14 Ekim 2026 Çarşamba

MAAŞ ARTIYOR, HAYAT NEDEN UCUZLAMIYOR ?

Türkiye ekonomisinin en büyük yanılgılarından biri, gelir ile alım gücünü aynı şey sanmak. Oysa vatandaşın cebine giren para artabilir; fakat o parayla alınabilenler azalabilir. Bugün milyonlarca insanın yaşadığı ekonomik gerçek tam da budur. Temmuz 2026 itibarıyla resmi yıllık tüketici enflasyonu yüzde 31,75 seviyesinde. Haziran ayında bu oran yüzde 32,11’di. Rakam kâğıt üzerinde geriliyor. Ancak vatandaşın asıl sorusu başka: “Benim hayatım gerçekten ucuzladı mı?”

Markete giden vatandaş için matematik çok basit. Maaş aynı hızda artmıyorsa, fiyatların artış hızı biraz yavaşladığında bile geçmişte oluşan yüksek fiyatlar hayatın üzerinde kalmaya devam ediyor. Çünkü dezenflasyon, fiyatların düşmesi değil, fiyatların daha yavaş artmasıdır. İşte burada büyük bir algı yanılması ortaya çıkıyor. Enflasyon yüzde 30’dan yüzde 20’ye inse bile fiyatlar yüzde 20 daha artıyorsa vatandaş “ucuzlama” yaşamaz. Sadece daha yavaş pahalanan bir hayatla karşılaşır.

ASIL MESELE BU

Bugün Türkiye'nin ekonomik tartışması yalnızca “enflasyon kaç?” sorusuna sıkıştırılamaz. Asıl soru şudur: Bir çalışanın maaşıyla ay sonunda elinde ne kalıyor?

Kira, gıda, ulaşım, enerji, eğitim ve sağlık harcamaları gelirden daha hızlı büyüyorsa, resmi enflasyonun düşmesi vatandaşın refahını otomatik olarak yükseltmez. Üstelik ekonomide büyüme de tek başına yeterli değildir. Türkiye’nin 2026 büyüme beklentisinin yüzde 2,9 seviyesine çekildiğine ilişkin değerlendirmeler, önümüzdeki dönemde büyüme ile enflasyon arasındaki dengenin ne kadar kritik olduğunu gösteriyor. Türkiye artık yalnızca fiyatları değil, hayat standardını da konuşmak zorunda. Çünkü vatandaşın mutfak hesabı Merkez Bankası raporlarından farklı bir dil konuşuyor. Ekonominin başarısı sadece enflasyonun düşmesi değildir. Gerçek başarı; çalışanın maaşından sonra ay sonunu getirebilmesi, emeklinin temel ihtiyaçlarını karşılayabilmesi, gençlerin geleceğe umutla bakabilmesi ve orta sınıfın yeniden nefes alabilmesidir. Rakamlar önemlidir. Ama ekonominin gerçek bilançosu, vatandaşın cebinde ay sonunda kalan paradır.

GÖRÜNMEYEN FATURA

Bir başka gerçek ise enflasyonun yalnızca bugünün değil, geçmişin de faturası olmasıdır. Fiyatlar bir kez yükseldiğinde, enflasyonun düşmesi onları otomatik olarak eski seviyelerine döndürmez. Bu nedenle vatandaşın yaşadığı ekonomik baskı, aylık enflasyon oranından çok daha uzun sürebilir. 

Önümüzdeki dönemde asıl sınav, sadece enflasyonu düşürmek olmayacak. Alım gücünü yeniden inşa etmek olacak. Çünkü insanlar artık daha yüksek maaş istemekten önce, kazandıkları paranın daha fazla şey satın almasını istiyor. Ve unutulmaması gereken en önemli gerçek şu: Ekonomi tablolarla ölçülür; ama toplumun refahı Pazar filesiyle anlaşılır.

CEBİN ENFLASYONU

Vatandaş için ekonomik iyileşmenin ölçüsü, istatistiklerden önce günlük yaşamdır. Markette daha az ürün alıyorsa, kirayı ödemekte zorlanıyorsa ve ay sonunu kredi kartıyla tamamlıyorsa, rakamların gerilemesi tek başına yeterli değildir. Gerçek refah, insanın kazandığı parayla hayatını sürdürebildiği noktada başlar.

BİZE NE OLDU ?


Kaşıkla verip kepçeyle alanları, ekmeğin, sütün, kiranın el yakmasını her gün konuşuyoruz. Çarşıya pazara çıktığımızda cebimizdeki paranın eridiğini görmek için ekonomist olmaya gerek yok; bunu zaten canımız yana yana yaşıyoruz. Asıl acı olan, sadece cüzdanımızın değil, ruhumuzun da fakirleşmesi.

Eskiden komşumuzun derdi dert, sevinci sevinçti. Şimdi ise herkes kendi kabuğuna çekilmiş, ekranların ışığına teslim olmuş durumda. Telefonlarımızda gezindiğimiz o sanal dünyalar, bizi asıl gerçeklerden koparıyor. Akşama kadar haber, tartışma ve kavga görerek zihnimizi
bulandırıyoruz. Öyle bir hale geldik ki, her gün maruz kaldığımız bu dijital gürültü artık bizi uyuşturuyor.

Eskiden bir haksızlık olduğunda hep birlikte ses çıkarırdık. Şimdi ise herkes kendi küçük ekranında öfkesini kusuyor, sonra da hiçbir şey olmamış gibi hayatına devam ediyor. Sosyal medya dediğimiz o sihirli kutular, bizi hak aramaktan klavye başına hapsetti. Kim ne demiş, kim kime ne laf sokmuş, hangi tartışma trend olmuş; bunlarla vakit harcarken asıl hayat akıp gidiyor.

Gençlerin umutsuzluğu, emeklinin birkaç kuruşluk maaş kuyruğundaki çilesi, esnafın dükkanını döndürme mücadelesi ekranlarda sadece üç saniyelik geçip gidilen birer videodan ibaret kalıyor. Acıyı bile tüketir olduk; çabuk unutup bir sonraki gündeme geçiyoruz. Bütçeyi bir şekilde denkleştiririz, enflasyon iner çıkar, kaybedilen paralar bir gün yine kazanılır. Lakin birbirine yabancılaşan, selamı sabahı kesen, komşusunun halinden anlamsızca kopan bu kalabalıkları yeniden bir araya getirmek zor. Asıl kayıp, kaybolan vicdanımız ve ortak aklımızdır.

Şimdi elinizi vicdanınıza koyup kendimize şu dürüst soruyu soralım: Gerçekten hayatın zorluklarıyla mı mücadele ediyoruz, yoksa her gün biraz daha insanlığımızı unutturan bu sanal çarkın birer dişlisi mi olduk? Önce bu gürültüyü susturup birbirimizin yüzüne bakmaya, yeniden insan olmaya ihtiyacımız var.

Üstelik bu sadece bizim değil, çocuklarımızın da geleceğini karartıyor. Sabahlardan akşama kadar ellerinden düşmeyen o akıllı telefonlar, onları hayatın gerçeklerinden koparıp yapay bir rüya alemine hapsediyor. Eskiden sokaklarda koşturan, top oynayan, komşunun elinden şeker yiyen çocuklar şimdi odalarına kapanmış, ekranların arkasında ömür tüketiyor. Onlara ne okulu sevdirebiliyoruz ne de geleceğe dair bir umut verebiliyoruz. Gençlerimiz üniversiteyi bitirip iş bulamayınca ya başka ülkelere gitmenin hayalini kuruyor ya da bu sanal dünyada kaybolup gidiyor.

Biz ise büyüklere düşen sorumluluğu unutup, sadece kendi derdimize yanıyoruz. Artık silkelenip kendine gelme vaktidir. Çarşıdaki Pazardaki yangını konuşurken, evdeki yangını da görmezden gelmemeliyiz. Çocuklarımıza bırakacağımız en büyük miras üç beş kuruş para ya da tapulu mal değil; adil, vicdanlı, birbirini seven bir toplumdur. Eğer bu ortak aklı ve vicdanı yeniden kuramazsak, ne ekonomi düzelir ne de yüzümüz güler.

Gelin önce bu ekranları kapatıp birbirimizin gözünün içine bakalım, selamı sabahı artıralım, hatır sormayı unutmayalım. Çünkü bizi insan yapan, bizi bu topraklarda kardeş kılan o eski güzel değerlerdir; onları da kaybedersek elimizde avucumuzda hiçbir şey kalmaz.

2026: RAKAMLAR KAZANDI, VATANDAŞ KAYBETTİ


2026 yılının geride kalan ayları, ekonomi yönetiminin açıkladığı makro veriler ile mutfaktaki acı gerçek arasındaki uçurumu tüm çıplaklığıyla gözler önüne seriyor. Rakamlar gülümsüyor gibi görünse de, 86 milyonun ortak tablosu "Rakamlar kazandı, vatandaş kaybetti" feryadından başka bir şey söylemiyor.

Bugün Türkiye'de dört kişilik bir ailenin açlık sınırı 40 bin TL, yoksulluk sınırı ise 120 bin TL seviyesine dayanmış durumda. Bekar bir çalışanın aylık yaşama maliyeti bile 50 bin TL iken; milyonlarca emeklinin ortalama 25 bin TL, asgari ücretlinin ise 28 bin TL ile hayatta kalmaya çalışması, gelir adaletsizliğinin doruk noktasıdır.

KİRALAR

Büyükşehirlerde kiralar 40 bin TL ile 60 bin TL arasında değişirken, ev sahibi olmak 10 milyon TL ile 20 milyon TL'lik etiketlerle hayal dahi edilemiyor. Döviz kurlarında dolar 47,75 TL, Euro 55,15 TL'yi bulmuş; gram altın 6.700 TL, çeyrek altın 11 bin TL ve Cumhuriyet altını 45 bin TL sınırına ulaşmıştır. Akaryakıtta benzin 72 TL, mazot ise 82 TL'ye dayanarak ulaşımı ve tüm lojistik zinciri tıkamıştır. Sıfır otomobil ortalama 2 milyon 500 bin TL, ikinci el ise 1 milyon 500 bin TL ile dar gelirli için tamamen ulaşılmazdır. 

Çarşı pazar ateş pahasıdır; 1 kilo dana eti 1.200 TL, dana kıyma 900 TL, çipura ve peynir 500 TL, tavuk bonfile 350 TL, sarımsak 250 TL ve biber 100 TL'dir. Giyimde ise bir takım elbise 8 bin TL, spor ayakkabı 3 bin TL, pantolon, gömlek ve tişörtler bin 500 TL'dir. Hane halkının belini büken sabit fatura yükü ise tablonun en trajik kısmıdır. Dört kişilik bir ailenin yıllık elektrik gideri 24 bin TL, doğal gazı 20 bin TL, içme suyu 20 bin TL, şebeke suyu 18 bin TL, ev interneti 6 bin TL, telefon interneti 24 bin TL ve apartman aidatı 6 bin TL tutmaktadır. Yalnızca otomobil masrafları; yıllık 75 bin TL benzin, 25 bin TL kasko, 7 bin TL MTV ve 15 bin TL bakım gideriyle patlama yapmıştır.

SOSYAL YAŞAM

Sağlık, eğitim, gezi, aktivite ve toplu ulaşım masrafları, vatandaşın belini büken diğer devasa harcama kalemleri arasında yer almaktadır. Özel hastane muayeneleri, ilaç farkları ve zorunlu sağlık giderleri aile bütçesini her ay derinden sarsarken, devlet okullarındaki gizli masraflar ve kırtasiye yükü çocukların geleceğini ipotek altına almaktadır. 

Çocukların kültürel ve zihinsel gelişimini destekleyecek bir tiyatro, sinema veya müze ziyareti ile şehir içi toplu taşıma zamları, artık orta sınıf için dahi lüks haline gelmiştir. Sosyal yaşamın kısıtlandığı bu karanlık tabloda, halk yalnızca geçinmeye odaklanmıştır. 

Özetle; bu tablo, kâğıt üzerindeki başarı hikayelerinin sokağın gerçekliğiyle hiçbir bağının kalmadığını haykırmaktadır. Rakamların zafer kutladığı bu ülkede, vatandaşın sessiz çığlığı hiçbir istatistikte yer bulamayacaktır. Adil olmayan bu düzenin toplumsal yapımızı derinden sarstığını gözler önüne seriyor.

EKONOMİNİN AYNASI, RAKAMLAR YALAN SÖYLEMEZ


Türkiye'de ekonomiyi anlamak için artık uzun analizlere gerek yok. Çarşıya, pazara, markete ya da emlak ofisine gitmek yeterli. Çünkü hayatın içindeki rakamlar, milyonlarca vatandaşın yaşadığı ekonomik gerçeği bütün çıplaklığıyla gözler önüne seriyor. Bugün yaklaşık 16 milyon emekli ortalama 25.000 TL aylıkla yaşamını sürdürmeye çalışıyor. Yaklaşık 15 milyon çalışan ise 28 bin TL olan asgari ücretle ay sonunu getirme mücadelesi veriyor. Ortalama ücretli çalışanın maaşı 45-50 bin TL seviyesinde olsa da, hızla yükselen hayat pahalılığı karşısında bu gelirlerin satın alma gücü her geçen gün biraz daha eriyor.

Dört kişilik bir ailenin yalnızca mutfağı için yaklaşık 40 bin TL gerekiyor. Barınma, ulaşım, eğitim, sağlık ve diğer zorunlu harcamalar eklendiğinde yoksulluk sınırı 120 bin TL'nin üzerine çıkıyor. Bekâr bir vatandaşın insanca yaşayabilmesi için ise yaklaşık 50 bin TL gelir gerekiyor. Rakamlar, milyonlarca ailenin gelirinin temel yaşam maliyetlerinin gerisinde kaldığını gösteriyor. Barınma artık en büyük ekonomik sorunlardan biri hâline geldi. İstanbul'da ortalama kiralar 50 bin TL'ye, İzmir'de 40 bin TL'ye, Ankara'da ise 40 bin TL seviyelerine ulaşmış durumda. Ev sahibi olmak ise milyonlarca kişi için giderek uzaklaşan bir hayale dönüşüyor. Ortalama konut fiyatları büyükşehirlerde milyonlarla ifade edilirken, sıfır kilometre bir otomobilin fiyatı da yaklaşık 2 milyon TL seviyesine dayanmış bulunuyor. 

Diğer tarafta yaklaşık 3 milyon işsiz ve eğitimde ya da istihdamda yer almayan milyonlarca genç var. Üretime katılamayan her genç, yalnızca kendi geleceğini değil, ülkenin ekonomik potansiyelini de olumsuz etkiliyor. Ekonomik göstergeler yalnızca büyüme oranlarından ibaret değildir. Asıl gösterge; vatandaşın sofrasına koyabildiği ekmek, ödeyebildiği kira, çocuğuna sağlayabildiği eğitim ve geleceğe duyduğu güvendir. Rakamlar bize tek bir gerçeği söylüyor: Ekonomik büyüme, toplumun refahına dönüşmediği sürece milyonlar için anlam ifade etmez.

Türkiye’nin ihtiyacı; üretimi artıran, enflasyonu kalıcı olarak düşüren, gelir dağılımını iyileştiren ve emeğin karşılığını koruyan bir ekonomik düzendir. Çünkü rakamlar değişmedikçe, vatandaşın hayatı da değişmeyecektir. Bu tablo, sadece bugünün değil, yarının da en önemli uyarısıdır. Gençlerin umutlarını yitirdiği, emeklilerin geçim hesabı yaptığı, çalışanların maaşlarının ay ortasında eridiği bir ekonomide sürdürülebilir kalkınmadan söz etmek mümkün değildir. Güçlü bir ekonomi; yüksek binalar, rekor ihracat rakamları ya da büyüme oranları kadar, vatandaşın refahıyla da ölçülür. 

Türkiye’nin sahip olduğu üretim gücü, genç nüfusu ve girişimcilik potansiyeli doğru politikalarla desteklenirse bu zorlukların aşılması mümkündür. Toplumun beklentisi; daha adil gelir dağılımı, düşük enflasyon, istikrarlı fiyatlar ve herkes için daha yaşanabilir bir ekonomik düzendir. İnsanların gelecek planı yapabildiği, tasarruf edebildiği, ev sahibi olabildiği ve çocuklarına güvenle yatırım yapabildiği bir düzen oluşturulmadıkça ekonomik başarı eksik kalacaktır.

13 Ekim 2026 Salı

SERMAYE VE YAŞAM ARASINDA SIKIŞAN ŞEHİRLER

 


Son yıllarda ekonomi başlığı altında konuştuğumuz konular ne yazık ki sadece soyut grafikler, yıllık enflasyon oranları, finansal tablolar ya da döviz kurlarındaki gündelik dalgalanmalardan ibaret kalıyor. Oysa asıl hikaye, o soğuk rakamların hayat bulduğu sokaklarda, aile sofralarında, küçük işletmelerde ve şirketlerin yönetim katlarında sessizce yazılıyor. Şehirler büyüyor, büyük altyapı projeleri yükseliyor, sermaye hacmi genişliyor fakat bireyin hareket alanı, satın alma gücü ve nefes alma imkanı her geçen gün biraz daha daralıyor.

Bir zamanlar başını sokacak mütevazı bir ev sahibi olmak ya da kapının önüne bir aile otomobili çekmek, orta sınıfın geleceğe güvenle bakmasını sağlayan en temel sosyal güvenceydi. Günümüzde ise barınma ve ulaşım gibi en temel ihtiyaçlar, bir gelecek teminatı olmaktan tamamen çıkıp bireysel bütçelerin üzerindeki en ağır maliyet kalemi haline dönüştü. Son yıllarda gayrimenkul ve araç fiyatlarında yaşanan olağanüstü artışlar, sadece basit bir piyasa dengesizliği veya geçici bir ekonomik dalgalanma değildir. Bu durum, toplumun sosyo-ekonomik dokusunda son derece derin izler bırakan küresel ve yerel bir zihniyet dönüşümüdür. İnsanlar artık uzun vadeli birikimler yapıp geleceğini inşa etme vizyonundan hızla uzaklaşarak, “mevcut yaşam standardımı yarın nasıl korurum?” telaşına hapsolmuş durumdadır.

Bu sıkışmışlık hissi yalnızca bireysel hayatları değil, kurumsal dünyayı ve iş ekosistemini de doğrudan tehdit ediyor. Şirketler bir yandan sürekli yükselen genel işletme giderleri, enerji, kira ve hammadde maliyetleriyle mücadele ederken, diğer yandan enflasyonist baskı altında ezilen nitelikli insan kaynağını bünyesinde tutmakta ciddi şekilde zorlanıyor. Çalışan bağlılığını ve şirket kültürünü sadece unvan revizyonlarıyla, geçici primlerle veya yüzeysel çözümlerle ayakta tutmaya çalışmak artık mümkün görünmüyor.

Yeni dönemin kurumsal zihniyeti; çalışanının günlük yaşam maliyetini ve sosyo-ekonomik gerçeklerini doğrudan gören, insani dengeleri gözetebilen ve sadece bilanço odaklı değil, insanı odağa alan bütüncül bir liderlik yaklaşımını zorunlu kılıyor.

Öte yandan, metropollerdeki bu aşırı maliyet baskısı, yetenekli iş gücünün ve genç profesyonellerin geleceğe dair motivasyonunu zayıflatırken, üretim ve hizmet kalitesini de dolaylı olarak etkiliyor. Şehirdeki genel yaşam kalitesi düştükçe, kurumsal verimlilik de bundan kaçınılmaz olarak nasibini alıyor. Geleceğin sürdürülebilir şehirleri ve köklü kurumları, yalnızca en yüksek binaları inşa edenler ya da en büyük finansal portföyleri yönetenler olmayacaktır. Aksine büyürken insanını, çalışanını, toplumsal huzuru ve genel yaşam kalitesini sistemin tam merkezinde tutabilen vizyoner yapılar ayakta kalacaktır. Nihayetinde unutmamak gerekir ki; yaşamın çekilmez, sürdürülemez, yıpratıcı ve pahalı hale geldiği bir kentte, sadece sermayenin varlığıyla sürdürülebilir bir başarı elde etmek imkansızdır. İnsanı ıskalayan hiçbir ekonomik model uzun vadede kalıcı ve anlamlı bir değer üretemez. Büyüme ve kalkınma vizyonu, insanın refahı ile birleştiği sürece gerçek gücüne ulaşır. Bu temel kural hiçbir zaman değişmez.

TÜRKİYE'DE GENÇLER İŞ BULAMIYOR

 


Türkiye’de bugün genç olmanın anlamı şudur: Beklemek. Diplomadan sonra beklemek. Başvurudan sonra beklemek. “Mülakat olumlu” denildikten sonra beklemek. Ve çoğu zaman hiçbir cevap gelmez. Okumak yetmiyor, torpil soruluyor. Gençler yıllarını veriyor. Üniversite okuyor, kurslara gidiyor, dil öğreniyor. Ama karşılaştıkları soru şu oluyor: “Tanıdığın var mı?” Bilgi değil, bağlantı. Emek değil, çevre. Bu sistemde çalışan genç değil, sabreden genç kazanıyor gibi gösteriliyor. Ama gerçekte kazanan çoğu zaman kimse olmuyor. İki yol kalıyor. İş bulamayan gençlerin önünde genelde iki seçenek var:

1 - Yurt dışına gitmek

Gidenler ülkesini sevmediği için değil, gelecek göremediği için gidiyor. Başka bir dil öğreniyor, başka bir kültüre uyum sağlıyor ama en azından emeğinin karşılığını alabileceği bir düzen arıyor. Bu bir kaçış değil, mecburiyet.

2 - Evde oturmak

Gitmeyenler ise evde kalıyor, ama bu “rahatlık” değil. İşsiz genç; kendini değersiz hissediyor. Ailesine yük olduğunu düşünüyor. Hayal kurmaktan vazgeçiyor. Toplumda “tembel” damgası yiyor. Oysa çoğu sadece imkânsızlıkla boğuşuyor.

EN TEHLİKELİ KAYIP

En tehlikeli kayıp: Umut! İşsizlik sadece cüzdanı değil, ruhu da yorar. Bir süre sonra gençler şunu demeye başlıyor: “Zaten olmuyor.” İşte asıl tehlike burada. Bir ülke, gençlerine “olmaz”ı öğretmeye başladığında geleceğini kaybeder. Gençler sorun değil, Gençler problem değil. Problem, gençleri görmezden gelen düzendir. Bir ülkede; gençler çalışmak istiyor ama iş yoksa okuyanlar karşılık bulamıyorsa, gidenler artıyor, kalanlar umutsuzlaşıyorsa, orada mesele birey değil, sistemdir. Gençler işsiz değil, bilinçli olarak dışlanıyor. Türkiye’de gençlerin yaşadığı şey “işsizlik” değil. Bu kelime artık durumu anlatmıyor. Bu, bilinçli bir dışlanmadır. Çünkü ortada bir gerçek var: Gençler çalışmak istiyor, ama sistem onları istemiyor.

TESADÜF DEĞİL

Bu bir tesadüf değil. Her yıl yüz binlerce genç mezun oluyor. Herkes aynı soruyu soruyor: “Bu gençler nereye gidecek?” Cevap belli ama yüksek sesle söylenmiyor: Ya yurt dışına, ya eve, ya da sessizliğe... Bu bir plansızlık değil. Bu, gençliği sistemin dışına itme politikasıdır. En büyük tehdit: Sessiz Gençlik

Tarihte en tehlikeli gençlik, öfkelisi değil, umutsuzudur. Umutsuz genç:

Oy vermez, katılmaz, üretmez, inanmaz, sisteme düşman olmaz, sadece yok olur. Bu, bir ülkenin yaşayabileceği en büyük kayıptır. Bir ülke gençlerine: iş veremiyorsa, adalet sunamıyorsa, gelecek vaat edemiyorsa, o ülke gençlerinden sadakat bekleyemez. Gençler gitmiyor, gönderiliyor. Ve bir gün bu ülke, sessizce kaybolan bu gençleri çok ama çok arayacak. Gençler lüks istemiyor. Kolay para istemiyor. Hazır hayat istemiyor. Sadece şunu istiyorlar: Çalışırsam karşılığını alayım. Bunu sağlayamayan bir ülke, gençlerini kaybeder. Gençlerini kaybeden bir ülke ise zamanla her şeyini kaybeder.

ORTA DİREĞİN SESSİZ SEDASIZ YOK OLUŞU


Türkiye’de son yılların en büyük ama en az konuşulan krizlerinden biri, orta sınıfın sessizce yok oluşudur. Ne bir gecede oldu ne de tek bir kararla. Yıllara yayılan yanlış tercihler, gelir dağılımındaki bozulma ve hayat pahalılığı, orta sınıfı adım adım eritmiştir. Bugün artık “orta halli” diye bir tanım neredeyse kalmamıştır. Orta sınıf; maaşıyla geçinebilen, ay sonunda borçlanmadan yaşamını sürdürebilen, çocuğunu okutabilen, yılda bir kez de olsa tatil planı yapabilen kesimdi. Ne yoksul ne zengin… Toplumun omurgasıydı.

Ekonominin çarklarını döndüren, sosyal dengeyi sağlayan bu kesim bugün hızla yoksullaşmakta ya da borç batağına sürüklenmektedir. Bugün gelinen noktada maaş artışları, enflasyonun çok gerisinde kalmıştır. Gıda, kira, ulaşım ve enerji giderleri karşısında orta sınıfın geliri erimiş, alım gücü dramatik biçimde düşmüştür. Eskiden “rahat” sayılan maaşlar artık sadece temel ihtiyaçlara yetmektedir. Orta sınıf, farkına varmadan alt gelir grubuna doğru itilmiştir. Bu yok oluşun en net göstergesi borçluluk oranıdır. 

Kredi kartları, ihtiyaç kredileri ve taksitli yaşam, bir tercih olmaktan çıkmış, zorunluluk hâline gelmiştir. İnsanlar gelirleriyle değil, borçla ayakta durmaktadır. Borçla yaşayan bir sınıf ise ne tasarruf edebilir ne de geleceğe güvenle bakabilir. Orta sınıfın erimesi sadece ekonomik bir mesele değildir; toplumsal sonuçları da ağırdır. Eğitimden sağlığa, kültürden sosyal yaşama kadar her alanda daralma başlar. Çocuklar özel ders alamaz, gençler yurtdışını hayal edemez, aileler sosyal hayattan çekilir. Toplum, yavaş yavaş içine kapanır.

SOSYAL DENGE

Daha da önemlisi, orta sınıf yoksa sosyal denge de yoktur. Bir uçta çok az sayıda zengin, diğer uçta giderek büyüyen yoksul kitleler oluşur. Bu yapı ne ekonomik olarak sürdürülebilirdir ne de toplumsal huzur üretir. Orta sınıf, demokrasinin ve toplumsal barışın doğal taşıyıcısıdır. Zayıfladığında, kutuplaşma ve güvensizlik artar. Türkiye’de bugün orta sınıfın yaşadığı en büyük sorun, görünmez olmasıdır. Yoksullar kadar “acil”, zenginler kadar “güçlü” görülmezler. Oysa krizlerin ilk ve en ağır yükünü çoğu zaman onlar taşır. Vergiyi ödeyen, sistemi ayakta tutan, kurallara uyan kesimdir; ama karşılığını alamaz. Orta sınıfın yok oluşu kader değildir. Bu tablo; gelir adaleti, vergi politikaları, ücret dengesi ve sosyal devlet anlayışıyla doğrudan ilişkilidir. Güçlü bir orta sınıf olmadan güçlü bir ekonomi kurulamaz. Çünkü orta sınıf yoksa üretim de yoktur, umut da.

ASIL SORU

Bugün asıl soru şudur: Bir zamanlar toplumu ayakta tutan o mağrur orta direk, şimdilerde sessiz sedasız tarih sahnesinden çekiliyor. Enflasyonun ve ekonomik fırtınanın keskin dişlileri arasında ezilen kitleler, hızla aşağıya yuvarlanıyor. Geriye ise sadece iki uç kutup ile kaybolan koca bir ömür kalıyor. Sahi, nereye kayboldu o güzel insanlar?

Orta sınıf tamamen kaybolmadan, bu gidişatı durduracak irade var mı?

ÖNE ÇIKAN YAYINLAR

TÜRKİYE NEREYE GİDİYOR, ADALET NEREDE ?

Türkiye’nin bugün derinden kanayan üç büyük yarası var: Ekonomide derinleşen adaletsizlik, eğitimde artan şiddet ve trafikte bitmek bilmeyen...