfın hızla erimesine neden olmaktadır. Bir zamanlar toplumun omurgasını oluşturan orta sınıf, bugün ya alt gelir grubuna düşmekte ya da borçla ayakta durmaya çalışmaktadır. Artan kira fiyatları, yükselen gıda ve enerji maliyetleri, eğitim ve sağlık harcamaları orta sınıfı nefessiz bırakmıştır. Tasarruf etmek bir yana, ay sonunu getirmek bile ciddi bir mücadele hâline gelmiştir.

Öte yandan, yüksek gelir grubundaki küçük bir kesim, ekonomik dalgalanmalardan çok daha az etkilenmektedir. Döviz, altın ve gayrimenkul gibi yatırım araçlarına erişimi olan bu kesim, servetini koruyabilirken hatta artırabilirken; sabit gelirli vatandaşlar her geçen gün daha da yoksullaşmaktadır. Bu durum, zengin ile yoksul arasındaki makası her geçen gün biraz daha açmaktadır.

Gelir dağılımındaki eşitsizlik, yalnızca bugünün sorunu değildir; geleceği de tehdit etmektedir. Eğitimde fırsat eşitsizliği derinleşmekte, düşük gelirli ailelerin çocukları kaliteli eğitime erişememektedir. Sağlık hizmetlerine ulaşımda yaşanan zorluklar, yoksul kesimler için daha ağır sonuçlar doğurmaktadır. Böylece yoksulluk, nesilden nesile aktarılan kalıcı bir sorun hâline gelmektedir.

Bölgesel eşitsizlikler de gelir dağılımındaki adaletsizliği artıran önemli faktörlerden biridir. Büyük şehirlerde yaşam maliyetleri hızla artarken, kırsal bölgelerde iş olanakları sınırlı kalmaktadır. İnsanlar ya büyük şehirlerde yoksullukla yaşamaya ya da işsizliğe razı olmaya zorlanmaktadır. Bu durum, iç göçü artırırken sosyal dengeleri de bozmaktadır.

Gelir dağılımında adalet sağlanmadan ekonomik istikrarın kalıcı olması mümkün değildir. Çünkü ekonomi yalnızca büyüme rakamlarından ibaret değildir; önemli olan bu büyümenin toplumun geneline nasıl yayıldığıdır. Bir ülkede refah, sadece küçük bir azınlığa aitse, o ülkede sosyal huzurdan söz edilemez.

Türkiye’de gelir dağılımındaki eşitsizlik artık görmezden gelinecek bir mesele olmaktan çıkmıştır. Bu sorun çözülmediği sürece, ne enflasyonla mücadele ne de ekonomik reformlar istenen sonucu verecektir. Çünkü adil paylaşılmayan her kazanç, toplumda daha fazla umutsuzluk, güvensizlik ve gelecek kaygısı yaratmaktadır.

Ekonomik adalet, yalnızca bir tercih değil; toplumsal barışın ve sürdürülebilir bir geleceğin temel şartıdır.

31 Ocak 2026 Cumartesi

TÜRKİYE'DE EKONOMİ: HAYATTA KALMA MÜCADELESİ

Türkiye’de ekonomi artık rakamların soğuk diliyle değil, vatandaşın günlük hayatındaki hayatta kalma mücadelesiyle ölçülüyor. Açlık sınırının 32 bin TL, yoksulluk sınırının ise 100 bin TL seviyesine dayandığı bir ülkede, milyonlarca insanın bu sınırların çok altında gelirle yaşamaya çalışması ekonomik bir sorun olmanın ötesinde, sosyal bir kırılma anlamına geliyor.

Bugün döviz kurları bile tek başına tablonun ağırlığını anlatıyor. Dolar 43,50 TL, Euro 51,60 TL seviyelerinde. Cumhuriyet altını 48 bin TL, çeyrek altın 22 bin 500 TL olmuş durumda. Bu rakamlar sadece yatırımcının değil, doğrudan hayat pahalılığının göstergesi. Çünkü Türkiye’de ithalata dayalı üretim modeli nedeniyle dövizdeki her artış, raf fiyatlarına gecikmeden yansıyor.

Enerji ve akaryakıt fiyatları ise adeta zincirin kopma noktası. Benzin 56,50 TL, mazot 58,80 TL, otogaz 30,85 TL seviyesinde. Bu fiyatlar sadece araç sahiplerini değil; gıdadan ulaşıma, sanayiden lojistiğe kadar tüm alanları etkiliyor. Akaryakıt pahalıysa, ülkede ucuz hiçbir şey kalmıyor.

Barınma artık temel bir hak olmaktan çıkıp, lüks haline gelmiş durumda. Ortalama ev kirası 25 bin TL. Asgari ücretle çalışan bir vatandaş maaşının neredeyse tamamını sadece kiraya vermek zorunda kalıyor. Ev satın almak ise ayrı bir hayal. Ortalama konut fiyatları 5 milyon TL seviyesine dayanmış durumda. Mevcut kredi faizleriyle bu rakamlar, orta sınıf için ulaşılamaz hale gelmiş durumda.

Gıda fiyatları ise en sert darbeyi vuruyor. 1 kilogram dana eti 1.000 TL, kıyma 850 TL. Sağlıklı ve dengeli beslenme, artık dar gelirli için bir tercih değil, imkânsızlık. Aileler proteini sofradan çıkarıyor, çocuklar yetersiz beslenmeyle büyüyor. Bu tablo sadece bugünü değil, geleceği de tehdit ediyor.

Otomobil piyasası da benzer bir çıkmazda. Ortalama araç fiyatları 2 milyon TL seviyesine yaklaşmış durumda. Üstelik araç almakla bitmiyor; MTV, sigorta, bakım, muayene, otoyol ve yakıt giderleriyle otomobil sahibi olmak sürekli bir masraf kalemine dönüşmüş durumda.

Tüm bunlara ek olarak vatandaşın sırtındaki sabit giderler her ay artıyor: elektrik, su, doğal gaz, telefon, ev interneti, aidatlar, eğitim ve ulaşım harcamaları. Gelir sabit, giderler ise durmaksızın yükseliyor. Bu denklem sürdürülebilir değil.

Türkiye’de esas sorun artık “pahalılık” değil; gelirlerin hayatın çok gerisinde kalması. Orta sınıf hızla eriyor, toplum iki uç arasında sıkışıyor. Bir yanda harcayabilen küçük bir kesim, diğer yanda ay sonunu getiremeyen geniş kitleler.

Ekonomi yalnızca rakamlarla değil, insanların yaşam kalitesiyle ölçülür. Bugün Türkiye’de milyonlarca insan için mesele refah değil, hayatta kalabilmek. Bu gerçek görülmeden atılacak her adım, sorunu çözmek yerine daha da derinleştirecektir.

Bugün Türkiye’de emekli maaşı ortalama 20.000 TL, asgari ücret ise 28.000 TL seviyesindedir. Bu gelirlerle açlık sınırının 32.000 TL, yoksulluk sınırının 100.000 TL olduğu bir ülkede insanca yaşamak mümkün değildir. Emekliler, yıllarca çalışıp prim ödemelerine rağmen temel ihtiyaçlarını karşılamakta zorlanırken; asgari ücretli çalışanlar daha maaşı alır almaz kiraya ve faturalara teslim olmaktadır. Gelir ile hayatın gerçek maliyeti arasındaki bu derin uçurum, milyonlarca insanı borçlanmaya, tasarruf edememeye ve sürekli bir geçim kaygısına mahkûm etmektedir.

30 Ocak 2026 Cuma

TÜRKİYE’DE GİYİM VE AYAKKABI FİYATLARI UÇTU

 

Türkiye’de son yıllarda artan hayat pahalılığı, en temel ihtiyaçlardan biri olan giyim ve ayakkabıyı dahi lüks hâline getirmiş durumda. Tekstil, giyim ve ayakkabı fiyatları adeta uçmuşken, sektör temsilcileri 2026 yılı için en az %30’luk yeni zamların kapıda olduğunu açıkça dile getiriyor. Artan maliyetler, döviz kuru baskısı, enerji fiyatları ve işçilik giderleri hem üreticiyi hem de tüketiciyi ciddi bir çıkmaza sürüklüyor.

Özellikle son üç yılda yaşanan fiyat artışları, vatandaşın alım gücünü neredeyse sıfırladı. Bir zamanlar mevsimlik ihtiyaç olarak görülen ayakkabı ve kıyafet alışverişi, bugün birçok aile için ertelenen ya da tamamen vazgeçilen bir harcama kalemine dönüştü. Asgari ücretle geçinen ya da sabit gelirli vatandaşlar için artık yeni bir mont, ayakkabı ya da çocuklara alınacak okul kıyafetleri ciddi bir bütçe yükü anlamına geliyor.

Sektördeki kriz yalnızca tüketiciyle sınırlı değil. Giyim ve ayakkabı sektörü çöküşün eşiğinde. Sürekli gelen zamlar satışları düşürürken, mağazalar kepenk kapatma noktasına geliyor. Küçük esnaf ayakta kalmakta zorlanıyor, birçok tekstil atölyesi ya kapasite düşürüyor ya da tamamen üretimi durduruyor. İç piyasadaki daralma, ihracat tarafında da rekabet gücünü zayıflatıyor.

Fiyatların bu denli yükselmesi, toplumda alışkanlıkları da kökten değiştirmiş durumda. Yeni ürün almak yerine, vatandaşlar eski eşyalarını tamir ettirerek bütçelerini korumaya çalışıyor. Terziler artık neredeyse sadece tadilat yapıyor; paça kısaltma, daraltma ve sökük dikme günlük işlerin başında geliyor. Aynı şekilde lostracılar, yeni ayakkabı alamayanların uğrak noktası hâline geldi. Eskiden neredeyse unutulmaya yüz tutmuş tamir kültürü, zorunluluktan yeniden hayat buluyor.

Bu tablo, aslında yaşanan ekonomik sıkışmanın en net göstergelerinden biri. İnsanlar artık “beğendiğini almak” yerine, “idare edecek olanı kullanmayı” tercih ediyor. Kalite ikinci plana atılırken, dayanıklılık ve tamir edilebilirlik ön plana çıkıyor. Özellikle çocuklu aileler için bu durum çok daha yıpratıcı bir hâl alıyor; çocukların hızla büyümesiyle sürekli yenilenmesi gereken kıyafetler, aile bütçesinde büyük bir yük oluşturuyor.

Üreticilerin 2026 için öngördüğü yeni zamlar gerçekleşirse, giyim ve ayakkabı sektöründeki daralmanın daha da derinleşmesi kaçınılmaz görünüyor. Alım gücü artmadığı sürece, fiyat artışlarının satışlara olumlu yansıması beklenmiyor. Aksine, kayıt dışı ürünler, ikinci el piyasası ve tamir sektörü daha da büyüyecek gibi duruyor.

Sonuç olarak, Türkiye’de giyim ve ayakkabı artık yalnızca bir tüketim meselesi değil; ekonomik krizin sokaktaki en somut yansımalarından biri hâline gelmiş durumda. Vatandaş yeni ürün almaktan vazgeçerken, sektör de her geçen gün biraz daha küçülüyor. Bu tablo değişmediği sürece, “alışveriş” yerini “idare etmeye” bırakmaya devam edecek.

29 Ocak 2026 Perşembe

ASGARİ ÜCRETLE YAŞAMAK MI, HAYATTA KALMAK MI ?


Türkiye’de milyonlarca insan için mesele artık geçinmek değil, hayatta kalmaktır. Resmî asgari ücret 28.000 TL. Ancak aynı ülkede açlık sınırı 32.000 TL, yoksulluk sınırı ise 100.000 TL seviyesindedir. Yani asgari ücret, daha maaş cebe girmeden açlık sınırının altında kalmaktadır. Bu tablo, ekonomik bir sorun olmanın ötesinde, ciddi bir sosyal alarmdır.

Barınma, bugün en büyük yük haline gelmiştir. Ortalama bir kira 25.000 TL civarındadır. Asgari ücretle çalışan bir yurttaş, maaşının neredeyse tamamını sadece kiraya ayırmak zorunda kalmaktadır. Geriye kalan birkaç bin lira ile bir ayı geçirmek ise matematiksel olarak mümkün değildir. Ev sahibi olmak artık hayal bile değil; kirada kalmak dahi başlı başına bir mücadeleye dönüşmüştür.

Sağlıklı beslenme ise lüks haline gelmiştir. Dört kişilik bir ailenin yalnızca sağlıklı gıda harcaması 40.000 TL’yi bulmaktadır. Et, süt, sebze ve meyve sofradan eksildikçe; ucuz, doyurucu ama sağlıksız gıdalar öne çıkmaktadır. Bu durum sadece bugünü değil, toplumun gelecekteki sağlık yükünü de ağırlaştırmaktadır.

Bununla da bitmiyor. Elektrik, su, doğal gaz, ev interneti ve apartman aidatları her ay düzenli olarak ödenmek zorunda. Bu kalemler, toplamda ciddi bir faturaya dönüşüyor. Sağlık harcamaları, katkı payları ve ilaç masrafları özellikle emekliler ve kronik hastalar için ayrı bir yük oluşturuyor. Ulaşım giderleri, akaryakıt ve toplu taşıma zamlarıyla her geçen gün artıyor.

Giyim, eğitim ve haberleşme harcamaları da artık ertelenemeyen zorunlu ihtiyaçlar arasında. Çocukların okul masrafları, servis ücretleri, kırtasiye giderleri aile bütçesini zorluyor. Telefon ve internet, çağımızda lüks değil temel ihtiyaç olmasına rağmen önemli bir gider kalemi olmaya devam ediyor.

Tatil ve dinlenme ise çoğu aile için tamamen hayal oldu. Otel ve tatil harcamaları, asgari ücretli için ulaşılmaz seviyelerde. Oysa dinlenmek ve nefes almak, insan onuruna yakışır bir yaşamın parçasıdır. Ev eşyası harcamaları da benzer şekilde erteleniyor; bozulan eşya tamir ediliyor, yenisi alınamıyor.

Bütün bu tabloya bakıldığında, asgari ücretle çalışan bir ailenin insanca yaşaması mümkün değildir. Açlık sınırının altında bir gelirle, yoksulluk sınırının çok uzağında bir hayat sürdürülmeye çalışılmaktadır. Bu, bireysel bir başarısızlık değil; yapısal bir sorundur.

Ekonomi sadece rakamlardan ibaret değildir. Ekonomi, insanların sofradaki ekmeği, evindeki huzuru ve geleceğe dair umududur. Asgari ücret açlık sınırının altında kaldığı sürece, bu ülkede sorun ücret değil; adalet sorunudur.



27 Ocak 2026 Salı

TÜRKİYE'DE EV SATIŞLARI: HAYALDEN ZORUNLU BEKLEYİŞE

Türkiye’de ev satın almak artık yalnızca satıcıya ödenen bedelle sınırlı bir işlem değil. Tapu harçları, vergiler, ekspertiz ücretleri, kredi masrafları, sigortalar ve çeşitli hizmet bedelleriyle birlikte konut alımı, alıcının karşısına “gizli maliyetler” çıkarıyor. Bugün bir ev satın almak isteyen yurttaş, satış fiyatına ek olarak toplam bedelin yaklaşık %8 ila %12’si kadar ek likidite ayırmak zorunda kalıyor. Bu durum, özellikle orta gelir grubu için ev sahibi olmayı daha da zorlaştırıyor.

Son üç yılda konut fiyatlarında yaşanan artış, Türkiye’de barınma krizinin en görünür göstergesi hâline geldi. Enflasyon, döviz kuru, arsa maliyetleri ve inşaat girdilerindeki yükseliş, konut fiyatlarını erişilemez seviyelere taşıdı. Aynı dönemde gelirler bu artışı takip edemedi. Ev fiyatları hızla yükselirken, alım gücü yerinde saydı.

Konut kredileri ise hâlâ %2,60’lar seviyesinde seyrediyor. Bu oranlarla uzun vadeli kredi kullanmak, birçok aile için sürdürülebilir değil. Aylık taksitler, hane gelirinin büyük bölümünü tüketiyor. Bu nedenle yatırım amaçlı ev alma dönemi fiilen sona ermiş durumda. Bugün konut piyasasında alıcıların büyük kısmı, yatırımcıdan ziyade zorunlu alıcılar ya da nakit gücü olan sınırlı bir kesimden oluşuyor.

Resmi verilere bakıldığında, satılan evlerin önemli bir bölümünün ikinci el ve daha düşük bedelli konutlar olduğu görülüyor. Sıfır konut satışları düşerken, piyasada el değiştiren konutlar genellikle daha eski, daha küçük ve daha ulaşılabilir fiyatlı evler oluyor. Bu tablo, konut üretimi ile talep arasındaki dengenin bozulduğunu gösteriyor.

Oysa 25 yıl önce tablo çok farklıydı. Bir emekli maaşıyla, uzun vadeli mortgage kredisi kullanarak ev sahibi olmak mümkündü. Bugün ise aynı emekli maaşıyla bırakın ev almayı, kredi taksidine yaklaşmak bile imkânsız hâle geldi. Bu değişim, yalnızca ekonomik değil; aynı zamanda sosyal bir kırılmayı da beraberinde getiriyor.

Türkiye’de ev satışları artık refahın değil, ekonomik zorunlulukların ve çaresizliğin göstergesi hâline gelmiş durumda. Barınma, temel bir insan hakkı olmasına rağmen, giderek bir lüks olarak algılanıyor. Konut piyasasında sürdürülebilirlik sağlanmadığı sürece, gençler için ev sahibi olmak bir hedef değil, uzak bir hayal olarak kalmaya devam edecek.

Bugün atılmayan her yapısal adım, yarın daha derin bir konut krizini beraberinde getirecektir. Çünkü ev, sadece dört duvar değil; güven, istikrar ve gelecektir.

Büyükşehirlerde ev fiyatları son yıllarda hem artan inşaat maliyetleri hem de yüksek talep nedeniyle ciddi biçimde yükselmiştir; özellikle İstanbul, Ankara ve İzmir gibi metropollerde konut fiyatları ortalama gelir artışının çok üzerinde seyrederek orta ve dar gelirli vatandaşlar için ev sahibi olmayı neredeyse imkânsız hale getirmiştir.

TÜRKİYE'DE EĞİTİM: SÜREKLİ DEĞİŞEN SİSTEM, KAYBOLAN GELECEK

 

Eğitim, bir ülkenin geleceğini belirleyen en hayati unsurdur. Güçlü ekonomiler, sağlam demokrasiler ve refah toplumu ancak nitelikli bir eğitim sistemiyle inşa edilir. Ancak Türkiye’de eğitim, uzun yıllardır istikrardan uzak, sürekli değişen ve öğrenciyi merkeze almayan bir yapının içinde savrulmaktadır. Her gelen yönetimle birlikte müfredatlar, sınav sistemleri ve eğitim politikaları değişmekte; bu durum hem öğrencilerde hem de velilerde ciddi bir belirsizlik ve güvensizlik yaratmaktadır.

Türkiye’de eğitim sistemi büyük ölçüde ezbere dayalı ve sınav odaklı bir anlayış üzerine kuruludur. Öğrenciler düşünmeye, sorgulamaya ve üretmeye değil; test çözmeye ve doğru şıkkı işaretlemeye zorlanmaktadır. Bu yaklaşım, bireylerin analitik düşünme, problem çözme ve yaratıcılık gibi temel becerilerinin gelişmesini engellemektedir. Okullar bilgi üreten değil, sınav kazandıran kurumlara dönüşmüş durumdadır. Öğrenciler daha çocuk yaşta yoğun bir yarışın içine sokulmakta, psikolojik baskı altında büyümektedir.

Bir diğer önemli sorun ise öğretmenlerin mesleki donanımı ve çalışma koşullarıdır. Öğretmenlik, toplumun en saygın mesleklerinden biri olması gerekirken, Türkiye’de ekonomik ve sosyal olarak yeterince desteklenmemektedir. Atama sorunları, düşük maaşlar, yetersiz hizmet içi eğitimler ve sürekli değişen müfredatlar öğretmenlerin motivasyonunu düşürmektedir. Eğitim sisteminin temel taşı olan öğretmenler güçlendirilmeden, kaliteli bir eğitimden söz etmek mümkün değildir.

Eğitimdeki eşitsizlikler ise giderek derinleşmektedir. Büyük şehirlerdeki nitelikli okullarla kırsal bölgelerdeki okullar arasında ciddi farklar bulunmaktadır. Özel okullara erişimi olan öğrencilerle devlet okullarında eğitim alan öğrenciler arasında imkân uçurumu oluşmuştur. Ailelerin ekonomik durumu, çocukların eğitim hayatını doğrudan belirler hale gelmiştir. Bu durum, fırsat eşitliği ilkesini tamamen zedelemektedir.

Uluslararası veriler de tabloyu açıkça ortaya koymaktadır. World Economic Forum’un ülkelerin eğitim seviyesini değerlendirdiği sıralamaya göre Türkiye, 99’uncu sırada yer almaktadır. Bu sonuç, eğitim sistemimizin dünya standartlarının oldukça gerisinde olduğunu göstermektedir. Eğitimde geri kalan bir ülkenin bilimde, teknolojide ve ekonomide ilerlemesi beklenemez.

Eğitim, günü kurtarmaya yönelik politikaların konusu olmamalıdır. Uzun vadeli, bilimsel ve kapsayıcı bir anlayışla ele alınmalıdır. Türkiye’nin geleceği, çocukların ve gençlerin alacağı eğitimle şekillenecektir. Aksi halde kaybedilen sadece bugünün öğrencileri değil, yarının Türkiye’si olacaktır.

Cumhuriyetimizin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk, eğitimi bir ülkenin geleceğini belirleyen en hayati unsur olarak görmüş, “Eğitimdir ki bir milleti ya özgür, bağımsız, şanlı ve yüksek bir toplum halinde yaşatır ya da esaret ve sefalete terk eder” diyerek bu konudaki bakışını açıkça ortaya koymuştur. Atatürk’ün eğitim anlayışı; bilimsel, laik, sorgulayan, ezberden uzak ve fırsat eşitliğini esas alan bir sistem üzerine kuruluydu. 

Köy Enstitüleri, öğretmen okulları ve çağdaş müfredat hamleleriyle amaçlanan; yalnızca diploma sahibi bireyler değil, üreten, düşünen, özgüveni yüksek ve çağdaş yurttaşlar yetiştirmekti. Bugün yaşanan eğitim krizine bakıldığında, Atatürk’ün ortaya koyduğu bu vizyonun ne kadar ileri görüşlü ve hayati olduğu çok daha net anlaşılmaktadır.

ÖNE ÇIKAN YAYINLAR

UMUTSUZ OLMAK İNSANI YAŞLANDIRIR

  İnsan bedeni zamanla yaşlanır; bu kaçınılmazdır. Ancak insanın ruhu, zihni ve hayata bakışı çok daha erken yaşlanabilir. Bunun en büyük se...